Ana SayfaYazarlarElend Aydınİçimizde mırıldanan yabancı kim? – Elend Aydın

İçimizde mırıldanan yabancı kim? – Elend Aydın


Elend Aydın


Epey bir zamandır dudaklarımı, bilmediğim şeyler mırıldanırken yakalıyorum, ama nasıl? “Ayılıp” “onları” dinlemeye, fark etmeye başladığımda, artık geç olduğundan olsa gerek, cümlelerin yarısına ya da sonuna ulaşmış oluyor, bu nedenle bir şey anlayamıyorum. Dudaklarım bana yabancı, mırıldandıkları bana yabancı: dudaklarımla mırıldandıklarım bana yabancı!

Peki nedir bu “yabancılık”. Düşünce, bellek ve dudaklar arasındaki mesafedir bence. En azından kendimdeki örnekte fark ettim ki fikrimden geçen cümle dilime bir su gibi dökülmeye başladığında fikrim “artık orada değil” başka bir frekanstadır. Bu yüzden elimde o yarım cümlelerle kalıveriyorum. Ama bu hız ve telaş sadece böyle değil, şöyle de sirayet ediyor: Hep çalakalem yazıyorum, hızlı alelacele, treni kaçırırcasına ya da intihar edercesine (bence yazdığımız kelimeleri vuruyor, öldürüyoruz, o kelimelerle birlikte kendimizi de öldürmüş oluyoruz. Yazmak, daimi bir intihardır bu anlamda) ama buna rağmen geç kalıyorum. Okuduğunuz, okuduğum hiçbir yazı aklımdan geçen değildir yani. Tamam, birlikte başlıyoruz yazmaya ama duygu ve düşünceler o kadar uçarı, rakkas ve keyfidirler ki, yazmanın/söylemenin temposunu yavaş bulup otomatikman başka bir evreye geçmiş bulunuyorlar. Elde var yarı yolda bırakılmışlık, elde var öz düşünce, duygu ve idrak tarafından terk edilmişlik, durumu ortaya çıkıyor.

Bu hız, bu yetişememe, bu yarı yolda bırakarak geçip gitme, bir parçalanma mıdır? Evet, bir “parçalanma”dır ve bence bu doğadaki her varlıkta, onun özgünlüğüne göre sirayet etmektedir. Her şeyin içinde durmazdan akan, kıpırdayan, uçan, düşen, yanan ve sönen bir şeyler, bir öz var zira. Pencereye dolanmış sarmaşıkta da fark ediyorum bunu, her bir dalı ve yaprağı ayrı bir telden çalan iki yıllık can arkadaşım naneden de…

Varoluş; patlamalı, geç kalmalı, aceleli, ironili, huzursuz, kaçırgan, kaçan ve her şeyin üstüne pırıl pırıl bir Tavus Kuşu tüyü diken bir şey. Ne benimle oluyorum ne benimsiz. Ne fikirsel akışımız, dilsel aktivitemizle oluyoruz ne de onsuz. Hem kendimizin hem de evrenin (algılayabildiğimiz, temas edebildiğimiz kadarıyla) tüm kağıt gemilerinde kaptanız, durmadan gidiyoruz bir yerlere. Ama hem de hiçbir yerde değiliz, hiçbir yere gitmiyor, dahası hiçbir yerde durmuyoruz da!

Yine dudaklarımı bana yabancı şeyler mırıldanırken yakaladım, etmeye çalıştığım tahminler de tutmadı. Sonuna yakaladığım cümlelerin anlamını kaçırdığım için üzüldüm ama zihni de suçlayamam. O da kendi doğasına göre hareket ediyor zira. Lakin mırıldanan dudaklarımı da geç kaldıkları için suçlayamam, onların da özgünlüğü, bu… Fakat sormak lazım belki de; kaç bin km var zihin ile dudaklar, dudaklar ile yazan el arasında? İçimizdeki aşılmaz mesafeler bizi “parçalara” ayırırken nasıl oluyor da yine tek parça ve “ben” olarak kalabiliyoruz? Arkadaşım naneye sordum onda da aynı durum var, parçalanma. Ama o da bir “ben”e sahip ve ne sararmış, yamulmuş yapraklarına küs ne de taze dallarına torpilci yaklaşıyor. Belki de böyle parçalanabildiğimiz için var olabiliyoruz; zıtların ya da parçaların birliğiyiz.

Dudaklarımı mırıl mırılken yakaladım yine ama bu kez yabancılık yok; Ozan Serhad’ın; “Payiz e ew dema çû” adlı harika eserini okuyor.