Ana SayfaYazarlarElend AydınGelecek güzel günler

Gelecek güzel günler


Elend Aydın


Kurşunların ulaşamayacağı bir yere sığınmaya çalıştı, biraz heyecanlı, biraz üzgündü. Sonra yavaş yavaş uzaktan insan sesleri duymaya başladı, belki yeni bir gruptu, davullara ve gonglara vurarak, ne dediği anlaşılmayan sloganlar haykırıyorlardı, galiba güzel günlerden söz ediliyordu, biraz daha kulak verilince, karşılıklı slogan atıldığı fark ediliyordu, güzel günler gelecek, hayır, şu an güzel günler gelmiyor, ama gelecek, sonunda gelecek, gelmemesi imkansız, yarın ya da öbür gün gelecek, ama gelecek, gelecek… koşarak uzaklaştı, güzel günler onu korkutuyordu, güzel günler gelmeden kaçmayı tercih ederdi.” (Gao Xingjian, Yalnız Bir Adamın Kitabı, 2000, Nobel)

Acaba yazarın gayet haklı olarak kaçıp saklanmak, kurtulmak istediği “güzel günler”; şimdi yaşamakta olduğumuz günler mi? Yoksa bu günler; bizim de başka başka, parlak program, plan ve sloganlarla duyurulan “güzel günlerden” kaçarak nefes nefese atladığımız sığınak mı? Belki de böyle, değil mi?

Gamalı haç, ampullü “güzel günler”in peşimizi bırakmadığı, bizi toza-dumana katarak “güzel günler”i çok çok daha “güzel” kılmaya çalıştığı bir sır değil.

Nedense hep, bazılarının “güzel günler”i, başkalarının kötü günleri üzerinde yükselmiştir! Bu nedenle de hiç “güzel” değiller ve yazarla birlikte kaplanlar gibi (evet, kaplan da kaçar, kaçmak, kaçabilmek önemli bir öz-savunma meziyetidir) kaçıp kurtulmayı başararak günleri; sade, yalın, huzurlu ve özgür yaşayarak, onları da kendimizi de “güzel günler, en güzel günler” yaftasıyla kandırmamak anlamlıdır.

Zira hayat, varoluş; ne mana yüklüyor, hangi duyguyla yaşıyorsak odur. Bu yüzden Platon; “bizi üşüten rüzgâr bir başkasını üşütmeyebilir” der. Aslolan ne yaşayıp ne duyumsadığımızdır, rüzgârın nasıl olduğu değil.

“En güzel yer” diye ilk sıraya konulan bir yerde de olsak, keyfimiz yerinde değilse, daha doğrusu “hapı yutmamış” (Deleuze’e selam!) isek, yaşadığımız ancak eziyet ve huzursuzluk olur. Keza Platon; “gerçek bilgi, dışımızdaki şeyleri görmek değildir, içimizde olanı hatırlamaktır” der.

İçimizde olan nedir peki? En basitinden bir cevapla; içimizde olan, mutlu-mesut bir bebektir. Güneşli kış günleri, çiçekli baharlar olan çocukluktur! Sahi, neden bir zamanlar nasıl da mutlu olduğumuzu hatırlamıyoruz? Ne hesap ne kitap ne ikilem ne hiddet, ne iktidar ne itaat…

Tam da şimdi saklanıp tüm apoletli-sivil körebeleri sinirden çatlatmalı, değil mi?

Evet, şeyleri, hayatı olduğu gibi değil, olduğumuz gibi görürüz. Yani dünyayı biz nasılsak öyle görürüz. Bu belki mikro kozmoslar olarak makro kozmosun nöronları olduğumuzdan dolayıdır da.

Haydi burada durup Jane Austen’ın kahramanları olalım. Çünkü onun kahramanları “ufak sıkıntılardan sonra arzuladıkları her şeye sahip olacaklar.” Öyleyse bu yaz akşamında kukuma kuşu olmaya gerek yok. Nasıl olsa Austen’ın kalemiyle emin ellerdeyiz.

İyi olduğumuz için iyi gidiyor her şey. Başkalarının korkunç “güzel günleri” asla ulaşamaz bize.

Previous post
Türk elçilikten General Mokoko açıklaması: Tedavisi sürüyor
Next post
Demirtaş: Devlet içindeki gizli yapıya dair elimizde güçlü deliller var