Ana SayfaKitapİdris’in “Oko”su: Yaşasın hayâl! – Ömer Faruk Hatipoğlu

İdris’in “Oko”su: Yaşasın hayâl! – Ömer Faruk Hatipoğlu


Ömer Faruk Hatipoğlu


 “ah güller siz içerdesiniz
solgunluğuz biz dışarda”

Bazı kareler vardır; gözünüz beyne ışık atıyla gönderdiğinde, belleğiniz kendiliğinden yer açar, gerekli gereksiz ne varsa ayağa kalkar, “Şöyle yukarıya geçin!” diye saygıyla yer verir.

İdris Baluken’in tutuklandığı anları anımsayın. Sanki çok sıradan bir olaymış ve bekliyormuş rahatlığıyla yüzüne en küçük bir kaygı ifadesi kondurmadan, polisin tutumuna sergilediği o yiğit tavrı…

Gelecekte bugünlerden söz edildiğinde o kare, gayri ihtiyarî dilinizde yeniden tabedilecek ve anılar – anımsatmalar salonunda sergilenecektir.

Karanlık, yağlı karanlık bir zaman diliminden; yetmez, yağlı, yapışkan ve incitici karanlık bir zaman diliminden geçiyoruz. Ve çok uzadı! Yüzlerce yıl önce bir Çinlinin söylediği söz: “Tanrım, ayaklar baş, başlar ayak oldu. Bu hep böyleydi ama bu kez niye bu kadar uzun sürdü.”

Dışarısı, içeriyle gün gün daha fazla benzerlik göstermeye başladı. Fark, sanki bir ton farkına kadar indi…

“iç içe iki zindan, ala zindan kara zindan
birinden çıkıyorken, birine giriyor insan”

Cumhuriyet tarihi boyunca, yazarlar, şairler, “Sen misin muzır şeyler yazan? Gel bakalım bir müddet dilini tut!” denilerek içeriye alındı hep. Cumhuriyet tarihi aydınların hapishane tarihidir. 40’lı yıllar, 1960-71 ve 80… neyi çağrıştırır yazmaya gerek yok. Ama son dönemki kadar tutuklu ve hükümlü sayısına hiçbir dönem tanık olmadık. Hukuk, çok uzakta kara bir kitapta tozlanıyor; gücün kanunları, günü, güne dâhil olanları incitiyor; hayâldeki güzel geleceği geciktiriyor. Ve el yapımı karanlık, karardıkça kararıyor, adeta cisimleşiyor, siyah dilini din diye dayatıyor! Gelin görün ki içeriye kim girse karanlık kaçacak delik arıyor.

Sistem başına iş açıyor. Susturmak istediği kim var, sesi uzaklaşmış gibi algılansa da gelecekten seslenmeye başlıyor sözcüklerle. Karanlığın hesap edemediği şey hayâl. Sözcüklerin hayâl ile aşikâr ilişkisi. Beden dört duvar arasına alınsın; prangaydı, kelepçeydi, hücreydi esirgenmesin(!); tamam da bilinç, düşünce ve hayâli duvarlar arasında tutmak mümkün mü? Bir bileği kelepçeleyen el, ruhu nasıl kavrayabilir? İradenin elleri ele avuca gelebilir mi? Ruhun, sözcüklerle kucak kucağa, el ele birlikteliğini, hangi yasa/yasak engelleyebilir?

Selahattin Demirtaş önce Seher’i sonra da Devran’ı; Gültan Kışanak “Kürt Siyasetinin Mor Rengi”ni yazdı. Hem Seher hem de Devran zekice yazılmış çarpıcı öykülerle büyük takdir topladı. Gültan Kışanak da özellikle kadınlar tarafından alkışlandı. İdris Baluken de ilkin Üç Kırık Da’ı kaleme aldı. Üç yoldaşın, aşkın kolunda, hüzünlü bir sona doğru yolculuğu anlatılır romanda ve Amed katliamında Deniz’in ölümüyle biter. Bizim amacımız, Üç Kırık Dal’a dair yazmak değil elbette. Bu roman çıktığı zamanlarda çok konuşuldu ve hakkında yazılar kaleme alındı.

Üç Kırık Dal’ın basımından çok zaman geçmeden Oko sürpriziyle karşılaştı okur. Baluken durmamış, ilk romanının tadı bellekte dururken, Oko’yu kaleme almıştı…

Oko bir köpek ve romanın başkarakteri. Oko’nun ve Oko’nun yoldaşlarının gözünden dünyaya bakıyorsunuz romanda ilerledikçe. Adalet arayışı, özgürlük, barış kavramları, öteki’den yana tavır, romana el veren kavramlar. Ama en öne çıkan tema, diğerleriyle iç içe duran doğa. Ve elbette iyiliği önceleyen, iyilik kötülük çatışması.

Oko, İstanbul’da bir çiftlikte yalnız bir köpek. Çiftlikte en yakın arkadaşı bir eşek; Bozo! Bozo, Brusk’u, çiftlikteki ayrıcalıklı atı, için için kıskanan bir eşek… Ayrıca şanslı dana Delali ve annesini de.

O dünyada da alttakiler ve üsttekiler var. Bozo, nasıl kıskanmasın Brusk’u? “Ayrıca demirden ayakkabıları vardı Brusk’un… burnundan kıl aldırmayan insanlar onun önünde diz çöker ayakkabılarını çivilerlerdi…” (S:13) Bozo’nun ağzından dinleyelim, sözümüze tanık olsun: “Ben rica minnet kıymıkları ağzıma batan samanla kıyılmış otla idare edeyim, ha bu Brusk da her gün arpaya, yulafa, avuç avuç tuza, leblebi gibi ağzına atılan kesme şekere bile dönüp bakmasın…”(S:13)

Oko, hem yalnızlıktan, hem çiftliğin iyi korunamayacağından, kendi cinsinden bir arkadaşının yokluğu kaygısıyla müştekiyken; haklı çıkacağı kötü bir gecenin ayak sesleri duyulmaya başlanır. Sonraki kötü gecenin fragmanı sayılacak bir gece yaşanmıştır; pek anlam veremedikleri…

Yeni hayat

Ve başka bir gün, çiftliğe asıl sonuç alıcı baskın yapılır, sahibi öldürülür, çiftlik yakılır. Kurşunlardan zar zor sıyrılan Oko, çiftliği terk eder. Zorunlu bir yolculuğa çıkar ki bu yeni hayatına doğrudur ve yol, özgürlüğüne çıkacaktır. Geride bıraktığı ölü çiftlikteki arkadaşları da birer ölüdür artık.

Özgürlüğüne kavuşan ve şehre inen Oko, günlerce aç bilaç dolaşır. “Oko’nun doyduğunda birkaç köpek kafası büyüklüğünde hissettiği midesi, şimdi havası alınmış bir top misali büzüşmüş, sıska bir tavuğun kafası kadar küçülmüştü…”(S:56) Derken müşfik bir kadın sayesinde kokoreç yiyerek karnını doyurur. İlk gecesinde kendisine saldıran sarhoşları bir güzel paralar. Sarhoşlar kaçacak delik bulamaz.

Sahilde, geldiği yeri anlamlandırmaya çalışıp dolaşırken Şila ile karşılaşır. Şila cinsini bilmediği ve daha güzelini görüp kıyas yapma deneyimi olmasa da âşık olacağı kadar güzel bulduğu bir köpektir. Şila’nın insanlarla birlikte dolaşmasını yadırgar, köpeklere karaktersiz yaftasını yapıştırmaktan, insanları suçlamaktan, muhakeme sonucu vazgeçer ve “İnsanlara tepeden bakmak, onları hor görmek, düşmanca yaftalamak…” (S:54) düşüncesini bir köpeğe yakıştırmaz!

Şila özlemiyle geçer İstanbul günleri Oko’nun. Her ihtiyacını karşıladığı Maltepe sahilinde arayıp durur sevdiğini ve oralar yeni çiftliği olmak üzeredir çünkü alışmaya başlamıştır. Oysa “alışkanlık, onu tutsaklığa götüren tuzağın adı”dır. Öyle ya eski çiftliğine de alışmıştı zamanında.

Şila arayışı, iç dünyasında sorgulamaya neden olur. Eksik duygularını tamamlamalı ve Şila’ya layık olmalıdır.

“Oko’nun yaşadığı yeni duygular, benliğini harekete geçiren hantal duyu trenine birer vagon misali eklenip duruyordu. Korku, ses ve ışıkla çalışan ruhundaki lokomotif; aşk, özgürlük, özgüven, cesaret ve umut gibi yenilerde eklenen vagonlarla kusursuz bir benliğe doğru yol alıyordu. Trenin eksik vagonu sabra dair olanıydı. Sabırsızlık, yeni arayışlara girmenin heyecanından kaynaklanıyordu.”(s:54-55)

Ve bir uluma sesi! İçinde depremler yaratan bir ses. Artık o sesin mıknatıs alanına giren Oko, sesi izleyerek Loli’ye ulaşacaktır. Loli, Oko gibi bir kangaldır ve Şila’yı unutturacak, özgürlüğü, direnişi anımsatacak; onu, ormana, “Kurtarılmış Alanlara” götürecek köpektir. Ama önce aşka götürmüştür. Ona duyduğu hayranlık aşka dönüşecektir. Yüzlerce köpeğin özgürce bir arada yaşadığı yere gittiğinde, ağlayacak kadar duygulanacak olan Oko, dünyaya bakışını değiştirecek kahramanıyla orda karşılaşacaktır; Cico’yla!

Cico, “Kurtarılmış alanlar”ın lideridir. Cico “Uluyarak, köpeklere ait onuru ve özgürlüğü, asırlar öncesinden alıp bugüne taşıyordu… Tarihin gizemli iğnesini yüreklerde uyuyan duygulara batırıyordu. Şifa veren bir iğne”yi… (s.71)

Sonra Kutmê, Kiyi ve Fexo başta olmak üzere diğer kahramanları tanıyoruz; Gılê, Gınâ, Paşo, Xosman, Bıco, Mişo, Memo ve diğerlerini…

“Savaş ölünce değil düşmanına benzeyince kaybedilir”

Uzatıp özet çıkarmış gibi olmayalım; Hayırsız Ada katliamını yaşamış köpekleri yeni bir katliam beklemektedir. Özgürlük ulumasıyla köpeklerin ormanda toplanmalarının nedeni bu katliamın önüne geçmektir. Hayalindeki örgütlenmeyi, direnişi, özgürlüğe yürüyüşü, köpekler üzerinden anlatmış yazarımız. Okudukça yaşananların, yaşanmakta olanların, romanda yaşattırıldığını anlıyorsunuz: “En iyi köpek ölü köpektir.”(s.116)

Yalın bir dil ve sürükleyici bir anlatım egemen baştan sona. Yer yer bugüne dair dersler içeren konuşmalar ve en çok da Cico’dan olmak üzere hitabet sanatı örnekleriyle karşılaşıyor okur. Hitabet dedikse, öyle alkış bekleyen, bir kürsüden, iri harflerle kurulan parlatılmış tümcelerin bağıran bir sese yükleneninden değil! Dememiz, kimi sayfalarda deneme tadı alınıyor olunuşu.

Yazarımız, kahramanları aracılığıyla erdem dersi veriyor. Özellikle Cico üzerinden soylu düşünceler dile getiriliyor. Savaşırken de ahlâkı terk etmeden savaşmak ve İzzetbegoviç’in “Düşmanına benzeme”mek öğüdüne yakın duran soylu düşünceler…

Kimi hakikat yolcusu vardır, evi yanarken anız yangınlarına yanar. Sular dâhil doğa katliamına çareler hayâli, yangından ilk kaçırdığıdır ve yanığına merhemdir. Oko yolcularının, öfke, nefret, ego sapağı yoktur.

Cico’ya kulak verelim: “Bunları insanlara düşmanlık yapasınız ya da ilkel bir köpek türcülüğüne savrulasınız diye anlatmadım.” Ve şu yaklaşım: “Vahşeti yaşayanların vahşeti yapanlarla benzeşmesi, onlar açısından en büyük tehlikeydi.” (s.143)

Bir de romandaki insan kahraman, köpek dostu Beatrice için kurulan tümceyi okuyalım: “O günden beri, sevgi simsarı insanların yaptıklarına karşı sevgi timsali hayvanların yanında saf tutmuştu.”(s.150)

Uzun bir fabl mı?

İyi ve kötü arasındaki kadim mücadele romanımızın lokomotifi. Yazarımız iyiden yana kalem tutarken, salt saf bir iyiliği değil, mücadele ile somutlaşan, önerisi olan, bu öneriyi pratiğe geçiren bir iyiliği önceliyor.

Romana uzun bir hayvan hikâyesi veya uzun bir “Fabl” diyebilir miyiz? İlk gençlik dönemimizdeydi sanırız  “Köpekler” başlıklı bir kitap okumuştuk ama adından başka bir benzerlik yok Oko’yla ve bir gerilim romanıydı anımsadığımız kadarıyla. Yine Orwell’ın “Hayvan Çiftliği”ni de anımsattı Oko. Bir Stalin dönemi eleştirisi olarak bildiğimiz Hayvan Çiftliği’nin ve 1984’ün yazarı Orwell’ın, yeri değil ama CİA ajanı olduğu yazılıp söylenmişti; acaba doğru muydu? Bir yazar düşünün ki sıkı bir iktidar eleştirisi yapıyor, beğenerek, severek okuyorsunuz ve tam alkışlayacağınızda onun ajan olduğuna ilişkin kuşkularla karşılaşıyorsunuz! Öyle olsa bile kişiliği, metnin değerini değiştiriyor mu?

Yine çocukluğumuzda karşılaştığımız Kelile ve Dimne’yi anımsadık. La Fontaine’i ve Ezop Masalları’nı da. Fabl da şiir gibi doğulu. Nasıl bilinen ilk şair Akat Prensesi Enheduanna ise ilk fabl da doğuda anlatılmış, yazılmış… Ezop’un yaşadığı ve masalları yazdığı tarih M.Ö. 6’ncı yüzyıl; Beydeba’nın Kelile ve Dimne’sinin yazılış tarihi M.Ö.1nci yüzyıl… Oysa Depşelem isimli bir hükümdara sunulan Kelile ve Dimne, yazılış tarihinden çok eski tarihlere, stanza denilen kıtalarla (yüz bin stanza) yazılan Mahabharata’ya kadar dayanıyormuş. Mahabharata’yı tahminen M.Ö. 10.000’lere kadar götürenler var. Her neyse; fabl deyince aklımıza geldi ve yazdık! Eleştirmenler Oko’nun fabl ile yakınlığını uzaklığını yazacaklardır.

Oko’nun anımsattıklarına, Yaşar Kemal’in Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca’sını da eklemezsek olmaz…

Sistem, farkına varmadan edebiyata dolaylı olarak hizmet ediyor. Orda oluşlarını her anımsadığımızda içimizi çekiyoruz. Mecazen bile söylemeye dilimiz varmıyor ama “Çıkmayın e mi!” “Kalanlar da içeriye!” diyesimiz geliyor! Mecazdan sayılsın, sayılmasın; içerde, dışardaki kadar yazar var gibi artık…

Onlar duvarlara sözcükleri kazıyorlar; hem taş hem kâğıt utanıyor. Karanlıktalar ama ışık en çok onları tanıyor. Aynı yöne üç beş adımdan fazla atamıyorlar ama yazdıkları geleceğe koşuyor. Rakamların dünyası, sözlerini, eylemlerini kaldırılamadı ve ağızlarına zindan kapatıldı ama sözcüklerden uzanan ipe sarıldılar ve gardiyanlara karşın dışarda sözcüklerin hamağına uzanmış güneşleniyorlar…

Onları okuduğunuzda “Yaşasın hayâl, yaşasın söz!” diye bağırasınız geliyor.

İdris Baluken, Soner Sert’le yaptığı söyleşide, Oko’yu şöyle tanımlamış: “Hem sıradan bir köpek, hem gerçek bir ezilen; hem de devrimci bir serüvenci, romantik bir âşık, özgürlük sevdalısı bir kahraman.” Biz de yayına hazır bir dosyadan birkaç dize ile el sallayalım:

“nereye kadar bu duvar
güldürmeyin kuşları, nereye
taşa gökte kanat mı var…”

Yaşasın Oko… Yaşasın hayâl… Yaşasın sözcükler…