Ana SayfaManşetAgit…

Agit…


Özgür Amed


Şer berdewambû

Beden westiyayî, keser giran, birînkûr

Mêjîxurt, awirtûj

Dil kelehamêrxasiyêbû

Lomajî ne şer bû

Ya man ya neman bû

(CiwanHaco, Albûma DestanaEgîdekî)

Dersim’de bir çatışmada yaşamını yitiren Agit İpek’in cenazesini almak için 3 yıldır mücadele eden ve en son PTT yoluyla kendilerine gönderilen naaşı teslim alan anne Halise Aksoy’u tanıyoruz artık. Onun adını unutsak bile kucağında oğlunun kemiklerini içeren bir kutu ve kutunun üzerindeki elini unutmamız artık zor. Anne Aksoy, üç yakını ile beraber çocuğunun kemiklerini gömerken, son dini görevi yerine getirmesi için imama da izin verilmedi. Çocuğunun PTT ile gönderilmesine ise “diyecek bir şey bulamıyorum, kelimem yok…” diyor.

Anne diyecek bir şey bulamıyorsa biz ne diyeceğiz hiçbir fikrim yok.

7 gün boyunca annesi Taybet İnan’ı sokaktan alamayan oğlu Mehmet İnan da, “insan kalamamaktan” bahsediyordu. Ve daha niceleri… Böylesi süreçlerde insan, Thomas Münzer’in “Sessiz bir tanrıya değil, konuşan bir tanrıya tapmak istiyorum” deyişindeki tanrıyı arıyor!

O da şimdilik suskun…

Şahsen ben annenin elindeki kutuda kaldım, çıkamadım bir türlü. O kutu, hakikatin temsili olarak artık bir hafıza. Ve kutunun içindeki şeyin hem Kürtlerin hem devletin hakikati olduğunu düşünüyorum. (Fakat Halise ananın şerhini de buraya eklemeliyim: “Bu zulme ortak olmayan Kürtlerin”…) Bu kutunun dışına çıkmadan bazı şeyleri ifade etmek istiyorum.

İnsanın, insan ve insanlığa inancını yitirme gücüne sahip bu olayda hepimizi farklı açılardan etkileyen bir şeyler var. Çok cesaret edemesek de empati kurmaya çalışıyor ve incinen yerlerimize dönüp bakıyoruz. Bir yandan biz, diğer yanda devlet aygıtı, ortada bir kutu. Şüphesiz bu olayda konuşacak ya da susacak çok şey var, bence bunlardan biri de, elimizdeki sonuçtan çok; o sonuca giden kısa yolun kendisi olduğunu düşünüyorum. Yani sadece kemikleri bırakılmış bir bedenin toplanması, bir kutuya konulması, bu kutunun önce D.Bakır’a kargo ile gelmesi, sonra tekrar kargo ile Dersim’e gitmesi ve oradan tekrar geri gelişi. Son kertede ise şaşmaz bir şekilde tartılarak fiyatının 45.20 TL olarak belirlenmesi ve hediyelik eşya misali anneye teslim edilmesi. Düşünün bir kemik üç yıl boyunca saklanıyor, çarpıtılıyor, verilmiyor, soğuk emanet odalarında köşede tutuluyor. Bugünlerde herkesin maske beklediği PTT’den bir annenin payına oğlunun kemikleri düştü. Hangi anne çocuğunun yok edilmiş bedenini bu şekilde hayal edebilir?

Ama oldu…

Hem de çok ‘normal ve sıradan’ bir şekilde oldu. AKP Grup Başkanvekili Cahit Özkan Meclis Genel Kurulu’nda söz alırken bunu çok iyi ifade etti. “Birkaç kemik parçası” dedi ve ekledi: “yapılanlar usule uygun” …  Toplama kampından kurtulan bir Polonyalının ‘İnsanları öldürebiliyorlardı ve bunu yaparken gayet normaldiler, bunu anlayamıyorum” ifadeleri ile Özkan’ın “normal/usule uygun” ifadeleri, tersten aynı çizgide nasıl da birleşiyor değil mi!

Bu olma hali, ya da normalite, son beş yıldır Kürdistan’da çok başka bir hal aldı. Devlet, Kürtlerle olan ilişkisini ölüm üzerinden yeniden şekillendirdi. Mezarlıkların başına gelenler, mezarlardan kaçırılanlar, çıkarılanlar, gömülmesine izin verilmeyenler… Bu durum, klasik sömürgeciliğin sınırlarına ket vuran, yeni bir şeyi imliyor. Özce, ‘eylemden isteğe geçiş’ olarak formüle edilebilir.

En azından ilişkimizde yeni bir aşama olduğunu kabul edelim. Ölüm ile kurulan bu ilişki hali, Kürt öldükten sonra başlıyor. Ritüel, norm, ahlak tanımayan süreç, nihai olarak ölüme bir bütünen el koyma politikası ile bitiyor. Bu sayede hayatın zar zor dönen olağan akışına da müdahale ediliyor. Yani ölmüş olan üzerinden geride kalanların geçmiş-gelecek köprüsünü yıkarken, bireyin ‘normal’ devam edeceği tüm yollara da dinamit yerleştiriyor. Tanınmış nörolog Oliver Sacks, ‘normal insan kimdir?’ sorusuna, “kendi öyküsünü anlatabilen insandır” diyor. Sacks bu cevabı ile normal insanın, nereden geldiğini bilen, bir geçmişi olan, kendini zaman içinde konumlandıran, yaşamını ve bütün öğrendiklerini anımsayan ve bir kimliği olduğu için de şimdiye sahip kişiyi tarif eder. Agit İpek bu tanımın neresinde? Halise Aksoy şimdi bu tanımın neresinde?

Siyasi tutsakların kapsam dışı bırakıldığı infaz düzenlemesi Meclis’te görüşülmeye devam ederken, AKP’liler İdris Baluken için “ölsün” dedi. Yani çıkmasına gerek yok, ölebilir dediler. 1944’lerde, gaz fırınlarında ölen insanların dumanı yükselirken, dibindeki duvarlarda o insanları yakanların çocukları salıncakta sallanıyordu. Bu meşakkatli süreçler bugün daha çok mümkün! Bu mümkünlerin kıyısında Z. Bauman “ahlaki kayıtsızlığın toplumsal üretimine” odaklanmamız gerektiğini söyler. Çünkü şiddet yolu ile kurbanın insanlıktan çıkarılma süreci (dehümanizasyon) başlıyor ve hiçbir sorunla karşılaşmadan sonuca varıyor. Bu süreci Agit üzerinden takip ettiğimizde, ahlaki kayıtsızlığın, bir sonraki aşama olan ‘ahlaki görünmezliğin üretimi’ şeklinde devam ettiği görülecektir. Yani o kemiklere vesile olan, onu taşıyan, götürüp getiren süreç; yapılandırılmış, üretilmiş korkunç bir ağdır. Bürokratlar gerekli görüşmeleri yapmış, çalışanlar notları düzenlemiş vs. 3 yıllık trafikte yüzlerce insan-kurum ve kişi var. Herkes bu normalliğin parçası. Belki biri istifa etti, belki biraz ne taşıdığını anlayıp çığlık attı, belki biri bundan zevk aldı, belki biri bu durumun fotosunu çekip storyleştirdi! Bilmiyoruz! Fakat bildiğimiz şey tüm süreç son derece steril, sistemsel usule uygun, nötr gerçekleşmiş durumda. Kurbanı insandışı kıldıktan sonra, Bauman’a göre yürürlükteki tüm uygulamalar ona meşruluk verir, bürokrasi araç verir, toplumun felç̧ olması ise “yol açık” işaretini verir.

Diğer iki aşama ile beraber, nihai bir aşama daha vardır. Bu da ‘ahlaksal sorumluluğun toplumsal olarak sindirilmesidir.’ İnsan bildiği ve gördüğü şeyden sorumludur. Bir şeye karşı uzaklık artıkça ona duyulan sorumluluk da azalır. Hissiyatı zayıflar. Yok sayma artar…

Bugün rahatlıkla insandışılaştırılan Kürtlere dair kimse söz kuramıyor. Yan yana gelemiyor. Gelemedikçe de her eylem sıradan bir hal alıyor. Şiddet doğallaşıyor onlar şahsında. Sorumluluk alanların sayısı da yok denecek kadar az! Yani Kürtlere karşı artan şiddetin, yaratılan terörize girişimlerinin, Kürdün dünyasından uzaklaştırılan bireyin sorumluluk duygusu, ölümün de dozajını ve şeklini sürekli artırıyor.

Agit’in poşetlenip kutuya atılmış kemiklerine bakınca onun bir insan olduğunu kim söyleyebilir? Bir ölümle üç yıl boyunca oynarsanız o ölüm neye dönüşür? Yürüyen, tüketen, her yere yetişmeye çalışan toplumun tam ortasında; seçtiği yolun hakikatinden kopartılarak bir kargo hikayesine dönüştürülmek istenen Agit’in bedeni, onu parçalara ayırdıkları gün ölmedi. Sorumluluk duymayan, almayan,  görmeyen bir ortam yarattıkları gün öldü…

Baş sağlığı ile…

Previous post
Türkiye sinemasında kadın olmanın hikayesi: “Onun Filmi” erişime açıldı
Next post
Bingöl'de 4.3 büyüklüğünde deprem