Ana SayfaManşetKürt erkeği ne istiyor? – Sebahattin Şen

Kürt erkeği ne istiyor? – Sebahattin Şen


Sebahattin Şen


“Yerlinin sömürgecilerin bölgesine yönelttiği bakışlar şehvetli ve kıskançtır. Yerli sahip olmayı düşler, sahip olmanın her biçimini düşler: sömürgecinin masasına oturmayı, onun yatağında ve tercihen karısıyla birlikte yatmayı. Sömürgeleştirilmiş olan kıskançtır. Sömürgeci, sömürgenin kaçamak bakışlarını yakaladığında ve bu nedenle sürekli tetikte beklerken bunun farkındadır ve için için şunu fark eder: ‘yerimizi almak istiyorlar.’ Elbette doğrudur bu; sömürgecinin yerini almayı günde en az bir kere düşlemeyen tek bir sömürgeleştirilmiş yoktur.”[1]

Ania Loomba, Kolonyalizm Postkolonyalizm kitabının Fanon ve psikanaliz ilişkisini tartıştığı sayfalarında, Fanon’un bölünmüş öznesinin, her örneğe uygulanabilir “paradigmatik kolonileştirilmiş özne” olarak okunmaması gerektiğini söyler. “Fanon’un tartıştığı psişik kaymaların (dislocation) kolonyal sistemin marjinlerinde yaşayanlardan ziyade yerli seçkinler ya da kolonyal sistem içerisinde eğitilen kolonileştirilmiş bireyler tarafından ve bir ölçüde de bu sistem içerisinde hareket etmeye davet edilenler tarafından hissedilmesi çok daha muhtemeldir.”[2] Bu yazıda arzusunun belli bir hareketinin izinin sürüldüğü figür, “kolonyal sistem içerisinde eğitilen kolonileştirilmiş bireyler” olarak Kürt erkekleridir. Dolayısıyla yazıda Kürt erkekleri kullanılan her yerde -Türkçenin ve Türklüğün tedrisatından geçmiş olması anlamında- spesifik kolonyal öznelliğe işaret edilmektedir.

Arzunun, öznenin dışında, dışarda oluştuğunu, onun oluşumunun ve hareketlerinin toplumsal-politik uzamda mümkün olduğunu psikanalizin eleştirisinden öğrenmiştik. Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin, alt başlığı Kapitalizm ve Şizofreni-I olan Anti-Oidipus isimli kitaplarında ve sonrasında Deleuze’ün başka metinlerinde Freudcu psikanalizin bilinçdışı kavramından farklı bir bilinçdışı mefhumuyla karşılaşıyoruz. Buna göre bilinçdışı Freud’un düşündüğü şekliyle baba, anne ve çocuklardan müteşekkil aile romansında oluşmaz. Arzuyu eksikle birlikte düşünmeyen, onunla bağlantılı olarak tanımlamayan Deleuze ve Guattari açısından bilinçdışı, ailede gerçekleşen tiyatral bir sahne gibi değil, bir fabrikadır. Arzuyu ve dolayısıyla bilinçdışını ancak eksikle düşünebilen Psikanalizin bilinçdışı mefhumuna karşılık, arzu makinesinden yapılmış şizo-analitik bir bilinçdışı, söylenenlerin ve yapılanların önceden belirlendiği ve bilindiği oidipal bir sahne değil, siyasal ve toplumsal olanın kat ettiği ve neyi üreteceği bilinmeyen bir makine gibidir. “Bilinçdışı üretilen, akıtılan istila edilmesi gereken politik ve sosyal bir uzam, bir tözdür.”[3] Bilinçdışının ve arzunun bu türden bir kavramsallaştırması, arzu akışlarının toplumsal ilişkiler, söylemsel ve söylemsel olmayan tertibatlar (dispositif/diagram)[4] içerisinde yayıldığını ve arzunun belli bilgi, iktidar ve tahakküm ilişkileri içerinde oluştuğunu ve dağıldığını belirlemek anlamına da gelir. Arzunun hareketlerinin kaynağı olan toplumsal uzam ise ırk, etnisite, sınıf, cinsiyet gibi antagonistik çatışmaların mekânıdır. Kürtlüğün toplumsal uzamında ve bedenlerde arzu akışlarını, cinsel fantaziyi ortaya çıkaran ve devindiren antagonistik ayrımlardan biri Türklükle Kürtlük arasındaki kolonyal türden bir asimetridir.

Belli bir yaş aralığındaki Kürt erkekleriyle çocukluk veya ilk gençlik aşklarıyla ilgili konuştuğunuzda bu arzunun bir yönünün olduğunu hemen fark edersiniz. Bu erkeklerin çoğu, Kürt coğrafyasına batıdan gelen polis, öğretmen, doktor, asker gibi memur-Türk ailelerin kızlarına aşık olmuştur. Okul ve ilk gençlik yıllarını Kürt şehirlerinde, ilçelerinde geçiren ya da oralarda doğan Kürt erkek çocuklarının, genelde okulda, daha seyrek olmakla birlikte mahallede karşılaştığı Türkiye’nin batısından gelen kızlara yönelen bir arzudan söz ediyorum. Kürt erkeğinin imgesel coğrafyasında beliren, Türklükle Kürtlük arasında süregelen egemenlik ilişkisi içerisinde oluşan ve yayılan bu türden arzuya subay-kızı affecti diyelim şimdilik. Buna göre subay-kızı affecti, bir etki ve duygulanımı tarif eder. Kürt coğrafyasına gelmiş ‘beyaz kız’ın ‘yerli oğlan’ın bedeninde uyandırdığı aşk ve cinsellik etkilerini anlatır. Yerli oğlanın siyahımsı ve iyi beslenmemiş çorak bedeninde aşk ve cinsellik etkileri ortaya çıkarması için, kızın,  “beyazlığın”, bu durumda, Türklüğün evreninden gelmiş ya da o evrendekilere benziyor olması gerekmektedir.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarıyla sınırlı olmayan ve imgesel ve fantastik kurgularla tahkim edilen Kürt erkeğinin bu kolonyal arzusunun hareketleri zenci[5] erkeğin beyaz kadına yönelen arzusunu hatırlatmaktadır. Fanon Siyah Deri Beyaz Maskeler’de sömürge evreninde (buna kolonyalist metropol de dahildir) cinsel arzunun iki hareketinden söz ediyor. Daha doğrusu arzunun sömürge evreninde aldığı biçimlerin izini sürüyor. Siyah kadından beyaz erkeğe yönelen arzudan söz ettikten sonra “Siyah Erkek ve Beyaz Kadın” başlıklı bölüme şöyle başlıyor: “Ruhumun en kara parçalarından, bir zebra misali boydan boya çizgilerin geçtiği zihnimden bir anda beyaz olma arzusu fırlayıveriyor. Siyahi değil beyaz olarak tanınmak istiyorum. Şimdi- Hegel’in bile tahayyül etmediği- bu tanınmayı beyaz bir kadın dışında kim sağlayabilir ki? Beyaz bir kadın, beni severek beyaz aşkına layık olduğumu kanıtlar. Beyaz bir erkek gibi sevilirim. Artık beyaz bir erkeğim. Onun aşkı, önümde bütüncül bir tanınmaya giden o asil yolu açar. Beyaz kültürle, beyaz güzellikle, beyazın beyazlığıyla evlenirim. Tedirgin ellerim beyaz göğüslerini okşadığında, ellerim beyaz medeniyetini, haysiyetini kavrar ve bunları benim kılar.”[6]

Fanon, siyah erkeğin beyaz kadına yönelen arzusunun kaynağına beyaz olma isteğini yerleştiriyor. Siyah erkeğin, beyaz olma arzusunun gerçekleşmesi yani beyaz kadının “elde edilmesi” ya da onun tarafından sevilmesiyle gerçekleşecek olan ise benliğin/öznelliğin kuruluşu için kritik olan öteki tarafından beyaz olarak tanınmadır. “Zenci efendiye benzemek istemektedir, bu nedenle Hegelci köleden daha az bağımsızdır”[7] diyen Fanon, sömürgeci özne ile sömürge öznesi arasındaki tanınma ilişkisini Hegelci köle-efendi arasındaki tanınma ilişkisinden farklılaştırmaktadır. Efendisi tarafından tanınmak isteyen köleden farklı olarak zenci beyaz olarak tanınmak istiyor. İlerleyen sayfalarda ise siyah erkeğin beyaz kadına sahip olmasını bir tür “zafere”, beyaz sömürgeciliğinden alınmış tarihsel bir intikamın parçasına dönüştürüyor Fanon.  Bu durumda beyaz kadının sömürge öznesi siyah erkeğin aşkına ve arzusuna karşılık vermesi durumunda iki şey gerçekleşecektir: tanınma ve intikam. Türklüğü ve Kürtlüğü farklı biçimlerde belirleyen egemenlik ilişkileri içerisinde oluşan ve yayılan Kürt erkeğinin Türk kadınana yönelen arzusunun karşılık bulması durumunda gerçekleşecek olan nedir? Fanon’un izinden gidersek şunu söylememiz gerekecek: Zenci erkeğin beyaz kadın tarafından sevilmesiyle gerçekleşecek arzu, “siyahi değil beyaz olarak tanınma” ise Kürt erkeğinin Türk kadını tarafından sevilmesiyle gerçekleşecek arzu Kürt değil Türk olarak tanınma olacaktır. Benzer bir biçimde Fanon’un “sömürgecinin yerini almayı günde en az bir kere düşleyenkolonyal öznesi gibi, çoğu zaman bilinçdışı bir arzu olarak, Kürt erkeği de, günde bir kez bile olsa, Türk erkeğinin yerinde olmayı düşleyecektir. Lakin Loomba’nın “Fanon’un bölünmüş öznesi, paradigmatik kolonileştirilmiş özne olarak okunmamalıdır” şeklindeki uyarısını unutmamakta fayda var. Kürtlerin Türklükle olan kolonyal ilişkileri, bu ilişkiler içerisinde şekillenen tanınma mücadeleleri ve Türkiye’deki tarihsel ve aktüel durumları düşünüldüğünde kolonyal Kürt erkeği, Fanon’un “siyahi değil beyaz olarak tanınmak isteyen” zencisinden farklı olarak, “beyaz-Türk” kadından kendisini “Türk değil Kürt olarak tanımasını” isteyecektir. (Avrupalı beyaz kadın ya da genel olarak klasik sömürgeci iktidar, Türklükten ya da devlet iktidarından farklı olarak, yerli-sömürge öznesini tanıyor.)

Ancak Kürt erkeğinin Kürt olarak tanınmak istemesi, bilinçli ya da bilinçdışı bir arzu olarak günde bir kere Türk olmayı veya Türk erkeğinin yerinde olmayı düşlemesine engel değildir. Gerçek olduğu kadar imgesel bir inşa da olarak Türk kadınını arzulayan ve onun tarafından arzulanmak isteyen ve bu arzusunun (gerçeklik ya da fantezi düzeyinde) gerçekleştiği her anda Türk olarak tanındığını düşünen Kürt erkeği, aynı zamanda, beyaz kadının karşısındaki zenci erkekten farklı olarak, onun tarafından Kürt olarak da tanınmak istiyor. Arzunun hareketlerinin kolonyal kıvrımları içerisindeyiz: Erkek-Türk-efendisinin yerinde olmayı yani Türk olmayı arzulamak, kadın-Türk-efendisini arzulamak ve onun tarafından arzulanmak ve nihayet her ikisi tarafından Kürt olarak tanınmayı arzulamak.

Diğer taraftan Fanon, sömürge öznesi olarak zenci erkeğin beyaz kadına yönelen arzusunda bir tereddüt ve bölünmüşlüğe ilginç bir şekilde işaret etmez. Siyah olanın beyaz deriye sabitlendiği, arzunun karşıtına yönelmesi anlamında “manici” bir hareketi söz konusudur Fanon için. Fanon’un sömürge öznelliğinin kara deri ile beyaz maske arasında bölünmüş ve parçalı yönünü öne çıkaran temel vurgusu düşünüldüğünde bu ilginç sayılabilir. Eğer sömürge öznelliği siyah deri beyaz maskeler arasında parçalanmışsa, onun arzusunun da bölünmüş olduğu düşünülebilir. Kürtlük ile Türklük arasında farklı veçheleri ve görünümleriyle bölünmüş bir öznelliği deneyimleyen Kürt erkeğinin arzusu da bölünmüştür. Arzunun Türklüğe ve onun pürüzsüz ve yüce temsilcisi olarak düşünülen Türk kadınına yöneldiğini söylemiştim ama bu yöneliş her zaman bir tereddüdü içinde barındır. Kürt erkeği açısından, bir tarafta çoğu zaman içine doğmaktan ve orda bulunmaktan hoşnut olmadığı sömürge dünyasının yerli dili, kültürel pratikleri, ritüelleri, gelenekleri, alışkanlıkları, değerleri; diğer tarafta fiziksel ve sembolik şiddetle yerleşmiş, çeşitli söylemsel ve ideolojik araçlarla, kurumsal pratiklerle hegemonik bir güce ulaşmış, dolayısıyla ‘doğal’ ve üstün olarak algılanan “beyaz” Türk kadının metropol kültürü, dili, değerleri var. Ona her zaman yabancı kalan, içine yerleşilemeyen egemen gücün beyaz dünyası ile kolonyalist proseslerle parçalanmış yerli kültür arasında süre giden bir arzu ve bilinç. Dolayısıyla arzunun, kendi egemenine yönelmesi noktasında Fanon’un betimlediği biçimiyle zenci erkekle ortaklaşan Kürt erkeği, Kürtlükle Türklük arasında bölünmüş bir arzu salıncağında olmasıyla ondan ayrışıyor gibi. Diğer bir ifadeyle Kürtçeyle Türkçe, Kürt coğrafyasıyla Türkiye’nin batısı arasında bölünmüş Kürt erkeği, bunlarla bağlantılı bir başka bölünmüşlüğün öznesidir: Egemen özne Türk kadını ve tabi özne Kürt kadını arsında bölünmüş bir cinsel arzu.

Bununla birlikte siyah erkeğin beyaz kadına yönelen arzusunun daha “ilksel” nedenleri olabilir. Fanon, Fruedcu psikanalizin evrenselleştirdiği ve dolayısıyla toplumsal ve politik olandan soyutladığı Ödip öyküsünü sömürge evreninde yeniden yazar. “Fanon, eril çocuğun annesini arzuladığı Ödipal senaryo yerine, siyah adamların beyaz kadınlara sahip olma fantazisini kolonyalizmin birincil sahnesi olarak önerir.”[8] Dolayısıyla sömürge evreninde arzu perdesi anneye duyulan bilinçdışı arzuyla değil, (ya da ona eklemlenerek) aynı şekilde bilinçdışı olan, beyaz kadına yönelen arzuyla açılıyor.

Kolonyalizmlerin yarattığı şizofrenik öznellikler, her zaman kolonyalist söylem ve pratiklerin niteliklerine ve kolonileştirilenin toplumsal, kültürel ve ekonomik ilişkilerine, politik tarihine göre farklılaşacaktır. İlk olarak Kürt coğrafyasının sömürge konumunun, Fanon’un araştırma nesnesini oluşturduğu Antiller ya da Cezayir gibi klasik sömürgelerden farklı olduğunu belirtmek gerekiyor. İkincisi klasik Avrupamerkezci kolonyalizm gücünü, bilgi iktidar ilişkileri içerisinden gelişen oryantalist söylemle bağlantılı olarak, aydınlanma, modernlik ve akılcılık gibi felsefi ve politik söylemlerle temellendiren güçlü bir evrenselcilikten alıyordu.  Kendini tek hakikat olarak dayatan bu evrenselciliğin temsilcisi olarak, kadın veya erkek, beyaz öznenin, sömürgeleştirilmiş yerliler için bir arzu nesnesine dönüşmesi anlaşılırdır. Türk kadınının bu türden bir evrenselciliğin gerçek temsilcisi olduğu söylenemez. Bununla birlikte belli bir yaş aralığındaki Kürt erkekleri açısından bir arzu nesnesine dönüşmesi, (yerli siyah kadın ile sömürgeci beyaz kadın arasındaki fark kadar belirgin olmasa bile) Türk kadının yerli/Kürt kadından farklı bir görünüme ve egemen dile (Türkçeye) sahip olmasıyla ilgili olabilir. Kuşkusuz ki Kürt erkeğinin arzusu, Türk kadının medyalar aracılığıyla üretilen imgesiyle de ilişkilidir. Başka bir ifadeyle Kürt erkeğinin elleriyle kavrayacağı bir “beyaz medeniyet” olmamakla birlikte Türklük kendini bir egemen ve üstün olarak dayattığı ölçüde, Türk kadını Kürt erkeği için bir arzu nesnesine dönüşüyor.

Son olarak, arzunun kolonyal dünyalardaki bu hareketlerinin modern/kentli olan ile geleneksel/taşralı olanın karşılaşmalarında görünür olan arzu biçimlerini hatırlatsa da ondan farklı olduğunu vurgulamak gerekiyor. Yeşilçam melodramlarının sık kullandığı yaygın anlatı kalıbında arzuyu ortaya çıkaran fark, Doğulu/taşralı ile Batılı/kentli (ya da Fatih Harbiye) karşıtlığıdır. Örneğin Yeşilçam melodramları içerisinde tanıdık olduğu kadar da tuhaf bir anlatı olan Vesikali Yârim filminde Halil’in Sabiha’ya yönelen arzusu Doğuya ve Batıya tekabül eden kentli(Beyoğlu) ve taşralı(Koca Mustafa Paşa) karşıtlığı içerisinde oluşur. Diğer taraftan Türk sineması içerisinde, Yeşilçam melodramlarındaki görünümlerinden farklı olarak, arzunun Kürtlüğün sömürge evreninde aldığı biçimlerin temsillerini bulmak da mümkündür. Kürtlüğe işaret eden ama adlandırmayan bu anlatılarda yerli/Kürt erkeğin arzusu Türkiye’nin batısından gelen modern ve eğitimli Türk kadınına sabitlenmiştir. Hudutların Kanunu’nda Hıdır’ın Ayşe öğretmene, Toprağın Kanı’nda Hüseyin’in Sevgi’ye, Derman’da Şehmuz’un ve Tahsin’in Mürvet Ebeye, ya da yakın dönemde yapılan Vizontele Tuuba’da Emin’in Tuuba’ya, Gelecek Uzun Sürer’de Ahmet’in Sumru’ya olan aşkları bu türden bir arzunun zayıf temsilleridir.


[1] Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri, s. 46, Versus Yayınları.

[2] Loomba, Kolonyalizm, Postkolonyalizm, 173, Ayrıntı Yayınları.

[3] Gilles Deleuze-Claire Parnet Diyaloglar, 1990, Bağlam Yayınları, s. 113. Jameson da psikanalizi “radikal bir şekilde tarihselleştirme”ye ve “psişenin yapısının tarihsel olduğunu ve bir tarihi bulunduğunu kabul etmeye ihtiyaç duyulduğunu” söylüyor. Aktaran Loomba, Kolonyalizm, Postkolonyalizm, 167.

[4] Agamben, Foucault’nun metinlerinde kilit bir terim olan dispozitif kavramını şu şekilde, tanımlıyor: “Yaşayan varlıkları yakalama, yönlendirme, belirleme, önleme, modelleme, denetleme; bu varlıkların vücut diline, davranışlarına, fikir ve söylemlerine dayanak teşkil etme yetisi olan her şey. Yani sadece hapishaneler, akıl hastaneleri, panoptikon, okullar, dinler, fabrikalar, disiplinler, yasal önlemler değil… fakat bunlardan başka gazetecilik, yazarlık, edebiyat, felsefe, ziraat, sigara, internette gezinme, bilgisayarlar, cep telefonları, ve dahası belki de dil var…dil en kıdemli dispositif belki de.” Agamben, Dispozitif Nedir? Dost, Monokl Yayınları.

[5] Fanon açısından siyah kategorsinden farklı olarak “zenci”, sömürgeci güç ilişkileri içerisinde oluşmuştur. Sedinger, Fanon açısından “zenci”nin ırksal bir çağrılma ve özdeşleşmeyi ifade eden negatif bir kavram olduğunu söylüyor. Aktaran Mollaer: 2018, Fanonun Hayaletleri, s. 111.

[6] Fanon Kitabı Seçme Yazılar,  s. 105, Dipnot Yayınları. Loomba, “Fanon’un kolonileştirilmiş öznesi münhasıran erildir ve “renkli kadın”ın  psikocinsellğini birden bire bir köşeye atar: “O kadına dair hiçbir şey bilmiyorum” yorumunda bulunarak Fanon’un kolonyal ilişkilerde cinsel arzunun hareketlerini ele alırken eril bir söylem içerisinden konuştuğunu söyler. Loomba, Kolonyalizm, Postkolonyalizm, 188.

[7] Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri, s. 178, Versus Yayınları.

[8] Loomba, Kolonyalizm, Postkolonyalizm, s.171, Ayrıntı Yayınları


Yazarın önceki yazıları

Ali Kemal Çınar’ın minör sineması – Sebahattin Şen

Kürt entelektüelinin yok-yeri: Linguistik Limbus – Sebahattin Şen

Previous post
Erdoğan’dan BM konuşmasında ‘güvenli bölge’ çağrısı
Next post
Adana'da polis aracına bombalı saldırı: Beş yaralı