Ana SayfaYazarlarCengizhan KaptanAvustralya yanarken bir kez daha toplumsal ekolojiyi düşünmek

Avustralya yanarken bir kez daha toplumsal ekolojiyi düşünmek


Cengizhan Kaptan


Evet, dünyamız hem mecazi hem gerçek anlamıyla yanmaya devam ediyor. Savaş yüzünden yanan yakılan tarlalar, bombaların düştüğü dağlar, değişen ve yok olmaya yüz tutan faunalar… Yeşil yerine alev görmenin bollaştığı, cennetin cehenneme dönüştüğü zamanlar.

Bir yandan Üçüncü Dünya Savaşı söylemi ve gerilimi, bir yandan için için yanmak yerine açık açık yanan ovalar, şehirler ve şimdi de yanmakta olan koca bir kıta.

İklim değişikliğine karşı mücadele, 2019 yılının başlıca aktivizmini temsil ediyordu. Maalesef ve beklendiği üzere, Greta Thunberg’in naif aktivizmine indirgenen bir duruma düşürülmesi an meselesi idi. Oysa geçmiş bizlere Che Guevara’nın t-shirtlere, 1968 kadın hakları mücadelesinin nasıl o hareketleri bastıran egemenlerin hanesine işlendiğini gösteriyordu.

Sadece olgulara bakınca ‘nasıl’ ve ‘niye’ gibi niceliksel sorular devamlı kaçıyor. Pek de anlamadığım bir alan olsa da nedense bana kara deliklerin yıldızları yutması ve büyümesini hatırlatıyor bu. Belki de yıldızın hem sembolik hem de gerçek anlamını tek bir metaforda hatırlattığı içindir.

2020 yılında Gazete Karınca’da mümkün olursa gerçekleştirmek istediğim projelerden birisi toplumsal ekoloji üzerine bir araştırma (tartışma) serisi yayınlamak.

Yaşadığımız hayat ve coğrafyadan hareketle daha çok kadın hareketi, politik ve yerel yönetimler açısından ele aldığımız toplumsal ekolojinin aslında bundan çok daha geniş bir alana hitap ettiğini belirterek, üzerinde konuşulması, düşünülmesi gereken bir sosyal teori olduğunu tekrarlamak isterim.

Ekolojik kaygıların toplumsal kaygılardan ayrılmaz bir yanı olduğunu esas alan her hareket anlamlıdır; benim bunları irdelemek (örneğin: neden Marksizm ekolojist olamaz? vesaire gibi tartışmalar) gibi bir amacım olmayacaktır. Amaç, ekolojinin paradigma olmaktan çıkıp zorunluluk olduğuna dair bir not düşmektir bir kez daha. Umarım, bu yazı serisini bu yılın ilk yarısında gerçekleştirebiliriz.

Bu yazıyı, kendisi yanarken içimizi yakan Avustralya yangınlarına bakıp, o açıdan ekolojik duruma global bir yaklaşım çıkarabilmek derdi ile kaleme aldım.

Önce hazin (böyle kelimeler tam ifade etmese de yaşanmakta olanı) tabloya kısaca bakalım:

Yangınlar aslında Temmuz 2019’dan beri devam ediyor. Geçen haftalarda kahraman bir kadının bir koalayı alevlerin içinden nasıl kurtarıp hayata döndürdüğünü sanırım hepimiz izlemişizdir. (İzleyemeyenler buradan izleyebilirler.)

O güzelim koala, o yardımsever kadın tarafından kurtarıldı. Ancak videoda da görüldüğü üzere dumanlı sis Sydney’e kadar uzanmış ve 300’den fazla ev yanmıştı daha Kasım ayında.

5 Ocak 2020’de ise ülke genelinde 24 kişi can vermiş ve harap olan ev sayısı bin 300’ü aşmıştı.

Ülkenin (kıtanın) doğal güzellikleri olan ulusal parklarından Mavi Dağlar (Blue Mountains), ormanlık alanları ateşte boğulurken, Melbourne ve Sydney gibi iki büyük şehir de taşralarında dehşeti gördüler.

Aralık ayında Sydney’de hava kirliliği tehlikeli seviyenin 11 katı kirlilik içeriyordu (hava zehirdi artık).

Büyümesi ne yazık ki çok olası. Son verilere göre en çok etkilenen New South Wales’de bin 300 harap olan evin yanı sıra 440 ev de hasar görmüş durumda.

Avustralya’nın altı eyaletinde yanan alan yaklaşık 6 milyon hektar. 60.000 kilometrekare bir başka deyişle. Bunun yüzde 60’a yakın kısmı New South Wales’de. Biraz daha zihinde canlandırmak için, yaklaşık olarak Hollanda ve Arnavutluk gibi iki ülkenin birden, tamamının yandığını düşünebiliriz. Ya da Marmara Bölgesi’nin altıda beşinin… Korkunç!

Avustralya Çevre Başkanı Sussan Ley’in açıklamasına göre, New South Wales’de koala nüfusunun üçte biri yok olmuş durumda. Ve yaşam alanlarının üçte biri de aynı kaderi paylaşıyor.

Yalnızca ülkedeki itfaiye güçlerinin ele alabileceği bir sorun olmaktan çıkan yangınlara, ABD, Kanada ve Yeni Zelanda da ek güç sağladı. Federal hükümet de ordu, hava ve deniz güçlerini arama-kurtarma faaliyetleri için mobilize etmiş durumda.

Temel sebep olarak iklim koşulları gösterilmekte. Az da olsa insanların yanlış yerde kamp ateşi yakması da gösteriliyor ancak insan faktörü bu çaptaki bir yangını açıklamıyor çoğuna göre. İnsan faktörü daha farklı bir yerde devreye giriyor oysa: ekoloji bilincinde.

Tablo, ana hatları ile böyle. Acıklı. Peki, doğanın kendisinden mi kaynaklı bu sorun o halde? Burada sosyal teoriye zemin hazırlayan nokta kendini ortaya çıkarıyor.

Birinci doğa diye adlandırılan ve insan dışı süreçte evrimine devam eden doğa, ikinci doğa yani toplumsal doğa ile yanyana gitmekte uzun zamandır.

Türümüz olan insan, ilk kez etik değerler, toplumsal sözleşmeler ortaya koysa da ne birinci doğadakilere (insan dışı canlılara ve biyosfere) ne de kendi toplumsal gelişimine uygun yaşamıştır. İnsanın özbilince sahip olmasının doğurduğu potansiyel, bu potansiyelin insan-dışı canlılar ve insanlara karşı kullanılan hiyerarşi ve güç temelli daha da kaotik bir yapıya sürüklenmesine yol açtı.

Antropoloji bilimi hızla ilerlerken, bu hiyerarşinin ilk insan kurbanlarının kadınlar olduğuna dair bulgular da kuvvetlenmekte. Malum olan diğer yanı ise, insanların sınıflara bölünmesi ve sömürülerde aşikar.

Bu kadar defolu bir türsek, bütün bu sosyal teoriler de defolu olur; bunu baştan kabul etmek gerekir (Sıfır hipotezi). Ancak sosyal bilimler, çok karmaşık analizler içermesi gereken alanlar olduğu için, geçmiş ve genelde kötü tecrübelerimizin acımasız Poppervarimsi yanlışlanabilirlik derecesinde değerlendirilmesinin de pek anlamlı olmayacağını söylemek gerekir.

Normalde birçok değişkeni içeren, daha doğrusu içermesi gereken toplumsal bilimler laboratuvar koşullarına indirgendiği süreçte karşılıksız bir pozitivist saldırıya maruz kalır ve tarihi de kısaca böyledir aslında. Batı’nın felsefe sosyal bilimlere karşı geliştirdiği tavır hala yurtdışı doktora ünvanlarından olan ‘PhD’de gizlidir!

Bugün Kaz Dağları’nı protesto eden kesim Hasankeyf’e ses çıkarmıyorsa, bunun ana nedenlerinden birisinin ekolojiyi toplumsallıktan izole edilmesinde görüyorum ben. Biraz daha geniş tutarsam: neoliberal akımın kültür ve kimlik sorunlarını her şeymiş gibi öne çıkarıp, sınıf sorunlarını gölgelemekte ustaca kullandığı bir oyuna gelmişlik mevcuttur.

Biz ise bu yangın yerinde şunu ortaya koymalıyız: ekolojinin, toplumsal sorundan ayrı tutulamayacağını.

Bugün Kaz Dağları’nı protesto eden kesim Hasankeyf’e ses çıkarmıyorsa, bunun ana nedenlerinden birisinin ekolojiyi toplumsallıktan izole edilmesinde görüyorum ben. Biraz daha geniş tutarsam: neoliberal akımın kültür ve kimlik sorunlarını her şeymiş gibi öne çıkarıp, sınıf sorunlarını gölgelemekte ustaca kullandığı bir oyuna gelmişlik mevcuttur. Yoksa Kürd’ün Hasankeyfi ile Türk’ün Kaz Dağları ayrımını yapan bir ‘çevreci’ dost nasıl bulabilirdik? (bkz. Özbudun, 2014, 15-160)

Yalnızca kültüralizm değil, aynı sorunu Avrupa Yeşilleri’nde de görüyoruz. Siyasi anlamda neoliberal hükümetlere eklemlenme sürecine girmiş görüntüde olan Yeşiller Hareketi’nin, revaçta olan ‘Yeşil Ekonomi’ muhtemel balonu ile ekolojik bir hareket olma arasındaki seçimi artık yapması gerekiyor (yapma şansı ve isteği kaldı ise).

Bir başka sorunlu yaklaşım, ‘derin’ ya da mistik ekolojik hareketler. ‘Toprak Ana’, ‘Doğa böyle istiyorsa’ vesaire tınılar dolu, psişik olarak rahatlatabilse de genele şamil pek bir yararı olmayacak hareketler. Bu dostların da ‘Doğa yanmak isterse bir bildiği vardır’ demeleri mi gerekir bu yangınlara örneğin? Derin ekolojist arkadaşlara/yoldaşlara başka bir zaman daha detaylı değinmek gerekecek.

Ekolojik bir toplumsal hareketi her toplumun kendi özgülünde ortaya koyan küresel bir yaklaşım mümkündür ve kapitalin yumuşak karnı buradadır hala. Bu yaklaşım ne Marksizmi reddeder ne de Marksizme eleştiri getireni dışlar.

Yangınlar içimizi yakıyor. Biz de birbirimizi yakıyoruz ve yangına körükle gidiyoruz. Bugün söz gelimi, ABD-İran gerginliği ve Avustralya’daki orman yangınlarının hepsini kavrayacak, hepsine karşı makul sözü olacak bir sistem var mı elimizde? En azından gerçekleşebilir olduğuna inandığımız bir ütopya? Yoksa, kopuk kopuk hepsine vardır elbet bir kelam. O da bir yol.

Ancak, benim ütopyam şu ve bunu tecrübeye dayanarak yazdığıma emin olunuz lütfen: Ekolojik bir toplumsal hareketi her toplumun kendi özgülünde ortaya koyan küresel bir yaklaşım mümkündür ve kapitalin yumuşak karnı buradadır hala. Bu yaklaşım ne Marksizmi reddeder ne de Marksizme eleştiri getireni dışlar.

Tek kutuplu dünyada yaşamaya pek alışamadık. Hala parti içi kavgalar dönemlerinde gibiyiz ve bu bana Titanic batarken hala kamarasındaki mücevherleri kurtarmaya çalışanları hatırlatıyor. O Titanic artık tüm Dünya yoldaşlar; uzay gemimiz de hazır değil hala oysa!


Kaynaklar

  • Özbudun, S. (2014). Antropoloji gözüyle: Sınıf, kültür, kimlik yazıları. Ankara: Ütopya
  • Yeung, J. (5 Ocak 2020). Australia’s deadly wildfires are showing no signs of stopping. Here’s what you need to know. CNN World. edition.cnn.com’dan temin edildi
  • Zhou, N. (27 Aralık 2019). Australia’s environment minister says up to 30% of koalas killed in NSW mid-north coast fires. The Guardian. theguardian.com’dan temin edildi
Previous post
Süreklileşmiş savaşın dönüşüm grameri
Next post
Sabiha Gökçen Havalimanı'nda uçak pistten çıktı