Ana SayfaGüncel“Çocuklar kendilerini dinleyen birilerini bulduklarında iyi hissedeceklerdir”

“Çocuklar kendilerini dinleyen birilerini bulduklarında iyi hissedeceklerdir”

HABER MERKEZİ – Türkiye’de Corona virüsü hızla yayılıp, can kayıpları yaşanırken, çocuklara süreç nasıl anlatmalı? Onlarla nasıl iletişim kurulmalı? Psikoterapist Özge Kanlı, Yeni Yaşam’dan Neğşirvan Güner’in konuya ilişkin sorularını yanıtladı. Bu söyleşiyi paylaşıyoruz.


Söyleşi: Neğşirvan Güner


Koronavirüs çocukların dünyasında nasıl yer alıyor? Nasıl etkileniyorlar bu süreçten?

Öncelikle herkesin içinde bulunduğumuz süreci tevekkül ve sağlıkla atlatabilmesini ümit ediyorum. Bu sorular önüme geldiğinde çerçevemi belirlemek çok zor oldu.

Koronavirüs bize gerçekten birçok şey hatırlatıyor, öğretiyor… Sevdiğimiz insanlar, dünya, dünyadaki canlılık ve doğayla bağlarımızı tekrar düşünmek, yeniden kurmak ve güçlendirmek kadar önemli, sade ve insani boyutlar bunlar… Bu süreçte dostluğun, aşkın ve dayanışmanın nehirleri besleyen su kaynakları gibi ne denli yaşamsal ve dinamik olduğunu doğrudan deneyimliyoruz diye düşünüyorum. Küresel bir belirsizlik içinde payımıza düşen türlü duyguları, düşünceleri ve düşlemleri elimizden geldiğince anlamlandırmaya çalışıyoruz hep birlikte.

Dolayısıyla aktif bir şekilde bir pandemi sürecinden geçerken bu sorulara içeriden bakmak oldukça ilginç oldu. Verimli olabilmek adına eksik kalan, değinemediğim birçok taraf da oldu. Şimdiden affola.

Özge Kanlı

Bu süreçte yerel ve uluslararası zeminde yürütülen tartışmaları ve deneyim paylaşımlarını yapabildiğim kadar yakından takip etmeye çalıştım, çalışıyorum. Cevaplarımda aslında bu kaynakların naçizane bir özeti veya sentezi gibi düşünülebilir. Okuyucular faydalandığım kaynakları röportajın sonunda bulabilirler.

İlk soruya geri dönecek olursak, bu konu hakkında birçok kurum ve profesyonel şimdiye değin eşine az rastlanır türde cömertlik göstererek görüşlerini paylaşmış görünüyor.

Fakat burada hepimizin içten içe bilmeye çekindiği bir şey var gibi, o da her çocuğun biricik olması ve beraberinde kendi biricik zorluklarını getirmesi sanki. Çünkü her birinin kendine has bambaşka bir dünyası var aslında. Dolayısıyla her çocuğun kötü olaylara karşı verdiği tepki de farklı olabiliyor haliyle. Kaç yaşında olduğu, içinde büyüdüğü kültür, etrafındaki yetişkinlerin verdiği tepkiler ve bahsi geçen yetişkinlerle şimdiye değin kurduğu ilişkinin niteliği kötü haberleri ve durumu anlamlandırmasını etkiliyor diyebiliriz.

Bu noktada, bebeğin veya çocuğun dünyasını dolayısıyla içinde bulunduğumuz durumda içinde bulunabileceği ruhsallığı anlamlandırmak için kullandığımız merceği biraz daha genişleterek annelerin ve babaların yahut bakım verenlerin kendi dünyalarına ve ruhsallıklarına da bakmamızın faydalı olacağını düşünüyorum. Çünkü bir bebek veya küçük bir çocuk nasıl tek başına kendi bakımını sağlayamıyor ve yetişkinlere ihtiyaç duyuyorsa, bu onun ruhsallığı için de geçerlidir. Onu anlayabilmek için anne ve baba temsillerinin ruhsallığındaki yerini de düşünüyor, dahil ediyor olmamız gerekiyor.

Hepimiz değişen oranlarda ebeveynlerimizin ve bakım verenlerimizin kuşaklar boyu beraberinde getirdiği psiko-tarihsel birikimin alıcıları, bir tür taşıyıcılarıyız aynı zamanda. Ve genel kanının tam aksine, onlarla karşılıklı bir öğrenme ilişkisi geliştiririz aslında. Bebekler ve küçük çocuklar çoğu zaman kendimizi onlara açma cesareti gösterdiğimizde bize kendi tarihimizi, karakterimizi, olaylara karşı verdiğimiz tepkileri de kapsayacak şekilde birer öğretici veya bir öğretmen olabilirler aslında. Bu noktada bebeğin veya çocuğun dünyasının annesinin, babasının veya bakım verenlerinin dünyasının ona yansıttıklarından beslendiğini hatırlatmak önemli diye düşünüyorum.

Ebeveynler veya bakım verenler çocuğu büyütürken ona kendi dünya görüşlerini, deneyimlerini sunmaktadırlar, aynı şey kendi korkuları ve kaygıları için de geçerlidir. Bebeğin veya çocuğun ruhsallığında bakım verenin anlamlandıramadığı bir belirti ortaya çıkıyorsa, bu belirtinin ortaya çıkmasında, sürmesinde, biçimlenmesinde ve son olarak çözümlenmesinde annenin, babanın veya bakım verenin aktif bir rol aldığını unutmamak gerekir. Bakım veren yetişkinlerin bebeklerinde veya çocuklarında gördükleri ve sezdikleri çeşitli ruhsal zorlanmalarda kendilerine dönüp bakması, gördüğü şeyin kendi içlerinde nereye denk geldiğini, kendisi için ne anlam ifade ettiğini belirleyebilmesi önemli görünüyor. Bu nedenle olacak ki konu ile ilgili yayınlanan birçok kaynakta öncelik verilmesi gereken refleksin ebeveynlerin ve bakım veren yetişkinlerin kendi kaygılarını, korkularını ve belirsizliklerini ilkin kendi içlerinde çalışıp, tam olarak buralara berraklık kazandırmasının önemi vurgulandı, bu tür içsel bir çalışmanın bebeklerin ve küçük çocukların dünyasını anlamak için bizlere yardımcı olduğunu akılda tutmak önemli. Ufak veya büyük olsun kriz anlarında başa çıkma yöntemi olarak çözümü genellikle dış dünyada aramak yaygın bir tutum. Fakat kısacası, daha işlevsel ve sürdürülebilir bir yöntem olarak çocuğun yaşananları kendi dünyasında anlamlı bir zemine yerleştirebilmesi için bakım veren yetişkinlerden beklenen şey, krizi öncelikle kendi içlerinde dönüştürebilmeleri, ehlileştirebilmeleri ve bu sorumluluğun farkında olmalarıdır diyebiliriz.

Peki, içinde bulunduğumuz sürece dair bir çocukla nasıl konuşulmalı? Sorularına nasıl cevap verilmeli?

Geçen hafta Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin düzenlediği bir internet toplantısı gerçekleştirildi. Konuşmacılardan biri Birleşik Devletler temsilcisi çocuk ve ergen psikanalisti Gilbert Kliman’dı. Kendisi hayli deneyimlidir. Toplantıda dile getirdiği bir önerinin anlamlı olduğunu düşündüğüm için burada herkesle paylaşmak isterim.

Kliman, bir felaket süresince ve sonrasında deneyimlenen korku ve belirsizliğin bizleri sürüklediği durum ne kadar kötü olursa olsun, yetişkinlerin sahip olduğu bilgiyi çocuklarla dürüstlükle paylaşabilmesinin ne denli önleyici olabildiğini aktardı. Yine aynı toplantıda Çin temsilcisi olarak söz alan psikanalist Yang Yungpin, pandemi boyunca inşa ettikleri onca toplumsal dayanışmaya rağmen kayıplarla öylece baş başa kalakalan çocuklara ilişkin zorluklardan bahsetti. Bizleri de birinci veya ikinci dereceden çok fazla kayıpla karşı karşıya kalacağımız bir dönem bekliyor, ne yazık ki bu aşikâr bir durum. Üstelik bizleri telkin etme gücü bulunan, yaşamın ölümle düzene girdiğini salık veren tevekkül sahibi büyüklerimizle de alışageldiğimiz yakınlıkla görüşemediğimiz bir virajdayız. Dolayısıyla, çocuklara yaşına uygun bir anlam dünyası içerisinde içinde bulunduğumuz durumu tartışmaya açmak, bizler kadar onların da anlama, anlamlandırma hakkına sahip çıkma sorumluluğunu üstlenmek üzere karşımızda beliriyor sanıyorum. Onlara kendi aile tarihimizin bizlere kurucu bir unsur olarak tanıdığı ve kuşaklar boyu aktarılagelen kültürün, anadil imkânlarının tanıdığı güvenli alan içerisinde, kendi pandemi öykülerini oluşturma ve yazma konusunda yol açmamız gerekiyor. Fakat bilgiyi böylesi karmaşık bir süreçten süzüp onların önüne sürerken dikkat etmemiz gereken belli başlı incelikler de var tabii ki. Örneğin bir çocuğa tutabileceğinden daha çok ya da daha az bilgi vermekten kaçınmalıyız. Bilgi verirken korkutucu olmamalı veya tam tersi korkulacak bir şey yokmuş gibi bir tutuma da girmemeliyiz. Durum ne denli kötü veya belirsiz olursa olsun, orada yanında olacağımıza, onu etkin bir şekilde dinleyeceğimize, ona yardımcı olacağımıza ve bunları yapmaya devam edeceğimizden onu emin kıldığımız müddetçe güvende hissetmelerine yardımcı oluyoruz demektir.

Virüsü nasıl konuşacağız? Burada, bebekler ve küçük çocuklar, okul öncesi çağı çocuklar ve okul çağı çocukları olarak kabaca üç farklı yaş grubuna değinmeliyim sanırım, çünkü bu konuda hayli kafa karıştırıcı görüşler var.

Bebekler ve küçük çocuklar her ne kadar henüz dil hâkimiyeti kazanmamış olsalar da onunla ilgilenen bakım verenin kendilerine yansıttıkları duyguları, duygulanımları sezip algılayabiliyorlar. Fransız çocuk psikanalisti Françoise Dolto’ya göre çocuk doğumundan itibaren konuşan bir canlıdır. Yine aynı kişi “Nasıl olsa anlamaz.” deyip bebeklerle hiç konuşmayanlara karşın “konuşmazsanız hiç anlamaz” diyerek iletişim temelinde yükselen tüm tembelliği bertaraf etmeye gayret etmiş birisidir. Bebeklerin ana rahminden itibaren ilişkilenme çabalarını ve kelimelerin onlar için ne denli hayati önemde olduğunu vurgulamıştır. Bir bebekle iki aylık bile olsa, onları ilgilendiren konular hakkında konuşulmasının gereği üzerinde durmuştur. Bebekler ve küçük çocuklar etraflarında olup bitenleri sözel olmayan ve onları çevreleyen mesajlar üzerinden deneyimleyebilirler (Alıntılayan Habip, Cogito, sayı 9, 2019, s.189). Zorlayıcı, ayrılığa tahammülsüz, iştahsız ve uyku sorunları getiriyor olsalar da tam da bu gibi zorlukların baş gösterdiği durumlarda bakım verenlerin bebeklere ve küçük çocuklara karşı sabırlı, nazik ve ilgili olmaya çaba göstermesi değerlidir. Bebekler ve küçük çocuklar kendilerince kurdukları ifade yahut iletişim temsilleri karşısında onları ciddiyetle ve ilgiyle karşılayan yani dinleyen birilerini bulduklarında iyi hissedeceklerdir.

3-6 yaş arası okul öncesi çocuklarına gelecek olursak, bilen bilir, şöyle anonim Kürtçe bir ifade vardır: ‘Zikê zaroka tijeye lê zimanê wan nagere’, yani ‘Çocukların karınları söz doludur da dilleri dönmez.’ diye. Bu yaştaki çocuklar, etraflarında olan biten olağanüstü olaylara ilişkin sahip oldukları düşünceleri ve duyguları genellikle resim yaparak, oyun oynayarak, öykü yahut masal okuyarak, dinleyerek ya da anlatmak suretiyle işliyor görünmektedir. Bu nedenle yaşantılarının üzerine kelimeler koymak ve bunu bir önceki cümlede sıraladığım sembolizasyon biçimlerini kullanarak yapmalarına alan tanımak üzere onlara destek olmak değerlidir. Koronavirüs salgını hakkında resimler yapmak, kendi hikâyesini yazmasına yardımcı olmak yine yardımcı olabilir. Farkındalığını arttırabilir. Bakım veren yetişkinler; çocukların yaptıkları resimler, kurdukları oyunlar, yazdıkları veya okudukları öyküler hakkında, orada ne anlatmak istediğine, neler olup bittiğine, neler hissettiğine yönelik onlara sorular sorarak anlam dünyalarında çıkış yolu bulmalarına katkıda bulunabilirler. Yine bu süreçte herhangi medya aracı üzerinden yetişkinlere özgü (yetişkinlere bile ağır gelebilen) mesajlara maruz kalmaları sınırlandırılabilir.

Okul çağı çocukları için ise bilgi sahibi olmak, nasıl korunacaklarını bilmek, salık verilen önlemleri almak ve bunları çevresine uygulamak, uygulatmak kendilerini görece güçlü hissetmelerine ve kaygılarını hafifletmelerine yardımcı olabilir. Yaşadıkları bu dönemi anlamlandırmak için bakım verenlerle birlikte yazacakları veya düşünüp oluşturacakları bir öykü oluşturulabilir. Örneğin; ‘Pandemiyi ilk nerede nasıl duydum?’, ‘Şu an neler biliyorum?’, ‘İlkin nasıl hissettim şimdi nasıl hissediyorum?’, ‘Pandemi ortaya çıktığından beri gördüğüm en güzel rüya nedir?’, ‘Onu resmetsem nasıl resmedebilirim?’, ‘Pandemi ortaya çıktığından beri evde kalıyorum ve bu bana neler hissettiriyor?’, ‘Pandemi ile ilgili duyduğum en korkutucu veya en üzücü şey nedir?’, ‘Salgınla ilgili duyduğumda iyi hissettiğim en sevindirici şey nedir?’ gibi sorulara cevap verilen öznel bir hikâye yazmak dış gerçeklikle temas edip süreci anlamlandırmalarına yardımcı olacaktır.

Önceden de belirttiğim üzere bilgi aktarırken ve pandemi üzerine konuşurken ne korkulacak bir şey yokmuş gibi ne de korkusuzca karşılayabileceğimiz bir durummuş gibi tutum takınmamalıyız.

Örneğin; 7 yaşından küçük çocuklarla konuşurken, koronavirüsün, gribin ve soğuk algınlığın bir kuzeni olduğunu, dünyanın farklı coğrafyalarında seyahat etmekten hoşlandığını, bizleri veya çevremizdeki insanları ziyarete geldiğinde beraberinde nefes almakta zorluk, ateş ve öksürük getirebildiğini, ama ziyaretinin çok uzun sürmediği ve aslında çoğu insanın iyileştiğini anlatabiliriz.

Büyüklere yardımcı olmak için su ve sabunla ellerini sık sık yıkayabilecekleri, dezenfektan veya kolonya kullanıp ellerinin kurumasını bir şarkı söyleyerek bekleyebilecekleri ve tüm bunları yaparlarsa onlara gelmemeye çalışacağı, son olarak da koronavirüsün onlara selam verip gitmemesi için doktorların ve bilim insanlarının aşı bulmaya çalıştıklarını söyleyebiliriz.

Bu süreçte koronavirüsün beraberinde getirdiği ateş ve öksürüğün diğer insanlara yayılmaması için evde mesafeli bir şekilde kalmamız gerektiği, dolayısıyla okullara bir süre ara verildiği, fakat ne zaman olduğunu bilmesek de herkesin en yakın sürede bir arada olmak istediğini ve internet üzerinden okuldaki arkadaşlarını ve öğretmenlerini görmeye devam edeceği, uzakta olsak da birbirimizi sevmeye devam ettiğimiz eklenebilir.

Risk grubu olarak nitelendirebileceğimiz yetişkinlerin bakım verdiği çocuklar hakkında neler söylenebilir?

Bu durumda yazıyı belli bir uzunlukta tutmam gerektiği için sağlık emekçilerine, cezaevlerine, savaşın aralıklı da olsa sürdüğü bölgelere ve şiddete maruz kalmış, kalmaya devam eden kadınlara yer vermek istiyorum.

Öncelikle evlerinden her gün ayrılmak zorunda kalan sağlık emekçilerine ve çocuklarına değinelim. İçinde bulunduğumuz durumda, değil bir çocuğun regrese olma yani yaşında gerileme tehlikesi ile karşı karşıya olma ihtimali, biz yetişkinler bile bu regresyon içerisinden sıyrılmaya çalışıyoruz aslında. Böylesi bir deneyimin içinden geçiyoruz. Evlerde kalınmasının salık verildiği ilk hafta sosyal medyada çocukluk fotoğraflarının paylaşıldığı bir dalga belirdi, bu dalga virüse ve kapatılmaya karşı bir dirençti aslında. Sonraki hafta insanlar sevdikleriyle dışarıda, güneşli günlerde geçirdikleri fotoğrafları paylaşma eğilimine girdi. Çoğu kişi yine sosyal medya mecralarında sevgiden, sevilmekten, sarılmaktan, duyuların harekete geçirilmesinden yana hissettikleri yoksunluğu dile getirmeye başladı. Bu durum, sanki küçük bir bebekmişiz gibi, büyük bir sabırsızlıkla annelerimizin sinelerine çekilme, ona sarılma, dokunma ve bunun bize getirdiği tüm o kökensel rahatlatıcı duyumsamalara dair arzularımızı tetikliyor gibi. Biz yetişkinler bile böylesi bir deneyim içinde gerileyebiliyorsak, her gün işe gitmek zorunda kalan bir kişinin bebeğini veya küçük çocuğunu ve kaygılarını varın beraber düşünelim.

Bu süreçte bakım verenlerinden ayrı kalmak zorunda kalan bir çocuk, önceden aldığı ve yerine getirebildiği tuvalet eğitimini kaybedebilir, emzik ve biberon gibi nesnelere dönmek isteyebilir veya yemek yemeyi istemeyebilir. Böylesi bir gerileme durumda onları süreçle ilgili olarak bilgilendirerek dayanıklılıklarını destekleyebiliriz.

Bakım verenlerin taşıdığı endişeleri çocuklarına yansıtmamaya gayret etmesi, onlara sevildiklerini, güvende olduklarını hissettirmeleri yardımcı olacaktır. Çalışırken onları aramaları, rahatlatmaları, çocuğun ebeveynine yahut bakım verenine ulaşılamazsa bile iletişim kurabileceği tanıdıkları ve arkadaşlarıyla ilişkilerini beslemeyebilmesi, yani iletişimde olması sağlanabilir. Çocuğun sevdiği oyunların, yemeklerin, günlük rutinlerinin çocuğa bakım vermeyi üstlenmiş kişiyle paylaşılması kolaylaştırıcı olacaktır.

Cezaevlerine bakacak olursak, Türkiye İnsan Hakları Vakfı’ndan edindiğim güncel veriye göre şu an 3 bin 100 çocuk hükümlü ve tutukluya ilaveten 780 çocuk anneleri ile birlikte cezaevlerinde kalmaktadır. Hapishanelerin İtalya ve İran gibi ülkelerde nasıl ciddi sorunlara yol açtığını önümüze koyarak, insanlık onuruyla bağdaşık hak önlemlerinin alınması ve bu yolda hızla adım atılmasının bir gereklilik olarak önümüzde durduğunu belirtmek gerekiyor. Bu adım birçok aileyi içine düştükleri endişeden kurtaracak ve ileride olması muhtemel sağlık hizmeti krizinde etkin ileriye dönük bir rahatlatma ve bir esneme sağlayacaktır.

Şiddete maruz kalan veya kalma ihtimali olan kadınların, salgının bizlere getirdiği kısıtlamaları bir engel olarak görmeden, konu ile ilgili kurumlara başvurmaları, yardım ve destek istemekten çekinmemeleri çok önemli.

Savaşın aralıklı da olsa sürdüğü bölgelerde çocuklara isimlerini, soy isimlerini öğretmek, yine bakım verenin hastaneye kaldırılması vb. durumlarda yanlarına gitmesi için güvenilir akraba, tanıdık ve komşuların adreslerini öğretmek, onlarla kurulan ilişkinin niteliğine dair konuşmalar yaparak ilişkileri desteklemek önemlidir.

Kısacası, yukarıda değindiğim tüm risk grupları ve aslında bakım veren herkes için olası tüm ihtimallere karşı yakın hissedilen kişilerle bağların tekrar kurulması, iletişimin ve bağlantının güçlendirilmesi, rutinlerin oluşturulması, yemek ve uyku saatlerinin devam ettirilmesi, oyun oynanması, kitap okunması gibi çocukların güvende hissetmelerine katkıda bulunabilecek etkinlikler önceliğe alınabilir. Fakat tüm bunlar yapılırken, çocuğun alışık olduğundan daha farklı nitelik ve yoğunluklu bir rutin oluşturmak konusunda ısrarcı olmamak da gerekiyor. Burada ince bir denge yakalamak önemli.

Previous post
Enflasyon yine çift hanelerde
Next post
İlk Kürt süper kahraman filmi “Gênco” ücretsiz izlemeye açıldı