Ana SayfaYazarlarBahadır Altan“Engelleri yıkmak için tek çare dayanışma”

“Engelleri yıkmak için tek çare dayanışma”

HABER MERKEZİ – Tutuklularla dayanıştığı için tutuklanan hak savunucusu Selma Altan, 7 aylık esaretin ardından ilk duruşmada tahliye edildi. Tabii yurt dışı yasağı şartıyla. Yargılama sürüyor… Altan’ın tutukluluğu, cezaevlerindeki mahpuslar ve aileleriyle dayanışanlara bir gözdağı aynı zamanda. “Dayanışma kültürünü yok edip yerine sadaka kültürünü yerleştirmek istiyorlar, bu da efendi-köle kültürüdür” diyerek özetliyor durumu Altan. Bunun yanı sıra, cezaevlerinin genel ve salgın dönemindeki halini tanıklığına dayanarak aktarıyor.


Söyleşi: Bahadır Altan


Ege Tutuklu ve Hükümlü Aileleriyle Dayanışma Derneği (TUHAY-DER) kurucu üyelerinden Selma Altan, 14 dernek gönüllüsü ile birlikte eş zamanlı olarak 11 Kasım 2019’da gözaltına alınıp tutuklandı.

Hepsinin ilk duruşmada, hatta duruşma öncesinde tutukluluk hali son bulurken Selma Altan’ın içinde delil adına hiçbir şey bulunmayan dosyası, gözaltına alınırken İstanbul’da olduğu gerekçesiyle mahkemenin görevsizlik kararı vermesi ve İstanbul’daki mahkemenin de davayı kabul etmemesi nedeniyle Yargıtay’a gönderildi.

Nihayet Yargıtay’ın görevlendirdiği İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hâkim karşısına çıktı ve Altan’ın 7 ayı aşan hukuksuz tutukluluğu 16 Haziran 2020’de sona erdi.

Dizleri için gereken protez ameliyatı öncesi geldiği İstanbul’daki kızının evi sabaha karşı özel harekat polisleri eşliğinde 20 kişilik ekiple ve kapı kırma tehditleriyle basılarak, 11 yaşındaki torununun şaşkın bakışları önünde kelepçelenerek alınmıştı. Bu manzara artık hiç de yabancısı olmadığımız bir Türkiye klasiği aslında.

Kardeşleri olarak hepimizin çok şey öğrendiği, borçlu olduğu ak saçlı ablamla tahliyesinden itibaren söyleştiklerimizinden bir özet derlemeye çalıştım…

“Dernek, halkın dayanışma geleneğinin kurumsallaşmış halidir”

“Ben 68 kuşağıyım” diyerek söze başlayınca birçok şey anlatılmış oluyor aslında. “O yıllardan bu yana hep haksızlıklara, hukuksuzluklara karşı oldum, yoksulun, ezilenin yanında durmaya gayret ettim ve birçok kuruluşla çalıştım” diyor ve devam ediyor:

“Birleşmiş Milletler (BM) raporlarına göre, cezaevi nüfusu çok yüksek olan ülkelerden biri Türkiye. Anayasa Yüksek Mahkemesi (AYM) başkanının da söylediği gibi haksız yargılamalardan dolayı siyasi suçlardan yargılananlar çok uzun süre cezaevinde kalıyorlar. Hukuka aykırı kararların oranı %52, dünyada örneği yok.

“Bir insan hakları savunucusu olarak beni bunlar yönlendirdi. Dernek esas olarak halkın dayanışma geleneğinin kurumsallaşmış halidir. Tutsak ailelerinin zaten çoğu yoksul, okuma yazma bilmiyor, hukuki haklarını bilmiyor. Dolayısıyla böyle bir ihtiyaç doğuyor.

“Ayrıca devletin uyguladığı çok yanlış bir uygulama var. Van’da tutuklanıp hüküm alan birisi İzmir Cezaevine ya da Hakkâri’de ceza alan biri Manisa Cezaevine gönderiliyor örneğin. Ailelerin çocuklarına eşlerine ulaşma imkânları çok zor ve kısıtlı. Bizler büyük sorunlar barındıran bu alanda iyi bir şeyler yapmaya çalıştık sadece.

“Ege Bölgesinde 27 cezaevi var. Ben birçok insanın görüşüne gidiyorum. Tutuklu ve hükümlülerin, aileleri dışında 3 kişi görme hakkı var. Ben de bu hakkı kullanan görüşçülerden biriyim. Aileler uzakta olup gelemediği için bu görüşler çok önemli. Görüşçülerin adları idareye verilir, idare emniyete bildirir, savcılıktan geçer ve kabul edilir. Yani gizli saklı bir şey değildir.

“Oysa bugün görüşçü olduğum için, onlara para, eşya ve kitap gibi ihtiyaçlarını temin edilmesinde yardımcı olmaya çalıştığım için yargılanıyorum!”

Ne demek “sözde?”

Emniyetin tutanağında “sözde dernek” diye yazmışlar, ailelere de “sözde aileler” diyorlar. Selma buna çok tepki duyuyor haklı olarak. Bunu mahkemede de dile getirdiğini anlatıyor…

“Ne demektir ‘sözde?’ Biz devletin resmi kuruluşu olan Dernekler Masası’ndan tasdik ettirdiğimiz tüzüğümüze göre bu çalışmaları yapıyoruz. Kanunsuz hukuksuz bir iş yapmıyoruz. Dernek tüzüğünün maddelerine dayanarak iş yapıyoruz. Bizi başka bir örgütle ilişkilendirmeye çalışıyorlar. Eğer örgütse, evet, biz zaten örgütüz; gönüllülerin çalıştığı kanun çerçevesinde kurulan bir örgütüz. Buradan da suç çıkmaz.”

Bu “sözde” derneğin ne yaptığını tam olarak anlamak için hükümlü yazar Murat Türk’ten bir hikâye aktarmalıyım sizlere…

Evinde tadilat yapmak isteyen bir mimar yıktığı eski bir ara duvarın arkasında başka bir duvar olduğunu fark ediyor. İki duvar arasında yer yer birkaç milimetrelik boşluk var. Yıkım sırasında öndeki duvara çakılmış uzun bir çivinin ucunun diğer duvara kadar ulaştığı ve minik bir kertenkelenin bacağına denk gelerek onu iki duvar arasına çivilediğini fark ediyorlar. Şaşırtıcı olan şey, çivinin uzun zaman önce çakıldığı belli, ama kertenkele hala yaşıyor! Bunun nasıl olabildiğine kafa yorarken başka bir kertenkelenin, çakılı olan arkadaşına ağzında yiyecek getirdiğini fark ediyorlar.

İşte bu derneğin gönüllüleri, kıpırdayamayan arkadaşını yaşatmak için ona yiyecek taşıyan dostluğu iş edinen kişiler. Dört duvar arasında çivilenmiş olanın milliyetini, inancını, üzerlerine atılı suçları ise sorgulamıyorlar…

Dosyada sayfa çok delil yok…

Polisin hazırladığı dosyanın içi boş bir kalabalıktan ibaret olduğu anlaşılıyor. “Delil” diye sundukları veriler bir suç oluşsun diye öylesine zorlanmış ki adeta “öküz altında buzağı aramak” gibi…

“Bir yıldır beni izliyor ve dinliyorlarmış. Ailemle dolaşırken, alışveriş yaparken fotoğraflar çekip delil diye dosyaya doldurmuşlar” diyor Selma.

Üç bin civarındaki kitabından da bir kaç tane “sakıncalı kitap” seçmişler! Bir insanın her türlü kitabı okuyabileceği gibi bir anlayış olmadığından kendince bazılarını “sakıncalı” buluyor polis.

Fotoğraflar göstererek sorduğu sorular ve yanıtlarından birkaç ilginç örnek vereyim…

Polis: Unlu mamullerden aldığınız simitlerin parasını ödediniz mi? (Simit salonundan çıkışta çekilmiş bir fotoğraf göstererek soruyor) 

Selma: Siz nasıl ödüyorsunuz? Biz parasını ödüyoruz tabi. Siz öpücükle mi ödüyorsunuz?

Polis: …isimli şahsı ziyaret talimatını kimden aldınız?

Selma: Birisini ziyaret için talimat alacak birine benziyor muyum? Kimseden talimat alacak yaşta ve kafada değilim ben.

Koğuşun Nenesi…

Sohbetlerde söz dönüp dolaşıp içerdeki arkadaşlara gelince gözler ıslanıyor. Doğum günü, anneler günü gibi özel günler ile koğuştan ayrılırken aldığı hediyelerden bir Çeyiz Sandığı olmuş adeta.

Yüzlerce mektup, kart almış. Özellikle daha önce ziyaretine gittiği diğer tutsaklardan, hatta hiç tanışmadığı, görmediği insanlardan gelen dayanışma mesajları güç vermiş Selma’ya.

Elif bebek koğuş arkadaşlarından birisi, 7 aylıkken annesiyle birlikte gelmiş Şakran Kadın Kapalı’ya. A-2 koğuşu ilk adımını attığı, yürüdüğü yer olmuş. Annesinin “suçu” Aydın’daki Newroz kutlamalarına katılmak ve herkes gibi eliyle malum, zafer işareti yapılan bir fotoğraf karesinde yer almak! (Bu yazı yayınlandığında dışarıda olmasını diliyoruz.)

Selma’nın içerdeki adı “Nene”,  Elif bebek “Neno” diyor. Anneler gününde herkesin Neno’ya küçük hediyeler verdiğini görünce minik çorabını sarmaya çalışıp getirmiş, bir de çok sevdiği örgüden yapılmış kaplumbağasını…

Şimdi sabahları Selma’nın oturup kahve içtiği köşeye gidip “Neno, çû” diyormuş Elif bebek…“Neno, çû”, “Neno gitti” demek.

İçerideki yemekleri soruyorum. “Yemek bizim gündemimiz olmuyor hiç, idare ediyoruz” diyor. Ancak benim anladığım kadarıyla kettle içerde her şey. Sadece bir kettle ile neler yapılıyor neler!

Eskiden cezaevlerinde kullanılmış çaylar kurutulup, meyve kabukları vb ile toprak yapılıp içinde çiçek yetiştirirlermiş, şimdi buna izin verilmiyor! Ama içerden getirdiği hediyeler ve hikâyeleri çok şey anlatıyor.

Kadın tutsakların yaratıcılığının sınırı yok. Bir hurma çekirdeğinde minik bir iğne ile yakılarak işlenen “Jin Jiyan Azadi” yazısı kuyumcu titizliğinde yapılmış bir kolye olmuş. Bileklikler birleştirilerek bir gözlük kabı yapılmış ki, müthiş bir el emeği yumağı.

Burada yayınlananPapatya yazısında anlattığım papatya kurutulmuş ve bir kolye haline gelmiş.

Minik bir ajanda var, ilk sayfasındaki karikatür ve yazılan nota dikkat lütfen… (aşağıdaki fotoğrafa bakınız) Neno, içerde deli gibi kitap okuyor ve uzun süredir orada olanlara oranla daha az üşüyor ilk günlerde. Bu karikatür koğuş arkadaşından uyarlama…

Pandemi dönemi nasıldı?

“Esas olarak biz kendimizi koruduk, daha doğrusu elimizdeki imkânlarla korumaya çalıştık. İdare içerde uyguladıkları tecridi artırmada bir bahane olarak kullandı pandemiyi. Temiz hava, hijyen koşulları, yeterli ve doğal beslenme zaten büyük sorundu. Kantine mecbur bırakılıyorduk.  İçme suyu bile ciddi bir maliyet. İdare, kantine ne getirirse hangi fiyattan satarsa onunla yetinmek durumundasınız. Ve bu süreçte 3 maskeyi 10 liraya sattılar, yani bunu bile gelir elde edecek şekilde kullandılar. Sonra maske veriyorlardı ama temizlik malzemelerinin hepsini kendi paramızla alıyorduk. 

“Tutsakların görüş hakları tümüyle kaldırıldı, oysa kapalı görüşte herhangi bir temas, virüs bulaşması zaten söz konusu değildi. Bunun yerine ilave telefon olanağı da tanımadılar. İnsanların yakınlarıyla ilişkisi haftada 20 dakikalık telefon görüşmesinden ibaret. Zaten istedikleri de budur. Dışarıyla bağını tamamen koparıp sizi yalnızlaştırmak ve yaşamdan koparmak istiyorlar. Ama bunu başaramıyorlar tabii.

“Müthiş bir dayanışma var içerde. Biz kadınlar çok iyi organize olduk. İçeriye virüs taşıyabiliriz diye hastaneye bile gitmedik. Zaten bu tür çıkış girişler çok kötü koşullarda yapılıyor, adeta bir işkenceye dönüşüyordu. Adliyeye gidiş gelişler de öyle. Rahatsız edecek ölçüde çok sıkı aramalar, bekleyişler vs. Ulaşım araçlarında tabutluk gibi çok dar yerlerde kelepçeli uzun süren bu yolculuklar çok sağlıksız koşullarda yapılıyor.  

“Bütün bunların tek çaresi dayanışmaydı. İçerde de dışarda da dayanışma, her türlü problemi çözmek için, engelleri yıkmak için tek çare.”

Bu cezaevi süreci sende bir değişikliğe yol açtı mı, bundan sonrası için ne düşünüyorsun diye soruyorum…

“Bu 7 aylık tutukluluk sürecinde tutsakların nelere ihtiyaç duyduğunu, ailelerin ne zorluklar çektiğini daha da yakından görme fırsatım oldu ve daha iyi anladım ki çok doğru bir iş yapıyormuşum.

“Cezaevi söylendiği gibi rehabilitasyon merkezi değil tabii. Ceza alan kişi, kanunsuz olarak bir de cezaevi yönetimi tarafından cezalandırılıyor. Sadece kendisi de değil, aileleri de cezalandırılıyor. Dışarıdaki insanların zindanlara yüzünü dönmesi ve daha duyarlı olması gerekiyor. 

“Bana gelince, öncelikle sağlık sorunlarımı halletmem gerek. Dizlerimden ameliyat olacağım, protez takılacak. Bunlardan sonra doğru bildiğim şeyleri yapmaya devam edeceğim tabii. Devrimciliğin emekliliği yok. Hele bu dönemde, kimsenin köşesine çekilip keyfine bakma lüksü olmadığını düşünüyorum, herkesin yapabileceği bir şeyler olduğuna inanıyorum.”


Bu söyleşi İşçi Sözü’nde de yayımlanmıştır.
Previous post
Van Gölü’nde mültecileri taşıyan tekne batmıştı: Can kaybı altıya yükseldi
Next post
Kırmızılı Kadınlar'dan görmezden gelinen kadınlar için Vikimaraton