Papatya


Bahadır Altan


“Şakran” kulağa ne hoş gelen bir isim. Hele Ege kıyısında, Çandarlı Körfezi’nin en kuytu yerinde, sığ suların kıyılarını okşar gibi hafif hafif hareket ettiği ve burnunda “Zakkum”, “Zeytin” gibi isimlerin yazılı olduğu balıkçı sandallarının yer aldığı bir kasabanın adı olunca daha bir hoş geliyor, değil mi?

Sonraları bir de “yenisi” kurulmuş. Şimdi, komşu kasabalar Foça ve Yeni Foça gibi, Şakran’ın yanında bir de Yeni Şakran var. Bir ismin başına “eski” sıfatının gelişi hoş olmaz çoğunlukla. Foça ve Şakranlıların da “yeniye” itirazları yok ama Eski Foça veya Eski Şakran denmesini istemezler. O Şakran’dır diğeri de Yeni Şakran… Benim damağımda ise yakın zamana kadar Şakran’a dair, oldukça “eski” Bergama Köylülerinin Eurogold’a karşı yollar kestiği dönemlerden kalma, zeytin kokulu bir tat vardı. Ne yazık ki bu tat artık yok…

Deniz kıyısından geçen şirin Bergama yolunu uzakta bırakarak, dağların eteklerinden dolanan bir çevre yolu yaptılar. Zeytinliklerin çam ormanlarının binlerce üyesini köklerinden söküp, saçlarından sürüyerek götürdüler. Biz sussak da o ağaçlar susmayacak elbet. İkinci hayatlarında kimi masa kimi sandalye kimi sehpa olup insanlarla dertleşecek, yakılanların gökyüzüne savrulan külleri bütün evrene anlatacak bir bir…

Şubat ayında bizzat Cumhurbaşkanı’nın açılışını yaptığı, geçenlerin epeyce bir parasını kaptıkları bu yolun kenarında da bir yapay gölet ve “Kampüs” inşa ettiler. İşte bu güzel ismi, Şakran’ı o vakit lekelediler. Belki de bunun utancıyla adına “Aliağa Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü” dediler. Ama kimse Aliağa demiyor, oranın adı “Şakran Zındanı!” Menderes’ten Kuşadası’na giderken “Çile”, “Çileme” adlı köyler var. Oralarda Osmanlının zindanları varmış bir vakitler, köylere bu acılı isimler yapışıp kalmış. Yani güzelim Şakran’a yazık ettiler…

Ankara’da Esenboğa’ya yaklaşırken solda görürdüm güzelim ovayı kaplamış Sincan Kapalı Cezaevi’ni. İnşaat sektörü en çok cezaevi yapımında “hizmet sunmuş” memlekete! Şakran Kampüsü ise İzmir’e doğru alçalırken sağda kalıyor.

Dört parça yüksek güvenlikli, beton sıra blok var. Hemen yanlarındaki lojmanların durumu da pek farklı değil. Onlar tutsaklardan daha tutsak aslında. Bloklardan biri kadınlara, biri çocuklara, ikisi erkeklere ayrılmış. Koca cezaevinin dörtte biri çocuklara ait düşünebiliyor musunuz? Boş kalıyordur diye düşünüp sordum bir keresinde. Kendisine “ceza infaz memuru” diyen gardiyanın soğuk, “yer yok” yanıtı kanımı dondurmuştu…

Şimdilerde her hafta gidiyorum Şakran’a. Benim 71 yaşında güzel ablam Selma (kod adı Nema) orada tutsak. Hemen şu kod adına açıklık getirelim ki dosyaya bunu da eklemesinler! Yeğenlerimden birisi koymuştu bu adı Selma’ya, dili dönüp bizim gibi Selmaaa diyemeyince “Nemaaa” kolayına gelmişti bebekken. Öyle de kaldı. Biz de hep “kod adıyla” sesleniyoruz o günden beri: “Nemaa!”

Şimdilerde daha çok ayın gündüz vakti gökyüzünde olduğu, havalandırmanın yüksek duvarlarına rağmen içerden de görülebildiği en tepedeyken, kardeşler yeğenler toplaşıp sesleniyoruz: “Nemaaa! Nemaaaaaa…!” Ay da sesimizi iletiyor ona…

Tutuklu ve hükümlülere yardım amaçlı çalışmalar yapardı Nema. Yargılanma nedenine, hükümlerine bakmaksızın bütün tutsaklara ve ailelerine yardım ederdi. Avukatı olmayana avukat bulur, götürür; uzak yollardan ziyarete gelemeyen ailelere yardımcı olur, ziyaretçisi gelmeyene ziyaretçi olur, parası olmayana harçlık bulur, hasta olana merhem olurdu. Kitap toplar onlar için, kartlar yazıp uçururdu bazen. Yani savcıya göre bu “yaşlı” kadın bütün “terör suçlarını” işler dururdu… (Yaşlı dediğimi duymasın, sağlam küfreder)

Selma Altan

Dizlerine protez takılacağı ameliyat öncesi hastaneye yatmadan, İstanbul’a torununu görmeye geldiği gece, damadı ve kızına ait ev basılarak gözaltına alınıp İzmir’e götürüldü. Torunu ne düşündü o sabaha karşı? Kapıyı kırmakla tehdit eden silahlı kara maskeliler kimlerdi? Hala bunları düşünüp endişeleniyor mu, kafasında nasıl bir yer etti bu olay? Tam olarak bilemiyoruz. Bildiğimiz bir şey var, kendince bir şarkı sözü yazıp besteleyerek nenesine duyduğu özlemi dile getirdiği.

Daha 5 yaşındayken yeni yeni duyduğu sözcükleri kullanmaya çalıştığı günlerde, Nema’ya sigarayı bırakma konusunda baskı yapıyordu. Onun hırıltılı sesler çıkararak öksürüğe tutulduğu bir gün “Hırpalanıyor musun Nema?” diye sormuştu. Bu “hırpalanma” sözcüğü de dilimize öyle yapıştı işte. Şimdi bu söz, artık anlamını doğru olarak bilecek yaşa gelen torunun neneye yazdığı şarkıda geçiyor…

Elinde sigaranla bembeyaz saçlarınla

Götür beni gezmeye Selma

Makarna makinesi dükkanda bekler

Ben de seni beklerim Selma

Her zaman gülümsersin gülerken öksürürsün

Hırpalanıyor musun Selmaa

Güzel gülüşlerinle eğlendirirsin beni

Seni çok seviyorum Selmaa

Selma Selma geri dön bana

Çabuk gel Selmaaa

Nema’nın dosyasında neler yok ki! “Fiziki takipte”, kızıyla gittiği bütün dükkanlar, Kemaraltı’ndaki mağazalar, lokantalar her şey var! Hep kızı ve kardeşleriyle giderek örgütsel ilişkilerini de saklamış hani! Hatta telefon görüşmelerinin birinde arkadaşına “bunu yüz yüze konuşuruz” bile demiş, “terörist” ya, hani dinleniyor olabiliriz ayağına diye yorumluyor polisler! Yani deliller “sağlam!” Böyle olunca da avukatının “olmayan delil nasıl karartılır” demesi işe yaramadı. Çoğu tutsağın Selma Anası tutuklanıp Şakran zindanına konuldu…

Dört aydır orada, dile kolay gelir dört ay. Kavaklar yapraklarını yeni dökmüştü, narlar mandalinalar yeni  toplanıyordu daha, yenidünyalar çiçek açmış kışa hazırlanıyordu. Şimdi bahar mı, erikler çiçek mi açtı ne?

Avukatına tutuklanmaya itiraz ederken sağlığıyla ilgili şeyleri kullanmayı doğru bulmadığını söyledi. “Bu siyasi bir karar, ortada suç yok bir şey yok, bütün faaliyetlerimiz dernek tüzüğüne uygun çalışmalardır” diyordu. Birlikte gözaltına alındığı gençler tutuklanır o bırakırlarsa buna daha çok üzülecekti. Mahkemede de böyle söyledi. “Ben yanlış bir şey yapmıyorum, çıkınca da gücüm yettiğince buna devam edeceğim!”

Şubat ayının ilk pazartesi açık görüşe gittik. En çok 6 ziyaretçi katılabiliyor. Çocukların da erişkin sayıldığı ender yerlerden biri zindanlar. Çocuklar dahil 6 kişi girebiliyor. Ege’nin papatyaları açmış, dışarda “gürül gürül akıyor hayat.”

Dördüncü kademe aramadan da geçtik, geriye son bir engel kaldı. Cebimizde kağıt mendil dahi olmaması gerekiyor. Önümde her yerimize bakmaya kararlı memur torunu arıyor. Annesinden ayrılıp erkeklerle aynı sıraya girmek bizim çocukluk günlerimizde, olsa olsa böbürlendirirdi bizi ama onun böyle ilkel duyguları yok.

Gardiyan ceplerini boşalttıkça her yerden bir papatya çıkıyor! Meğer birinden birini görmezler nasılsa diye nenesine papatya saklamış ceplerine. Biliyor en sevdiği çiçek papatyadır Nema’nın. Gardiyan, son papatyayı da bulup hoyratça yere atınca omuzlarının düştüğünü, gözlerinin dolduğunu anlıyorum.

Sonra sıra bana gelince ayakkabılarımı çıkarıp ellerimi yana açıyorum gardiyanın önünde, papatyalara basmamaya özen göstererek. Sonra da tekrar ayakkabılarımı bağlarken bana gülen, sarı minik bir yüz avucuma konuyor…

Dışarda annesinin göğsüne sığınmış, yaşlarını gardiyanlara göstermemeye çalışarak sessizce ağlayan torunun acısı göz kırpmamla diner gibi oluyor. Göz okuma aletini de geçince içeri girebiliyoruz nihayet. Açık görüş salonunda avucunda, sanki açarsa hemen uçacak bir minik sarı kuşla, sabırla bekliyor nenesini. Papatya Nema’nın ellerine değince gözlerdeki sevinç dünyalara bedel…

Dün onunla birlikte, dolunayın tanıklığında, bütün tutsaklara kanatlı bahar papatyaları uçurduk…

Previous post
Nedeni 'Corona': Sağlık örgütleri Beyaz Miting’i iptal etti
Next post
Berkin Elvan mezarı başında anıldı