Ana SayfaYazarlarHasan DoğanEvdeki hesap Afrin’den döner mi? – Hasan Doğan

Evdeki hesap Afrin’den döner mi? – Hasan Doğan


Hasan Doğan


Yeni dönem Takrir-i Sükûn koşullarının asıl meselesi: Afrin. Ancak Afrin deyince hemen akla tekbir sesleri, mehter marşları ve fetih duaları gelmesin. Neden mi? Çünkü Afrin’de fiziksel bir çatışmanın dışında birbirinden çok ya da az farklı birden fazla zihniyet savaşıyor. O nedenle de sıcak sahada ortaya çıkacak sonuç, hem Türkiye hem Suriye hem de giderek tüm bölgede etkili olacak gelişmeler yaratacaktır. Yani Fehmi Koru’nun da birkaç gün önce belirttiği gibi “dualarımıza devam edelim”. Ama olası sonuçları ve nedenleri ‘Bekir ve Bilal Sendromu’ndan etkilenme pahasına da olsa şimdiden değerlendirelim. Afrin neden şimdi gündeme geldi?

Hükümet yetkilileri ve Saray bu sorunun yanıtını verirken “Kimseye hiçbir taahhütte bulunmadık” diyor ve “Terör bitene” ya da “Tehdit ortadan kalkana kadar sürecek” diye açıklamalar yapıyor. Bu açıklamalara ve yeni Takrir-i Sükûn’a rağmen basında uygun sözcüklerle kurulan cümleler üzerinden bunun böyle olmadığını açık ya da dolaylı söyleyen değerlendirmeler bulunuyor. Abdülkadir Selvi’nin makalesinde bile bunu görmek mümkün. Yani her şey hem Saray hem de Köşk’ün çizdiği çerçeve üzerinden izah edilemiyor.

Evdeki hesap…

Rusya’nın desteklediği Esad güçlerinin Afrin Harekâtı’na paralel olarak geliştirdiği İdlip Operasyonu da bir takım antlaşmaların olduğunu ve bazı garantiler üzerinden bir hareketlenmenin ortaya çıktığını gözler önüne seriyor. Yani İdlip rejime bırakılırken orada bulunan cihatçı gruplar Afrin’e doğru yönlendirilmiş oluyor. Bu, Rusya ile yapılmış antlaşma sonucu ortaya çıkan bir durum. Bu antlaşma Suriye’nin ve bölgenin güvenliği açısından ne tür sorunlar ortaya çıkarır, yakın zamanda sonuçlarını göreceğiz. Abdülkadir Selvi’ye göre “TSK’nin çok hızlı hareket etmesi ve kısa sürede sonuca ulaşması istenmiş Rusya tarafından”. Öyle anlaşılıyor ki Soçi Konferansı Türkiye’nin olası ‘kesin zaferi’ düşünüldüğü için ertelenmiyor. Yani bu varsayıma göre Afrin’de Kürtler yenilecek ve böylece burnu sürtülmüş vaziyette Suriye müzakerelerinde zayıf bir pozisyonda yer alacak. Dolayısıyla da ABD’nin Suriye’deki varlığı da tartışılır hale gelecek. Yani Kürtler Afrin’de yenilecek, ABD ile ilişkileri “Bana niye sahip çıkmadın” tartışması üzerinden bozulacak ve böylece rejimin dediği çizgiye gelecek. Diğer yandan Türkiye’nin desteklediği güçler de İdlip’ten kolayca atılmış olacak ve Türkiye’nin ele geçirdiği Afrin de Suriye’ye teslim edilecek. Senaryo ya da kapalı kapılar arkasındaki antlaşmadan Rusya’nın beklediği bu.

Türkiye ise farklı bir senaryonun peşinde. Bunun için Rusya’nın desteği ve ABD’nin sessizliğine ihtiyacı var. O nedenle ABD’ye “Ey!” diye hitap ederken Rusya ile ilişkileri sıkılaştırırken “Esad’sız Suriye” diyerek de ABD’ye göz kırpmakta. Şimdi Afrin’de bu politika başarılı imiş gibi görünmektedir. Bu “başarılı” politikanın gerçek amacı da -bazı köşe yazarlarının ifade ettiği gibi- sınırdaki girinti çıkıntıları düzeltme ve cetvel yönteminin devreye sokulması anlamına geliyor. Yani Afrin Kürtsüzleştirilecek, Türkiye’deki Suriyeli AKP yanlısı mülteciler oraya yerleştirilecek. Sonra da bir referandum ile Türkiye’ye bağlanacak. Yeni bir Hatay projesi yani.  Eğer olur da bir ilerleme sağlanırsa ve Mimbiç de bu projeye eklenirse Türkiye-Suriye sınırı tam da cetvelle çizilmiş gibi olacak. Bu tutar mı? Bunu da pratik gösterecek.

Afrin neden hedef seçildi?

İkili görüşmelerde kapalı kapılar ardında devletlerin çıkarları temelinde bunlar tartışılıyor. Herkes kendi planını uygulama ilişkisi kuruyor, diplomasi geliştiriyor. Ama “Bu tutar mı?” denilirken hiç kimsenin aklına “Oranın halkı acaba bu duruma ne diyor?” diye sormak gelmiyor. Anlaşılan son gelişmeler sırasında Rusya dayatma biçiminde “Afrin ya rejime ya da Türkiye’ye” diye iki seçenek sunmuş. Ama Kürt tarafının açıklamalarından anlaşıldığı ve pratikte de ortaya çıktığı gibi Kürtler bunu kabul etmiyor. Yani Kürtler öyle propagandası yapıldığı gibi ne NATO üyesi Türkiye ve ne de Rusya bloku ile “İstediğinizi yaparım” biçiminde bir ilişki kurmuyor. Özgürlüğünü ve özgünlüğünü esas alıyor.

Peki, İdlip tartışmaları olurken Türkiye için hiçbir fiili tehdit adımı atmamış aksine dostane ilişkileri esas almış, Suriyeli Kürtler başta olmak üzere tüm Suriyeli halklar için bölgenin neredeyse en güvenilir alanı olan Afrin neden hedef seçildi. Bu soruya doğru yanıt veremezsek mevcut durumu ve olası gelişmeleri önceden en azından doğruya yakın bir şekilde öngörmek mümkün değil (Bunun olmaması için de zaten Bilal’in gözü ve Bekir’in dili devrede duruyor).

  • Afrin ne kadar eksikliği, yanlışlığı olursa olsun Ortadoğu’da uluslararası hukuk ve insan hakları kriterlerine en uygun bölgelerin başında geliyor. Orada öyle propagandası yapıldığı gibi etnik temizlik yok. Kimse yok sayılmıyor. İnkâr edilmiyor. Aksine dış göçlerle birlikte başta Araplar olmak üzere diğer farklı kimlikler önemli bir temsile sahip. Yani teklik değil çokluk sistemi hâkim. En son Fehmi Koru’nun da “tek söz” diye eklediği ile birlikte “beş tek” yok.
  • Tüm ambargolara ve nüfusu en az iki kat artmasına yani neredeyse her üç kişiden ikisi göçmen olmasına rağmen hiç kimseye muhtaç olunmadan sürdürülen bir yaşam var. Yani her şey olmasa bile birçok şey AKP-MHP koalisyonunun belirttiği anlamda değil ama “milli ve yerli”.
  • Kadınlar temsil anlamında yaşamın her boyutunun öznesi olarak iradi bir güç. Gelir dağılımında derin uçurumlar yok. Aksine toplumun hepsi neredeyse eşit düzeyde bir yaşam sürüyor.
  • İnanç sistemi toplulukların değer yargıları ve kültürel farklılıkları üzerine kurulmuş. Çoğunluğu Sünni nüfustan oluşmasına rağmen Afrin’de herkese Hanifiliği dayatan bir dini kurum yok.
  • Eğitim-sağlık hizmetleri bedava. Toplumun temel ihtiyaçlarının karşılanması için kooperatifler, meclisler anlamında halk yönetimleri oldukça etkin. Yaşam tümüyle bunlar tarafından yani halk tarafından düzenleniyor. Temsili değil yerinden ve direkt demokratik teamüller geçerli.

Daha da sayabileceğimiz nedenlerle Afrin ve Kuzey Suriye kantonları gerek AKP iktidarı ve gerekse rejim için tehlikeli görünüyor. İşte o nedenle TSK projesini hayata geçirmeye çalışırken birbirine düşman olan Esad ile Erdoğan, Kürtlerin ve onların şahsında temsil edilen, kurulmaya çalışılan sistemin ortadan kaldırılması için işbirliği yapıyor. Rusya ve ABD’nin tavrı da bundan bağımsız değil elbette. Çıkar çatışmasında birbirine rakip olan bu güçler gerçek demokratik sistemin kurulması girişimlerini bastırmak isteyen eylemlere bir biçimde destek sunuyor. İşte bu desteğin adına da şimdi “milli ve yerli” deniliyor.

Bu yaklaşım stratejik. Yani her zaman için şu ya da bu şekilde saldırı zeminleri hazır. O zaman niye Afrin gündemde?

Çünkü Türkiye’de bir rejim değişikliği aşamasına gelindi. Bu aşamanın geçilebilmesinin son hamlesi anlamında seçimler önemli bir yer tutuyor. Ve mevcut iktidar halk desteğinin yanı sıra uluslararası desteğini kaybediyor. Giderek artan ekonomik, sosyal, siyasal sıkıntılar iktidarın olanaklarının erimesini de beraberinde getirirken sistem içi ya da dışı muhalif eğilimleri güçlendiriyor. O nedenle bu geriye gidişin ve kaybetmenin önüne geçilmesi gerekmekte. İşte bunun için de bir savaşa ihtiyaç var. Rusya ve Esad rejimi de kendi çıkarları için bunu uygun görmektedir. İşte o nedenle Afrin ve şimdi.

Çünkü ay sonunda Soçi toplantısı var ve Kürtler en zayıf haliyle temsil edilmeli. Aslında edilmemeli. Bunun için de bir savaşa ihtiyaç var. İşte bu nedenle Rusya’nın güvencesi altında olan Afrin gündemde.

Yani hem stratejik ve hem de konjonktürel durum Afrin Savaşı’nın nedeni olmaktadır.

Sahanın ve savaşın gerçekleri

Afrin’de çatışmalar altıncı gününde devam ediyor. Havuz medyası ve iktidar-saray çevresine göre “her şey planlandığı gibi gidiyor”. Ne kadar insan ve araç kaybı olduğu ise muamma. Oysa Afrin Türkiye sınırına 37 km ve iyi bir maratoncu iki saatten önce varır. Resmi kaynaklara göre beş günde onlarca tank, yüzlerce havan, obüs ve yine yüzlerce sortilik hava desteği eşliğinde on binlerce asker ve cihatçı Afrin’e operasyon düzenliyor; ancak yerel kaynaklara göre bir tek köy dahi alınabilmiş değil. Bunun yanında birçok savaş aracının imha olduğu, birçok asker ve ÖSO mensubunun yaşamını yitirdiği belirtiliyor. Yani ‘yerel’de yanıtlar bu. Peki, bir şekilde su yüzene çıkan ve Türkiye’de görünmesi istenmeyen gidişin nedenleri neler?

En son ABD’nin yapmış olduğu 30 bin ‘Sınır Koruma Gücü’ açıklaması ve daha önceki açıklamalar Kuzey Suriye’de sanki düzenli ordu kurulmuş gibi bir yanılsamayı yarattı. İşin içinde aynı askeri genetik özelliklere sahip olan ABD olunca Kuzey Suriye’deki askeri örgütlenme ve mücadele tarzının şifreleri güya kolayca da çözülmüş oldu. Yani orada bir düzenli ordu vardı ve düzenli savaş araç ve taktikleriyle devasa imkânlar eşliğinde ezilip geçilebilirdi. Eğit-donat projesi de ABD desteği ile TSK ve ASAD gibi para militer güçler tarafından yıllardır uygulanıyordu (Bu uygulamanın açığa çıkan ipuçları başarısızlık derinleştikçe çorap söküğü gibi gelecektir. Belki bir Hollywood filmi olan Kaçakçı’da anlatıldığı gibi trajikomik bir şekilde film ya da romanların anlatım konusu olacaktır). İşte bu bilinen eğitim sistemi ile işin içinde ABD olduğu için Demokratik Suriye Güçleri’nin eğitimi ve savaşçılarının motivasyonu diğerlerine benzer diye düşünüldü. O nedenle paralı-zorunlu düzenli zayıf bir askeri güç kolayca ezilip geçilebilirdi. Aslında İlker Başbuğ bunun böyle olmayacağının haberini günler öncesinden vermişti.

Şimdi havuz medyasını ve kendisine ‘muhalifim’ diyen gönüllü destekçilerin medyasını izleyince insan “Ne büyük bir aymazlık” diye geçiriyor içinden. Neden?

İlker Başbuğ bazı nedenleri sıralamıştı. Başta savaş sadece teknik demek değildir. Savaşta belirleyici olan insan faktörüdür. İnsan ne kadar inançlı ve bilinçli ise ve ne kadar haklı ise bir o kadar da yaratıcı, kararlı bir mücadele yürütür. Sanki Afrin’de olan biraz da bu. Diğer yandan orada yüzlerce uçak sortisi altında ve binlerce top mermisi sağanağına rağmen topraklarını terk etmeyen bir halk ve topraklarının savunmasını yapan askeri bir güç var. Bu güç sanki düzenli ordu değil de gerilla gibi davranıyor. Yani Kuzey Suriye’nin neredeyse tek dağlık arazisinde Afrin’dekiler ‘gerillacılık’ yapıyor. Hazırlıklarını buna göre yapmış. Dört bir yandan yapılan saldırılara rağmen yerini koruyor. Öyle anlaşılıyor ki yıllardır IŞİD’e karşı mücadele içinde kendisini askeri olarak donatmış bir askeri güçle karşı karşıyayız.

İkincisi; normalinde tüm savaşlarda siviller kısa sürede savaş alanını terk eder. Ama Afrinliler bunu yapmıyor. Saldırılar daha çok sivilleri vurmasına rağmen Afrin halkı yerinde duruyor. Kendi savaşçılarına destek sunuyor ve seferberlik ruhu ile öz savunmasını yapıyor. Buradan çıkan sonuç ise bir halkın öz savunmasının ne anlama geldiğini açık ediyor. Yani toprağına sıkı sıkıya sarılıp onu sonuna kadar savunmak. Diğer güçler için ise böyle bir seçenek yok. En önemlisi de hedefe alınan topraklar kendilerinin değil…

Şimdi savaşın altıncı günü. Afrin’e halen girilemedi. Kentte siviller ölüyor. Tüm dünya “Bitirin bu işi” diyor. Abdülkadir Selvi “Ruslar ‘hızlı olun’ dedi” diye aktarıyor. “Ne kadar, nereye kadar?” sorusu önümüzdeki günlerde mutlaka daha net olarak açığa çıkacaktır.

Afrin Savaşı ne kadar sürer bilinmez. Ama bu savaş Türkiye’de iktidar savaşını kızıştırmışa benziyor. AKP-MHP seçim ittifak görüşmeleri farklı boyutlarda savaş propagandası üzerinden geliştirilirken, Doğu Perinçek ve Kemal Kılıçdaroğlu savaşa ‘güya’ ahlaki bir misyon yükleyerek “Savaş iç siyasete karıştırılarak Erdoğan’ın seçim malzemesi olmasın” diyor. Sanki savaşın neden çıkarıldığı ve neden destek olunduğu bilinmiyormuş gibi.

Bir daha tekrarlamak gerekir. Savaş güçten düşen ve yıkılmak üzere olan iktidarı ayakta tutmak için Kürt düşmanlığı üzerine çıkarılmıştır. Kürtler kaybettikçe Türkler kazanacakmış yanılgısı ile Türkiye’ye kaybettirilmiştir. Kim kazanmıştır? Bu soruyu “milli ve yerli” füze, uçak, helikopter satanlara, tank güncelleyenlere, Mavi Akım Projesi’ni gerçekleştirenlere ve bu amansız savaşta tüm ülkeyi küresel sermaye güçlerine peşkeş çekenlere sormak gerekir. O nedenle uydurma anti-emperyalistlik üzerinden kimlere hizmet edildiği görülmelidir. Bunun için de dökülen insan kanı üzerinden ucuz iktidar hamasetleri yapmak yerine hakların birliği üzerinden demokrasiye dayalı barış için sokaklara çıkılmalıdır.

Bu, savaşın uzadığı her gün ülkenin daha fazla yıkıma gittiği anlamına gelmektedir. Tüm savaşlar, nasıl bir hezeyan içinde yürütülürse yürütülsün, önce gerçekleri en sonunda da savaşı çıkaranları vurmuştur. İşte o nedenle savaş esas olarak farklı zihniyetler arasında yürüyor. Bunlar neler mi?

  • Küresel güçlerin bölgeyi yeniden dizayn etme ve bu temelde ulus devletleri bu dizayna uyarlama zihniyeti.
  • Başta İran ve Türkiye olmak üzere bölgede var olan ulus devletler ve statükocu güçlerin ne pahasına olursa olsun varlığını koruma zihniyeti
  • Var olan küresel ve bölgesel egemen güçlerin devletçi-iktidarcı hegemonik yapısıyla çelişkili olan ve bu çelişkinin çözümünün erkek egemenlikli güçlere karşı mücadeleden geçtiğini söyleyen demokratik uygarlık güçleri.

Şimdi Afrin’de yürütülen mücadele bu üçüncü güçle diğer güçler arasında sürmektedir. O nedenle ulus devletçilerle küresel güçler zimmi ya da açık uzlaşma içinde üçüncü güce karşı savaşmaktadır. Fakat mevcut koşullarda öyle anlaşılıyor ki bu farklı zihniyet güçleri ve onların kendi içlerindeki farklı zihniyetler arasında konjonktürel her gelişmeye göre ittifaklar-cepheler oluşmakta, ilişkileri buna göre düzenlemede ise sürekli ve hızlı değişiklikler olmaktadır. O nedenle her mevcut ilişki ve çelişki durumuna bakiymiş gibi bakmamak önemli.

Afrin’in dünü ve bugünü

Konuyu bitirmeden. Afrin tarihin en eski yerleşimlerinden biri. Oradan birçok uygarlık iz bırakarak, neredeyse tüm dinler etki yaparak geçmiş. Kürtler işte böylesi etnik ve inanç kokteyli içinde tüm farklılıklara açık bir doğal özelliğe sahip olmuş. Belki bu özelliği onun tarih içinde birçok kez kullanılmasına zemin oldu ama şimdi tarihi ile bilinçli bir şekilde yüzleşen ve bugününü tarih içinde arayarak gün ışığına çıkaran bir Kürt gerçeği var. O nedenle Kürtleri sanki bir çocuk gibi mütemadiyen ‘kandırılıyor, kullanılıyorlar’ şeklinde ele almak egemenlikçi yaklaşımın dışa vurumundan başka bir şey değil. O nedenle kim Kürtleri kandırdığını, kullandığını sanıyorsa aslında kendisini aldatıyor.

Şimdi Kürtler tarihlerini açığa çıkardığı oranda bilinçlenip aydınlanırken örgütleniyorlar da. Yaşamın her alanında devlet dışı örgütlenmeleri ile yeni bir dinamizm ortaya çıkarıyorlar. Bu şekilde yaşamı anlık olarak test ederek tecrübe oluşturuyorlar. Savaşta da bu böyle. Ekonomide ve siyasette de bu böyle.

Afrin aslında tüm bu özelliklerin dışa vurumu potansiyelini taşıyor. Bu potansiyel aslında bir anlamda da bu savaş nedeniyle dinamikleşiyor. Devlet Bahçeli sanki bu özelliği sezmiş gibi, “Afrin’i yıkın ve insanlarını da yakın” talimatını vermiştir. Benzeri yıkıcı ve yakıcıların Musul’da, Rakka’da, Şengal’de, Kobani’de kimler olduğu bilinmekte. İşte böylesi bir tehdide rağmen dinamikleşen bu gücün özgürlüğe dayalı barış istemini paylaşmak tüm insanlığa düşüyor. O nedenle Afrin’in bir tehdit değil aksine bir umut olduğunu görmek ve umudu yaşatmak için mücadele etmek insanlık görevi olarak karşımızda duruyor.