Ana SayfaManşetProf. Neşe Özgen: Son KHK infazı da haklılaştırdı, ülkenin tamamı 6-7 Eylül sathında yaşıyor

Prof. Neşe Özgen: Son KHK infazı da haklılaştırdı, ülkenin tamamı 6-7 Eylül sathında yaşıyor


Röportaj: Müjgân Halis


Prof. Dr. Neşe Özgen. Türkiye’de ‘sınır sosyolojisi’ deyince akla ilk gelen isim. Yıllarca Türkiye’nin sınırlarını deyim yerindeyse karış karış dolaştı. Bir yandan da başta Ege Üniversitesi olmak üzere, Türkiye akademi hayatının pek çok kurumuna emek verdi. Bir dönem Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi’nde İİBF dekanlığı yaptı. Barış İçin Akademisyenler imzacısı olmadan önce Galatasaray ve Mimar Sinan üniversitelerinde doktora derslerine giriyordu. Şimdi Selanik’te.  The University of Macedonia’nın Border, Culture and Gender Center bölümünde misafir profesör olarak görev yapıyor. Gitme nedenini ise BBC’ye verdiği röportajda “Bu kapasiteyi bana ülkem sağlamıyor” diye özetlemişti.

Bu hafta kiminle konuşalım diye Gazete Karınca editörleriyle konuşurken, HDP’li Garo Paylan’ın yaptığı açıklamayı unutturmayalım dedik. Hatırlatalım, Paylan özellikle yurtdışında yaşamayı seçen Türkiyelilere yönelik hayati risklerden bahsetmişti. Tanıyan herkesin de katılacağı bir yorumla hayatını ‘şiddetsizlik’ üzerine kuran Neşe Özgen’le hem kendi ahvalleri hem memleket ahvali üzerine hasbıhal edelim dedik.

Geleceğin akademisini, baskıya rağmen akademi içinde barınabilmiş olan Sokratik yapı kuracaktır

Akademiye yıllarınızı verdiniz. Onlarca öğrenci yetiştirdiniz. Şimdi siz ve sizin gibi yüzlerce akademisyen, onlarca yıllık emeğiniz yok sayılarak, akademinin dışına itildi. Sadece siz değil, ilköğretim ve lise eğitiminin geldiği hal de belli. Ben en çok şunu merak ediyorum: Sizlerden sonra nasıl bir kuşak yetişecek? Çünkü tedrisat, biraz da ülkenin niteliğini belirler.

Akademik niteliğin, onun içinde uzun süre geçirilmekle değil aksine içinde ve dışında emek verilerek sebatla yürütülen ve mutlaka özeleştirel olması gereken uzun soluklu bir kazanım olduğunu düşünüyorum. Sorunuzu da bu yönden yanıtlayayım. Önce özeleştiriyle: YÖK’ün kuruluşundan bu yana akademinin içine sokulan devletçi teklik, ardından ticarileşme hedefi, neoliberal baskılar ve ardından cemaatin örgütlenmesi akademinin ve üniversitenin amaçlarını da büyük oranda değiştirdi biliyorsunuz. O zamandan bu yana alınan mertebelerin, korunan unvanların, liyakate meritokratik bir temel atfedenlerin, küçük hesapçıların aldığı son şekildir AKP’nin üniversitesi. Ne özel üniversiteler açılırken, ne öğrencilerin ve çalışanların hak ihlalleri yapılırken sesini çıkartmayan, Bologna kriterleri adıyla getirilen ‘karlılığın sayısal ölçümü’ne boyun eğen, ‘ama sen de bu konuları çalışınca başına neler geleceğini biliyorsun’la aklayan, ‘sadece sizin bölümde oluyor bunlar, bizde demokrasi var’ diyerek kendine bir esenlikli havuzcuk açtığını sananların, ‘bu rektör şucubucu ama beni dinliyor, kadroyu aldırırım’ hesapları yapanların da, dönüp çorbadaki tuzuna bakması icap ediyor.

Dünyanın her yerinde üniversitenin anlamı değişiyor. Bilimin değerini, ticari alandaki başarıları daha çok belirler hale geldi. Öğrencinin müşterileşmesi, üniversitelerin ticari birer kurum olarak çalıştırılması, akademinin geçici işlerden sayılması vb. genel eğilimler ve üzerine bilime yönelik baskılar çok şiddetli. Akademikler de bunca yıldır bu baskıları kendi ürettikleri müthiş bilimin bir sonucu olarak yorumlayıp, orta sınıfçı pozisyonlarını koruma derdine düşmüşlerdi.

AKP’nin saldırısının tam bu kırılma noktalarından gelmiş olması şaşırtıcı değil. Kendi kadrosunu, geçici de olsa pozisyonunu koruyabilenlerin yanındakine dönüp bakmadığı bir dönemden gelmiştik. Ama 2010’dan bu yana başka büyük bir saldırı gelişti: Öğrencinin, meslektaşın, iktidar olanın yoz, yaban ve yıkıcı şiddetinin olumlandığı, öğrenci ihbarının ödüllendirildiği, boşalan akademik pozisyona bir devlet kadrosu olarak bakanların yırtıcı şiddetinin alabildiğine pervasızlaştığı ve onaylandığı, dahası yozluğun damgaladığı, her ışıltıya ‘düşman ve terörist’ diyebilecek kadar gözü dönmüş bir yapının kurumlaştırıldığı bir üniversite var karşımızda. Sadece akademikler de değil mezunlarımız, öğrencilerimiz de ülkeden ve üniversiteden umudu kesip gidiyorlar. Kendisine yeni bir geleceği ne ülkede ne üniversitede kuramayacağını, ona bu hakkın ve şansın verilmeyeceğini açıkça gören nitelikli işgücünün yoğun, kitlesel ve geri dönüşümsüz göçüyle karşı karşıyayız.

Buna karşıt olarak diri bir yapılanma da var elbette: Barış akademisyenlerinin, kadın akademisyen örgütlenmelerinin, akademiyi bir pozisyondan ziyade bir aşama olarak gören ve eleştirel akıl geleneğini terk etmeyenlerin, çeşitli alanlarda kamusal bilimi başarıyla ayakta tutanların da çok ciddi ve giderek güçlenen karşı duruşları var. Çoğunluğun eril, baskıcı, ahmaklığı öven zorlamalarına karşı direnenler ve alternatif akademileri (üniversite demiyorum, akademi diyorum) kuranlar var.  Tüm dünyada da, akademinin üniversite dışına çıkarak muhalif akıl geliştirebilme eğilimi baskın.  Bu üniversite biçimi, asıl olarak 18. yüzyıl ve 19. yüzyılda şekillenen, 20. yüzyılda da ticarileşen bir rasyonalitenin sonuçlarıdır.  Bunca baskıya rağmen akademi içinde barınabilmiş olan Sokratik yapı kendini koruyabildiyse, bundan sonrasının akademisini de o akıl kuracaktır.

Suikastların hedefi, arkasından herkesin ağlayacağı ama kimsenin gitmeyeceği insanlar olacaktır

Bir süredir mesleğinizi Yunanistan’da sürdürdüğünüzü biliyorum. Uzak olsun ama, geçtiğimiz günlerde HDP Milletvekili Garo Paylan bir açıklama yaptı ve yurtdışında yaşamayı tercih eden pek çok gazeteci, akademisyen, siyasetçinin tehlike altında olduğuna dikkat çekti. Hem bu açıklama sonrası kişisel hissiyatınızı merak ediyorum hem de bu olası cüret konusundaki sosyolojik-siyasi yorumlarınızı?

Aklımın aldığı terbiye beni hemen bu meselenin çeşitli boyutlarını sınıflamaya ve anlamaya zorladı. Türk Devleti’nin devlet aklı, uzun bir süredir kendi yönetim mekanizmasını ihbar ve itirafçılığın bileşimi üzerinde kuruyor ve korkuyla sosluyor biliyorsunuz. Dolayısıyla her ihbarın korkuyu tetikleyen ve sabitleyen bir yanı da var. Bütün ihbar, itirafçılık mekanizmalarını öncelikle böyle değerlendirmeliyiz.

Ancak özellikle Hrant Dink ve Fransa’ da üç Kürt kadınına suikastların, Suruç, 10 Ekim Ankara Gar, Antep düğün, Reina gibi katliamların nasıl göstere göstere yapıldığını düşündükçe tedbirin ve açığa çıkartmanın da önemini geçiştirmemek gerekir. Dolayısıyla ihbarın açıkça konuşulma kararının önemli olduğunu düşünüyorum: Bu suikast emrini verenlerin de bu yolla bir kez daha açığa çıktığını görüyorum. Bilmek bir insan hakkıdır. Bilmek en önemli insan haklarından birisidir.

Öte yandan, bu son süreci irdelediğimde, AKP tarafından ‘düşman’ addedilen ve şimdiye dek sürekli olarak ölüm tehdidi aldıklarını söyleyen Cemaat mensuplarından farklı bir profilin hedeflendiğini de görüyorum: Bu hedef ‘muhalifler’dir. Zira AKP’nin şimdiki şahin kanadı, ‘düşman’ ilan ettiğiyle barışabilir, yine bir arada olabilir; ama muhalifleri asla affetmeyecektir. Bunların da özellikle sözünü söylemekten vazgeçmeyen, sesini bir hakikate doğru söyleyen, kelimelerinde hakikate seslenen, profesyonel lafazanlığa düşmeden basitçe vicdanı ve ahlâkı hatırlatan, işinde ilkelerinden ödün vermeyen ancak bir örgüt ya da organizasyona bağlı olmayanları özel olarak hedef aldığını anlıyoruz. Yani arkasından herkesin ağlayacağı ama arkasından kimsenin gitmeyecekleri.

Ülkenin tamamı, 6-7 Eylül sathında yaşıyor

Mesela bu son KHK, 696 nolu olan. Artık sevmedikleri-tipini beğenmedikleri herkese bir yafta yapıştırarak kolayca adam öldüren insanlarla mı bir arada yaşıyoruz sahiden? Bu soruyu kurarken bile hala ‘uçuk’ bulmanızı dileyerek soruyorum aslında. Çözüm sürecini MHP tabanının önemli bir kesiminin bile desteklediği günlerden, komşumuzdan korktuğumuz günlere nasıl geldik sizce?

Komşumuzdan uzun bir süredir utangaç bir biçimde nefret ediyorduk zaten. Üstüne kırda da kentte de birbirine düşmanlaştırma mekanizması başarıyla hayata geçirildi.  Alışılageldik basit nepotizm ve partizan bürokrasisi geleneğinden sonra, vatanın her parseline, yerin altı ve üstüne, komşusunun gırtlağına basarak el konulabileceğine güvence verilmesiyle oldu bu. Bu büyük başarı; öncelikle komşuluk dayanışmasını en yükseğinden kırarak boyun eğmeyi ve sorgulamamayı örgütleyen Gülen cemaatine, sonra da bu nöbetin korku kısmını ve şiddetin onayını devralan AKP’ye aittir.

Yaşanabilir kent ölçeği bellidir: Kendine yeterli bir kentin en fazla 350 bin kişiden oluşması gerektiğini işin bilirleri yüzyıldır söyleyip duruyor. Hal böyleyken milyonların dörtgen betonlara tepiştirilip, sokakların yırtıcılığın rüzgârlara terk edildiği, ekmeğin aslanın ağzından midesine indirildiği bir kentin insanı bir varlığı kalabilir mi?  Böyle yapıların örgütlenmesi, kendini ifade edebilmesi mümkün olabilir mi? Olamadı elbette:  Üzerine ‘kentsel dönüşüm’ ve ‘acil kamulaştırma’ programlarıyla komşunun bana düşman olduğu bir fikrini zihnimize kazıdı. Şimdi 696 sayılı KHK ile örneğin artık karınızı, kızınızı, evinizi beğenen, yahut beğenmeyen hatta kişisel kızgınlığını boşaltmak isteyenlerin öfkesi ve dahası infazı da haklılaştırıldı. Ülkenin tamamı, 6-7 Eylül sathında yaşıyor. İdam cezasına sözde hâlâ karşı Türkiye ama, sokakta infaz onaylanıyor, yasalaştırılıyor. Sokakta infazı aklayacak bir adalet, kimseyi de koruyamaz. De facto (öcalıcı) adaleti Cumhuriyet devleti gibi bir modern aygıta uygulayamazsınız, uygularsanız da ateş ettiğinizde size ateş edilmeyeceğine güvenemezsiniz.

Sorunun ikinci kısmı olan ‘akan rüzgârla kapılıp gitme’ ve ‘devlete derin itaat’ meselesi ise daha incelikli analizleri hak ediyor.  Bunu, politika yapmayı ikna odalarına ve toplantılarına indirgemiş olan sayın liberallere ve bu işi pek beğenmiş olan muhafazakâr ‘kesim’e sormalı. Halkı ve aklını küçümseyenler de, insanların onuru ve vicdanıyla oynayanlar da asıl onlardır.

Bundan böyle devlete evladını kurban vermeyi reddetmiş her yurttaş bir gayri kurbandır

Toplum-insan etkileşimi mevzuundan devam edelim. Bir bakıyoruz bir imam, bir imam hatip öğretmeni, bir kuran kursu hocası, bir tarikat yurdu hademesi –yani sözüm ona dindar erkekler yığını- ve fiil hep aynı: Cinsel istismar. Özne neredeyse hep aynı: Çocuklar. Bir yandan da, TOKİ konutlarının insan kemikleri üzerine inşa edildiği, yıllar önce ölmüş PKK’lilerin kemiklerinin çıkarıldığı haberlerini okuyoruz. Yani yıllar önce ölüp gitmiş insanlardan bahsediyoruz. Uzattım biliyorum ama bu olan biteni herhalde sadece ‘cüret’ sözcüğü açıklamaz değil mi? İnsani olarak anlamakta güçlük çektiğim bu meseleyi, bilim açıklar mı?

Tabii ki buna sadece cüret diyemeyiz: İnsan bedenine açık saldırının ve hatta giderek kamu önünde paramparça edilmesinin ve bunun meşruluğunun toplumca onaylatılma mekanizmasını kurmadan buna cüret edemezsiniz. Cenazelere yapılan saldırıları da buna eklemek lazım.

Şimdi epeydir üzerinde düşündüğüm bir meseleyi açarak size yanıt vermek istiyorum: Uzun bir süredir şehadet-kurban mekanizmalarının ciddi olarak değiştiğini düşünüyorum. Yani, AKP’nin önemli bir ideolojik merhaleyi tamamladığını, şehadet mertebesini kurbanlığa indirgediğini düşünüyorum.

Türkiye halklarının temel çimentosu devlete asker olmak ve askerliğin devlet görevinde tamamlanmasıdır. Etnik grupların ve mezhepsel yapıların da kendi şehitlik mertebelerini devlete karşı olmak veya devlete yakın olmak üzerinden, ama her zaman devletle ilintilenen bir politikaya göre kurduklarını biliyoruz.  Yeniçeri Ocağı’ndan bu yana şehitlik mertebesi, bu çimentonun en sağlam tutamağı olarak iş gördü. Osmanlı,  eğer gaziyseniz şu kadar onurlu ve tazminatlı, şehitseniz bu kadar onur ve şu kadar tazminatlı olarak ailenin devletle bağının devamlılığını sağladı. Modern Cumhuriyet devletinin buna eklediği şehit olmanın milli bir şeref olması. Yani şehitlik, hem mili duyguları ayakta tutmaya yarayan hem de ailenin devletle giriştiği en önemli kontrat olarak, çok uzun zamandır bu ülkenin temel sağlam anlaşmalarından birisidir.

Bu anlaşma, yani evlatlardan birisini devlete kurban olarak vermek, etnik köken vb. farklılıkları da aşan önemli bir pazarlıktır.  Bu anlaşma ülkenin savaş haline uyumlaşması ve savaşa ses çıkartmaması için de 90’larda kullanıldı. Hatta Erdoğan, yeni dönemde şehitler için söylemiş olduğu sözler aleyhine olmaya başlayınca, değiştirerek milliyetçi bir yüceltmeyi hemen kullanmaya başladı.  Şehit cenazelerine ailelerin tepkileri, her dönemde toplumun devlete çimentolanması için önemli bir mekanizmanın başlatıcı unsuru olarak iş görmüştür. Yani devlet katında şehit sayılmanın, evliyalar eşliğinde ve daha gevşek anlatımlarla cihadla birleştirildiği ve meşrulaştırıldığı dönemlerle; Türkiye halkları da şehadet mertebesini uzun zaman devletle en önemli pazarlık alanı olarak benimsedi.

Şimdilerde ise, onlarca sayısız askerin-polisin şehit olduğu haberlerine rağmen toplumdaki büyük sessizlik beni çok düşündürüyor. Neden ailelerden, akrabalardan, milliyetçilerden, vicdanı olan ailesinden birisini şehit vermiş olanlardan bir tek ses çıkmıyor?  Bir zamanlar büyük törenlerle şehit cenazeleri mili duyguları pekiştirmek için yayınlanırken, neden şimdi cenazelerin sayıları da isimleri de saklanıyor? Hatta kimi zaman hepimizi şüpheye düşüren ‘trafik kazasında salkım salkım ölen güvenlik güçleri’ haberleri ortalığa salınırken; neden bu aileler, akrabalar, arkadaşlar vb. çıkıp da bir tek kelime etmiyor? Bedenleri IŞİD tarafından ateşe verilmiş iki askerin cenazesine dahi sahip çıkılamıyor?

Elbette savaş mekanizmasının kirli ‘beden hesaplaması’ politikasını dikkate alıyorum. ‘Bizden hiç onlardan çok’  propagandası her zaman kullanılır. Gerçek savaş sayılarını belki de beşte biri oranında dikkate almak gerekir.  Biliyoruz, şehit törenleri protestolardan çekinerek askeriye içinde ve kısıtlı yapılmaya başlandı. Biliyoruz, uzman çavuşluk (paralı askerlik), geçici kontratlı güvenlik gücü kiralama (koruculuk/ özel grubu silahıyla kiralama vb.) veya hazır silahlı grupları üniformalama vb. yollarla özellikle Suriye’deki ve Kürt illerindeki çatışmalarda ölenlerin kontrat mekanizmaları gibi anlaşmalar ailelerin itirazını engelleyici hükümler de içeriyor. Ancak yine de soruyorum: Kışlada asker ölümleri, asker cinayetleri gibi kadim devlet gelenekleri bir yandan devam ederken; şehitlerin üzerine konulmuş olan bu büyük sessizliğin nedeni nedir? Neden aileden akrabalardan, milliyetçilerden, milli onuru her şeyin üzerinde tutanlardan tek bir ses, bir soluk çıkmıyor? ‘Bizim evladımız askerde şehit oldu, neden bunun törenini yapıp, sesimizi yükseltemiyoruz?’ demeye çekiniyor insanlar? Neden artık sadece küçük çocuklar öldürüldüğünde şehit mertebesine yükseltilebiliyorlar ve diğerlerine sesiz sedasız karargah içlerinde törenler yapılıyor? Gerçekten şehitlerin sayısını bilebiliyor muyuz?

Bunları bilerek ve üzerine sormak istiyorum: Türkiye’de şehitliği artık muteber bir mertebe olmaktan çıkaran esas ideolojik unsur nedir? Ve devam edelim: Türkiye’de şehitlik mertebesinin yerine geçirilen nedir?  Zira başta söylediğim üzere, yeni bir şehadet mekanizmasının meşruiyetini toplum katında sağlamadan, hiçbir iktidar ayakta kalamazdı.

Benim buna yanıtım şehitlik mertebesinin toplumsal kurbanla yer değiştirmiş olduğu. Cemaat yurtlarına-okullarına verilen ve hırpalandığında asla sorgulanamayan o evlatlar, yeni kurbanlardır.

O kurbanın seçim kriterlerinin yine devlete göre belirlenmekte olduğunu da görüyoruz. Öncelikle herkesin üzerinde katlinin vacip olduğunu düşündükleri kadınları, çocukları, mültecileri, yoksulları, sonra aynı meşruiyetten derledikleri o korkunç mekanizmayı işleterek Kürtleri ve Alevileri, Ermenileri, Yahudileri vb. hedef almayı meşru hale getirdi İslami faşizm. Bu konularda yani ötekinin (devletçe ötekiliği onaylanmış) ötekinin katlinin vacip olduğu onaylandığında da;  bu kez normal olan sıradan olan kurbanlara yöneldi:  İşin buraya kadar olan kısmını, yani İslam’ın milliyetçilikle bütünleşerek devletin onayıyla suç yaratmasını Gülen cemaati başarmıştı zaten. AKP iktidarının yaptığı bunun üzerine kendi meşruiyet çizgisini kalınca çekmek oldu: Neredeyse bütün kadınlar, sadece hamile olan ve sokakta gezenler, doğuranlar, doğurmayanlar, çalışanlar, çalışmayanlar değil, tamamı; neredeyse bütün çocuklar, sadece yoksul olanlar ve farklı etnik kökenlerden olanlar değil, tamamı; neredeyse bütün işçiler, sadece taşeron ve veya sendikalı olanlar değil, tamamı; tamamının yaşama kaderi artık AKP’nin iki dudağı arasındadır. Hatta bütün AKP’lilerin yaşama kaderi de AKP’nin yeni çıkar gruplarının iki dudağı arasındadır. Mülkleri, başkanlıkları, pozisyonları, servetleri ve gelecekleri.  AKP tabanının ve tavanının kaderi de, ilk kez bütün Türkiye’nin kaderiyle çakışmıştır.

Bu müthiş dengesiz ve sonu belirsiz hayatı takiben de meşruiyetin onayının, yani vatandaş olarak ne zaman meşru olacağınızın onayının bulaşık bir çamur olarak üzerimize sıvandığı bir dönemin kapısı aralandı: Bugün karar verilenin iki saat sonra düşman ilan edildiği, çıkar ittifakları sürekli değiştiği için kimin neden hata yapmış olduğunu ya da nerede hataya düşülmüş olduğunun muğlaklaştırıldığı; bu bulanık ve tekinsiz ortamı sürdürecek pis bir enformasyonla insanların onurlarının, geleceklerinin yok edildiği, dün hayırlı denilenin bugün aniden ve nedensiz düşman ilan edildiği müthiş bir savrulma muhalif olanlardan çok daha önce yoksulun, örgütsüzün, çaresizin ve AKP destekçisi olanların kapılarını çaldı. Halklar şedit bir müstebitin gelmekte olduğunu sezecek ferasettedirler. Ama bununla baş edebilecek mekanizmalardan yoksun bırakıldıklarında tek çare olarak boyun eğerler. Böylece geçmişin sendikal onur mertebesi Soma’da madenci tekmeleyenlerin meşrulaşmasına, geçmişin kimlik için mücadele mertebesi Cizre’de insanların diri diri yakılmasına;  geçmişin onurlu aile babası mertebesi Sur’da emlak pazarlıklarına,  geçmişin kadın haysiyeti başörtüsü pazarlıklarına, şehadet mertebesi cemaat yurtlarında evladını kurbana yatırmasıyla tükeniyor. Türkiye’de bugün hâkim olan rüzgâr herkesin sandığı gibi onay değil, boyun eğme ve çaresizliktir. Korku rüzgârıdır.

15 Temmuz’da Köprü’deki asker katliamı görüntülerinin servisi ve ardından 15 Temmuz’un yıldönümünde askerin düşman olarak afişlenmesiyle; askerin her ölümünün şehadet olmadığına karar verilmiş;  cihatta şehadet mertebesi ve asker öldürmenin 696 KHK’yla yasalaştırılmasıyla da bu tabuta son çivi çakılmıştır. Artık evladını askerde şehit verenler muteber değil. Artık muteber vatandaşlığı, şehit ailesi olmayı hak edebilecekler: Evladını, devletçe muteberliği her an değişse de, cemaatlerin yurtlarına tecavüze, istismara, yoksunluğa terk etmeye kayıtsız şartsız boyun eğenler.

Şimdi evladını devlete, yurtlara, cemaatlere kayıtsız şartsız teslim edenlerin ‘şehit babası’ sayılmaları için bütün meşruiyet zemini tamamlanıyor. Buna karşı çıkanlar ise geçmişte evlat cenazelerindeki gibi ‘helal olmasın’ diye bağırabilenler olacaktır.

Diğer bir deyişle ölümün makbul olup olmadığının dinen belirlendiği bir dönemden, devletçe belirlendiği bir döneme geçmiştik, 696 KHK’sı ile devletin imasının dahi yeteceği bir meşrulaştırmaya geçtik. Ümmetin yerini devlet, kadim devletin yerini paramiliter katillerin devletçe onayı aldı, cenazenin muteber olup olmadığını da sokak çeteleri belirleyecek.  Bundan böyle devlete evladını kurban vermeyi reddetmiş her yurttaş cenazesini gömecek uygun bir yeri defalarca teyit ettirmeye aday, bir gayri kurbandır.

Cenazenizi gömebildiğiniz yerdir vatan; öyleyse, Türkiye halkları artık kendi ülkesinde mültecidir

Sınır, sözlük anlamıyla hep 783 bin 562 kilometre karenin dışı gibi algılanır. Siz daha önce yaptığımız bir söyleşide sınırın artık içerilere taşındığını söylemiştiniz. Şimdi daha bir mi içeride o hat? Mesele kapımızın önü mü? Şimdi sınırların dışında, belki biz sınır içindekilerin sübjektifliğinden biraz daha uzak nasıl bir Türkiye resmi var havsalanızda?

Uzun bir süredir (yani Suriye’den devşirilen cihatçıların mülteci adıyla kamplara yerleştirilerek, uluslararası bağımsız gözlemcilere kapatıldığı ilk yıllardan söz ediyorum), Türkiye’nin mülteci politikalarının, devletin etnik politikalarıyla ne kadar iç içe olduğunu göstermeye ve anlatmaya çalışıyorum. Sınırların uzun süredir zaten delinmiş olduğunu ve denetimin kurumsallaşmadığını, sınırın illegal örgütlenmelerin pazarlıklarıyla zedelenmiş olduğunu zaten biliyorduk.  AKP’nin Suriye politikası, Türkiye’nin sınırlarını kaybetmesiyle sonlandı. Yani Erdoğan, büyük bir kahraman olarak onaylandığı sınır dışı cihatlarıyla övünürken aslında kendi ülkesinin sınır denetimini ve topraklarını kaybetmişti.

Tarihsel bilgimiz, kendi dışında emperyal bir saldırıya kalkışmış bütün modern devletlerin, öncelikle kendi sınırları içindeki muhalifleri bastırmakta olduğunu gösteren örneklerle dolu. Türkiye de bu örnekten muaf değil, tamamı oldu: Önce devletin sınırdan Kürt nüfusu temizlemeye çalıştığı büyük bir şiddete şahit olduk. Irak ve Suriye’deki muhalif güçlerle birleşebilme olanağı olduğunu gördüğü Kürt nüfusu temizlemeye çalıştığı birkaç ay geçirdik. Müthiş bir onur yıkımıdır bütün ülke için. Bütün ülke için bir onur yıkımıdır.  Bu onur yıkımının sonuçları hemen bütün ülkeye sirayet etti. Cizre’de, Sur’da, Nusaybin, Lice, İdil’deki yıkımın, bu ölçüsüz şiddetin meşrulaşmasının sonuçlarını bir yıl içinde bütün Türkiye de deneyimledi. Karşı çıkanların kanını helal eden birkaç bombayla (Suruç, Ankara, Antep, Reina vb.) ve yüz binlerce insanın tutuklanmasıyla da, halk iradesi teslim alındı.

Ardından sınır kapımızın önüne kadar gelecekti. Zira bir sınırı kaldırdığınızda, yeni bir sınırı kurmayı zorunlu kılan iktidar mekanizmalarını yok etmezseniz; yeni sınır daha içerilerden kurulur. Sınırı kaldırmanın yolu, ‘sınırlar kalksın’ sloganını atmak değil, aksine vatanın yerine geçebilecek yeni muhtemel alternatifleri kurarak olabilir, ancak.

AKP’nin sınırı devlet kurumlarıyla değil paramiliterlerle denetleyebileceğini sandığı bu anlayışı, bu yeni vatanı Sünni ümmet üzerinden kurma çabası; zamanın ruhunu ümmetle doldurma acizliği, kara paranın çekici yüzü, çeteleşmiş yapıların kısa dönem vaatleri ve asıl önemlisi hükümetin içeride ve dışarıda bu kadar yüklü bir savaş politikasını sürdürebilecek basiret ve gücü olmaması, NATO gibi örgütlerin bağlayıcılığından çapkınca istifade edebileceğini sanma çapsızlığı ve ahlâktan yoksun oluşu vb. pek çok nedenle; çöktü.

Özetle sınır artık İstiklal Caddesi’nde, evin önünde ve evladın nüfus cüzdanındadır. O KHK’ların önünü açan iddianameler, ortaya çorba yapılıp bütün muhalefeti içine dolduran iddianameler de, bu yeni sınırın bütün muhalefeti dışarıda yani sınır dışında tuttuğunun kanıtıdır. Cenazenizi gömebildiğiniz yerdir vatan. Öyleyse, Türkiye halkları artık kendi ülkesinde mülteci.

İdil kıyımında milis, sivil ve savaşçı ayrımının anlamsızlaştığını kimse dile getiremiyor

Kürt coğrafyasını, özellikle İdil’i mesleğiniz gereği iyi bildiğinizi biliyorum. Oralara baktığınızda, sabırla bekleyen bir insan topluluğu mu görüyorsunuz, yoksa her şeyden vazgeçmiş tek tek insanlar mı? Ve Kürt kentlerinin yıkımlarını ya da iktidarın deyimiyle yeniden inşa edilmesini konuşalım. Orta ve uzun vadeli sonuçları hakkındaki yorumunuz nedir? Örneğin bu yıkımlar, geçmişte Suriye’de gördüğümüz Arap Kemeri gibi uygulamaları da beraberinde getirir mi sizce?

Ben yüksek siyasetten anlamıyorum. Dolayısıyla hayatın içinden, sosyolojinin içinden bildiğim yerden konuşayım. Evet, coğrafyayı, insanları, hayallerini, umutlarını, şartlarını biliyorum ama bunlara yanıt veren mekanizmaları da izliyorum. Yıkımın nasıl geliştiğini ve insanların sivil hayatı kurma kapasitelerindeki zorlukları da anlamaya çalışıyorum.

Şunu bildiğimi söyleyebilirim: İnsanların bu kadar hırpalandığı bir yerde, öyle yüksek iddialarla yüksek savaş iddialarıyla kemerler filan kurulamaz. Bunun yüksek ideolojisini besleyecek bir onurlu süreci öncelikle kurmak lazım. Devlet tarafına gelince: Kürt burjuvazisi de, AKP’li ya da AKP’siz, bu yeni hayatın içinde artık yer alamayacağını artık anlıyor. Kıyım, sadece yoksulu yerinden etme gayreti değildi ek olarak yeni bir Kürt burjuvası yaratma gayretiydi. Bunların hepsinin ham hayal olduğu ortaya çıktı. Tabi nice insan kanı bedelinde. Kürt burjuvası da, işinin Özal dönemi gibi kolay olmadığını, hükümete, devlete, AKP’ye yanaşırsa bunun ancak dökülen insan kanını hem de göstererek onaylamakla olacağını da anladı. Sur yıkılırken Kırklar Dağı’ndaki müteahhit işlerinin de yıkılması bunun kanıtıdır. Geçmişte devlete yanaşan Kürt müteahhitliği, yeni dönemin mağdurunu oynayamayacaktır artık.

Kıyımlara gelelim: Devletin sivil ölümlerini duyuran her türden bilgiye amansız bir savaş açtığını biliyoruz. Sivillerin öldürüldüğünü anlayan, anlatan ve kanıtlayan yüzlerce insan hapiste veya üzerlerinde inanılmaz bir baskı var.  Buradaki kilit noktası her Kürdün savaşçı sayılarak öldürülmesini onaylayan devlet aklına karşı, her Kürdün savaşçı olmadığını kanıtlamaya çalışan Hegelci liberal aklın iflasıdır. Örneğin, Hezex (İdil) kıyımında milis, sivil ve savaşçı ayrımının anlamsızlaştığını kimse dile getiremiyor. Yetmiş gencin sivil bir savunmayla, silahsız, savaşçı olmazken kenti korumaya durduğunu kim anlatabildi? Gençlerin, geçmişlerindeki bütün iktidarlara yetkin bir karşı koyuşla reddiye çıkarttıklarını ve ne sivil ne savaşçı ne de milis olduklarını kim dillendirecek?

Kısaca, Hezex (İdil) üzerine konuşursam; halkın duyduğu dehşeti kendi geçmişinin yüküyle kıyaslama kapasitesinin, örneğin Alakır Vadisi savunucuları ve Nükleer Karşıtı Platformlarla aynı olduğunu, geçmişte pek çok kıyıma uğramış olan halkın bu kıyımı doğru değerlendirdiğini ve buraya kadarki kaderimizin, değerlendirmelerimizin ortak olduğunu söyleyebilirim.

Bundan sonra ise, Hezex (idil) halkının son 35 yıldır çok farklı bir öğretiyle yol almış olduğunu, hatta HDP’yi takiben kendi içindeki birçok çatışmaya eskiye oranla daha adil, ahlâki, vicdani ve gelecekçi bir yol bulmuş ve kurmuş olduğunu, başlarına gelen tarihsel kırımları özgürlükçü bir demokrasiyle yorumladıklarını ve bu nedenle hepimizden farklı bir güçle ve farklı bir insaniyetle yola devam etmekte olduklarını biliyorum. Kırımı önceleyen zamandaki eski ezberlerini reddederek kendilerine özgürlükçü demokrasiyi yakıştırma ısrarlarını da büyük bir onurla izliyorum. Bu yapının hem kendi geçmişiyle hesaplaşmada hem yeni dönemde Kürt Özgürlük Hareketi’ni eleştirmedeki adaletinin, hepimize örnek olmasını diliyorum.

Dolayısıyla, eğer bir Kürt kemerine umutlanılıyorsa, Kürt burjuvasının paracı kirliliğinden değil, o yetmiş çocuğun hayatından temel alacak. Çocukluklarından beri tanıdığım, gelişmelerini uzaktan da olsa izlediğim, hayata katılmalarının demokratik bir ortamda olabilmesi için kendime sözler verdiğim, çabaladığım gençlerin ölümüne engel olamamış olmanın büyük acısını ise içimde, çok derinlerde taşıyorum. Umuyorum, diliyorum, hayal ediyorum: Bir gün hikayelerinin yazılmasını ve hayallerindeki Hezex’in artık Beyd Zabdey ile (Süryani geçmişiyle) de barışarak gerçeklemesini diliyorum.

Günlük-savaşlaştırılmış bir siyasetin dışına çıkmak gerek

Toplumbilimden çıkıp, tekrar sınırlara dönelim istiyorum. Size bu soruları hazırladığım dakikalarda Cumhurbaşkanı Erdoğan; Afrin’le ilgili yeniden operasyon mesajı verdi. Kobane sürecinde benzer bir açıklama –düştü düşecek- 6-8 Ekim gibi ciddi gelişmelere neden olmuştu. Olası bir Afrin operasyonu, benzer bir şeyi tetikler mi sizce? Ya da tetiklenmek istenen bu mudur?

Sosyolojiden çıkmayalım. Zira orada durmak hepimize iyi gelecek. Günlük-savaşlaştırılmış bir siyasetin dışına çıkmanın hepimize iyi geleceğini, biraz olsun farklılaşacağımızı, yeni soru alanları da açabileceğimizi umuyorum. Böylece o savaşçı rasyonel dilin açtığı o büyük yarayı da fark edebiliriz.

Savaşlaştırılmış bir coğrafyada insanın durumunu konuşalım. Savaşın, halklar dışında kimseye bir zararı yok. Savaş sadece halkların daha çok sömürülmesi daha çok ezilmesi daha çok yok olmasıyla sonuçlanır. Savaştan kazananlar sadece savaşın kazanımını kendi üzerine geçiren tüccarlardır. Küçük ya da büyük! Savaşın da, savaş dilinin de devrimci bir geleceğe hiçbir katkısı olamaz. Bizim görevimiz bir an önce bu savaşın bitirilmesi olmalı.

Kendi savaşmadan kendi evladını savaşa yollamadan savaş çığırtkanlığı yapan bu dil; umuyorum, diliyorum ki bir gün barış çağrılarının altında yok olup gitsin.

Karşı duruşun artık bir sesi, sözü olması gerekiyor

Az önceki soruyu biraz da şu yüzden sordum: 696 KHK biliyorsunuz, darbenin devamı niteliğindeki olaylarda sivil silahlı kişilere epey haklar verdi. Kürt kentlerinde provokatif yeni gelişmeler olabilir mi? Hep iç karartıcı sorular sordum ama muhayyilemiz pembe sorular üretmiyor ne yazık ki.  AKP-MHP ittifakının bütün iktidar erkine rağmen, sanıldığı kadar gücünü koruyamadığını da biliyoruz. Artık şu küçük detaylara takılmadan bir muhalefet cephesini örmek için zaman gelmedi mi?

Sorduğunuz sorular iç karatıcı değil elbette, durumu anlamaya yönelik. Bu sorduğunuz ‘Kürt kentlerinde provokasyon ihtimali’ sorusunu ciddiye alıyorum. Yanıtım: Olamaz. Zira provokasyon halleri devletin kurumlaştığı ama karşıtlarının dağınık olduğu zamanlara dair bir modern rasyonalitedir. Suikastlar da öyle: Tahir Elçi suikastı gibi. Devlet, sonucunda kendisini tartışmaya açabilecek hiçbir suikastı gerçekleştirmez. Benim tedirginliğim hedefin belirsizleştiği, suçun niteliğinin de cezasının da sokaktakilerin kararına bırakıldığı günlerin gelmekte olması.

Dolayısıyla sorduğunuz soruyu ‘karşı koyacak hareketler olabilir mi’ sorusuyla değişiyorum. Bu soruya da ‘hayır’ yanıtını veriyorum: O da olamaz, zira Türkiye’deki sol hareketin artık Kürt hareketiyle ittifak bağı yok. Dolayısıyla, yapının karşı koyucu ideolojisini yeniden örebilecek başka bir hayat tahayyülünü ortaklaşa kurmadan bu söylediğiniz zor. Yani bizim katı bir ideoloji etrafında sıkıca birleşmiş kapalı örgütlenmeden ziyade geleceğe yönelik hayat tahayyülünü söyleyen ve vaat eden- yapılanmış sözlerin etrafında birleşmeye ihtiyacımız var.

Benim gözlemlediğim, bu zor yılları çevresindekileri tutmaya gayret eden, yaptığı işleri onurlu ve iyi yapmaya özen gösteren, özeleştirisini esirgemeyen, emeğini pazarlamadan savunan insanlar sayesinde daha az hasarla geçirdik. Zira bu insanların varlığı dahi, şiddetin tekelleşmesine onurlu bir karşı duruştur. Yani bir karşı duruş var. Bunun sesinin yükseltilmesi gerekiyor. Karşı duruşun artık bir sesi, sözü olması gerekiyor. 2018 daha iyi olabilir elbette mücadeleden vazgeçmezsek.