Ana SayfaManşetZehir bizim sırtımızdaymış nerden bilelim?

Zehir bizim sırtımızdaymış nerden bilelim?


Arif Mostarlı


Yıl 1998… Her sene Ağustos ayında atom bombası kurbanlarını anmak için Hiroşima’da yapılan törenlerde, bu kez, alışılmadık bir şey vardı. 6 Sahtu-Dene Kızılderilisi, törenler boyunca oradaydı; sessizce katıldılar anmaya ve yaşamını yitirenlere saygılarını sundular.

Saygılarını ve biraz da pişmanlıklarını… Sonraları bir röportajda o Kızılderililerden biri, “Onlara taziyelerimizi sunmak görevimizdi ve gerekliydi” diyecekti.

Dehşet yılları

Her şey o uğursuz “Manhattan Projesi” ile başladı… Atom bombası üretmek üzere 1942’de ABD, Kanada ve İngiltere tarafından başlatılan projenin adı buydu. İşin bilimsel başkanlığını ünlü fizikçi Robert Oppenheimer, askeri başkanlığını ise General Leslie R. Groves üstlenmişti. Dönemin diğer ünlü fizikçilerinin de çoğu pratom bomojenin içindeydi.

Proje, ‘başarılı’ oldu! 16 Temmuz 1945 tarihinde Trinity adı verilen denemede dünyanın ilk nükleer bombası New Mexico eyaletinin Alamogordo kenti yakınlarında patlatıldı. Ama bu denemeydi tabii. Asıl pis işin ise nerede yapıldığını biliyoruz: Hiroşima ve Nagazaki…

Harcanabilir bir köy

Bu korkunç soykırımların yanında Sahtu’ların hikâyesi belki küçük ve önemsiz görünebilir ama içinde barındırdığı ahlaksızlık bakımından durum hiç öyle değil.

Sahtular ya da daha bilinen ismiyle Sahtu Dene halkının, yaşamlarına kâbus gibi çöken o uğursuzluktan önce, bütün diğer Kızılderili halklardan bir farkı yoktu; onlar kadar barışçı, onlar kadar mazlum… Kanada’nın Kuzey-Batı topraklarında ve Yukon eyaletinde yaşıyorlardı ve tabii bütün diğer Kuzey Amerika Kızılderilileri gibi özgür yaşamlarından koparılarak asimilasyon ve zulüm aracı olan ‘Rezervasyon’ kamplarında yaşamaya mahkûm edilmişlerdi.

Tam da bu sıralarda işte, Sahtuların üç boyundan biri olan Sahtugotineler (Büyük Ayı Gölü Sahtuları) belayla karşılaştı. Manhattan Projesi kapsamında gizlice uraninit cevherinden radyum ayıklayan Eldorado Maden Ocağı’nda hamal gerekliydi ve ilk akla gelen köy de halkı oldu. “Erkekler 1932’de çalışmaya başladılar; 1934’ten 1939’a kadar radyum çıkardık ve 1943 ile 1962 arasında uranyum. Bu, heyecan verici bir iş fırsatı olarak görülüyordu o zamanlar.” Radyoaktif maden çıkarılıyor ve Sahtu’lar tarafından bez çuvallar içinde sırtta taşınarak depolara götürülüyordu. Yıllarca sürdü bu iş ve hükümet, en küçük bir bilgilendirme bile yapmadı. İş sadece taşımayla da kalmadı. “Adamlar cevher ve atık çuvallarını taşıdılar, böylece zehir giysilerinin içine, ciltlerine girdi. Biz de çadır yapmak için o çuvalları dikiyorduk. Radyoaktivite hayvanlara, gıda kaynağımıza, gölümüze ve içme suyuna girdi; bizi kuşattı ve hayatımızın bir parçası oldu” diyordu bir Sahtu. Dahası da var: “Arazimize ve gölümüze 1.7 milyon tondan fazla uranyum atığı atıldı. Topraklarımız, hayvanlarımız ve insanlarımız 70 yıldır radyoaktivite ile yaşıyorlar.”

‘Dullar Köyü’

Böylece, taşıyıcı erkeklerin neredeyse tamamı, akciğer, kolon ve böbrek kanserinden yaşamını yitirdi. O kadar ki, yetişkin bir erkek neslini yitiren Deline köyü, daha sonraki yıllarda “Dullar Köyü” (Village of Widows) olarak anılır oldu.

Nükleer Soykırım (Nuclear Holocaust) ayrıca kültürel, ekonomik, ruhsal ve duygusal çöküntüyü de beraberinde getirdi. Bugün bile hala Deline kurbanları 60 yıldır tedavi ve tazminat hakları için mücadele ediyor ve çevrenin radyasyondan temizlenmesini istiyor. Ama daha kötüsü, Sahtu halkının, kendileri de kurban oldukları halde, atom bombasının yapımına katıldıkları için duydukları vicdan azabı oldu. Bu yüce gönüllü insanlar, şöyle söylediler sonradan:

“Çalışmamızın kitle cinayeti için kullanıldığını fark ettiğimizde dehşete düştük. Hiroşima ve Nagazaki’deki mutlak yıkım hakkında duyduklarımız berbattı. Cevherden bomba yapıldığını biliyor olsaydık, asla çalışmazdık. Bu felakete katkıda bulunduğumuz için üzüntü duyuyoruz.”

***

Ama neyse işte, ‘kahrolası Japonlar’ dize getirilmiş, savaş kazanılmıştı. Generaller gurur duyuyordu; şehirler dümdüz edilmiş, yüzbinler katledilmiş ve mesele bitmişti! Sahtuların yaşadığı acı hiç bitmedi ama. Okyanusun öte yanındaki çekik gözlü kardeşleri kadar acı çektiler onlar da ve kimsecikler çıkıp özür dilemedi. Bal gibi biliyorlardı o çuvalların neye yol açacağını ama zerre kadar önemsemediler Sahtuların dul kadınlarını.

Dünya tarihi yazılırken sefil bir yerli köyünün ne önemi olabilirdi ki?