Ana SayfaYazarlarÖzcan KırbıyıkPanahi’nin şiirleri, Kurkut’un kemanı ve mağduriyet dili endüstrisi – Özcan Kırbıyık

Panahi’nin şiirleri, Kurkut’un kemanı ve mağduriyet dili endüstrisi – Özcan Kırbıyık


Özcan Kırbıyık


Dilin kullanılma biçimleri, kitlelerin içinde yaşadığı koşulları yansıtmakla kalmaz, bununla beraber, bu koşulların sürekliliğini ve olası yeni biçimlerini de şekillendirir. Bu yüzden mağduriyet kendi başına sadece zamansal ve mekânsal bir olgu değil, aynı zamanda dilsel bir uzama da sahiptir.

Tarih, kolonyal politikalara maruz kalan ulusların veya toplumsal tabakaların politik bir seçenek olarak çilekeş ve acıklı bir üslupla “efendisinin” duygularına seslendiğine sıkça tanıklık etmiştir. Bu sesleniş kısa bir zaman için mağdura rahatlama hissi veriyor olsa da, esas olarak bu durum, mağdur eliyle ulusal bir boyuta varan mağduriyetin mağdur eliyle yeniden, ama farklı formlarda üretimine neden olabilmektedir. Yine benzer bir şekilde mağduriyet dili, mağdur kitlelerin içinden çıkıp sonra da örgütlenip, egemen olan güce karşı direnmeye karar vermiş olan direnişçilerin direnişlerini de gölgeler veya daha az görünür olmasına neden olabilir. Mağduriyet dilinin bir başka yıkıcı toplumsal tortusu da egemen eliyle yaşatılan barbarlık ve felaketleri estetize etmesi ve bu barbarlıkların ve felaketlerin egemen için birer mitosa dönüştürme fırsatı sunmasıdır.

Kanadalı sosyal bilimci Erving Goffman, Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu adlı kitabında, bir kimsenin, belli bir gözlemci kümesi içinde, sürekli bulunduğu bir süre boyunca gerçekleştirdiği ve gözlemciler üzerinde biraz da olsa etkisi olan tüm faaliyetleri anlatmak için “performans” sözcüğünü kullanır. Konuya buradan başlayınca; Kürt, Kürtçe ve Kürdistan hakikatinin tarihsel sorumluluğunu üstlenen ve bunun için hayatını kaybetmiş olan insanların ardından direniş hakikatini “ince dokunuşlarla” görünmez kılmanın bir tür “performans” olarak ortaya çıktığı görülüyor. Bu performans, esas olarak bir maskedir. Bu maske kendini; 2017 Diyarbakır Newrozu’nda polislerce öldürülen Kemal Kurkut’un çantasındaki keman, Sur’da hayatını kaybeden Rozerin Çukur’un gözlerinin ‘güzelliği’ üzerine yazılan yazılar ve İran İslam Cumhuriyeti’nin birkaç gün önce idam ettiği Ramin Hossein Panahi’nin yazdığı şiirler olarak günlük hayatta temayüz eder. Geçtiğimiz zaman içinde kimi yazar ve gazetecilerce Kemal Kurkut, Rozerin Çukur ve Ramin Hossein’in ölümü üzerine kaleme alınmış yazılar veya sosyal medya mesajları incelendiğinde bu mesajlarda beyaz insanlarla etkileşim içinde olan siyah insanın kırılganlığı ve çekingenliği görülecektir.

Halbuki muhalif insanların yaşamlarını uğrunda feda ettiği “davanın” etrafından bu şekilde dolanınca, görünür olay şey direnişin estetiği değil, Kemal’in kemanından gelen ses, Rozerin’in gözleri veya Ramin’in şiirleri olacaktır elbet. Bu insanların uğrunda hayatını feda ettiği en hakiki şeyler olan; Kürt, Kürtçe ve Kürdistan mefhumları ise bu maskeli performansın dışında bırakılmıştır. Tam da bu nedenledir ki, Robert Ezra, kişi (person) sözcüğünün ilk anlamının “maske” olmasının basit bir tesadüf olmadığını söyler. Robert Ezra, bu durumun daha ziyade herkesin her zaman ve her yerde, az çok farkında olarak belli bir rolü oynadığı gerçeğinin kabulü olduğunu ileri sürer.

Zira, mağdur/köle olduğunu hissedenlerin çilekeş ve acıklı bir dille mağrur olanların(efendi) vicdanına sesleniyor olması –Hegel’in işaret ettiği üzere- köle efendi diyalektiği içinde köleliğin/mağdurluğun, köle/mağdur eliyle yeniden üretimine gönüllü bir çağrı niteliğini taşır. Çünkü köle tanınmayandır, kabul görmeyendir. Kabul görmeyen bir varlığın vicdana davet niteliğindeki çağrısı, efendinin sömürme fantazyalarını çeşitlendirir ve meşrulaştırır. Mağduriyet dili, efendinin ‘teslim ol!’ çağrılarına gönüllü olarak olumlu cevap vermenin bir başka biçimidir. Bu nedenle mağrur ve mağdur açısından mağduriyet dili, köle-efendi ilişkisi içerisinde düşünülecek olursa, kusursuz bir teslimiyeti temsil eder!

Mağduriyet dili, sadece mağdur olanın mağdurluğunu tekrara düşürmez, bunun yanı sıra mağdurlar arasında olmayı ve mağdur kalmayı reddetmiş olan direnişçilerin hakiki hikayelerini de gölgeler ve hatta kimi zaman bu direnişi karanlıkta bırakabilir.

Dil, “kurbanların” çektiği acıları ve felaketleri anlatmakta yetersiz kalıyorsa, kurbanların başından geçen dehşetin gerçek boyutunu ıskalar ve bu durum kurbanı bir sanat eserine dönüştürür.(1) Theodor W. Adorno’nun 1949’da dile getirdiği “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” sözüne bugüne kadar çokça atıf yapılagelmiştir. Bu yüzden “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” cümlesi, zaman içinde bağlamından koparılmıştır. Adorno burada, Auschwitz Toplama Kampı’nda Holokost kurbanlarının maruz kaldığı acıları ve felaketleri dilin sınırları içinde kalarak anlatabilmenin mümkün olamayacağını anlatmak istemektedir. Adorno’nun dilin yetersizliğine işaret ettiği bu noktada, felaketlerin ve acıların biricikliğine de dikkat çeker.

Buradan anlaşılacağı üzere; siyasal anlatı biçimi, arzu edilen siyasal sonuçlarla yakından ilişkilidir. Mağduriyet dilinin kullanımı, mağdur olan taraf açısından; etken değil edilgen, etkileyen değil etkilenen, biçim veren değil biçim alan bir performanstır. Bu durum, efendinin mağdur karşısındaki en önemli siyasi beslenme kaynaklarından birini teşkil eder. Bununla beraber çilekeş ve melânkolik bir dil örüntüsü ile şekillenmiş olan mağduriyet dilini kullanmakta ısrar eden siyasal hareketler veya bu hareketlerin takipçileri, direnişçilerin direnişini değil, egemenin zorbalığını estetize ederler. Başka bir deyişle, zorbalığın mağdurlarca övgüsü söz konusu olabilmektedir.

Egemen olmanın dilin biçimlerine karar vermek ile yakından ilgili olduğu aşikârdır. Egemenlik iddiasında bulunan iktidar açısından dil bir savaş ve mücadele alanıdır. Zira, askeri karakolların kitleler üzerindeki denetimi ve kontrolünü sağlayan ilk rolü karakolların haşmeti veya büyüklüğünden önce, bu karakolların dil vasıtasıyla kitlelerin düşünce dünyasında oluşturmuş olduğu mitoslardır. Bu mitler ve mitoslar, egemen açısından sadece bir hikâye değil, aynı zamanda bir fantezi alanıdır. Buradan bakınca mağdur hissedenlerin egemenin vicdanına çağrıda bulunan mağduriyet dilini kullanması, egemenin yukarıda bahsedilen fantezilerini hayata geçirme ve egemene bu fantezilerini yeni formlarda üretme fırsatı sunabilmektedir.

Kemal Kurkut

Kürt direnişi ve mağduriyet dili endüstrisi

Kürt siyasal direnişinin yaşandığı anlarda ve alanlarda, maddi ve manevi kayıplar da meydana gelmektedir. Zaman içerisinde bu kayıpların anlatımına ilişkin düşünce ve yazım cenahlarında bir tür mağduriyet dili endüstrisi ortaya çıkmıştır. Bu dil endüstrisi içinde sözlü veya yazılı olarak fikir beyan eden “aydın, gazeteci, akademisyen veya yazar” titrine sahip kişiler bulunmaktadır. Mağduriyet dili endüstrisi olarak tanımlanabilecek bu akım, tarihi nitelikteki bir direnişin değil, aynı hikayenin mağduriyet olan tarafını ele alıp, egemenin vicdanına seslenen çilekeş yönlerini ortaya koyar.

Halbuki;

Ramin de, Rozerin de, Kemal de adalet, siyasal tanınma ve egemenlik için girişilen onurlu bir tarihsel mücadelenin “kahraman fertleridir”, biçiminde kurgulanan bir üslup geliştirmek, de-kolonizasyon süreci açısından etkili bir unsur olabilir. Ayrıca melodram ve acıları romantize eden kutsamaların gerisinde veya berisinde olmamak kolonizasyona yönelik bir başka karşı koyuş olabilir.

Sonuç olarak;

Kemal Kurkut’un hikayesi kemanın sesinden çok ötededir, Kemal, Kürt ve Alevi’dir. Ve Kürt ulusal bilincine sahip bir gençtir. Özne olan Kemal’dir, keman değil. Kemal Kurkut Kürt ve Alevi olduğu için canından oldu, güzel sanatlar fakültesinde öğrenci olduğu için veya keman çalabildiği için değil.

Rozerin Çukur ise bir “Sur direnişçisidir.” Hikayesi, günlerce sokakta bekletilen cansız bir bedenden ibaret değildir. Bir “direniş” hikayesine sahiptir Rozerin Çukur. Esas olan bu “direniş” hikayesidir. Rozerin’in annesinin onu cenazesini almak için açlık grevi yapması “acımtırak” bir vaka değil, bilakis bir “direniş” biçimidir. Hem de kökleri Antik Yunan’a kadar giden Antigonevari direnişinin bir biçimidir.

Ramin Hossein ise şiiri seven bir Kürdistan Peşmergesi’dir. Ama şiir yazdığı için değil, Kürdistan mücadelesi verdiği için İran İslam Cumhuriyeti tarafından idam sehpasına götürüldü.

Ramin Hossein Panahi

Sonucun sonucu olarak;

Kürtlerin tanınma ve kabul görme mücadelesi sırasında ödediği bedelleri dil yoluyla sosyal, siyasal ve ekonomik imtiyazlara tahvil etme piyasası olan mağduriyet dili endüstrisi bu şekilde doğmuş, büyümüş ve halen devam etmektedir. Bu piyasanın mamûlü; kimi zaman bir kitap, kimi zaman akademik bir makale, kimi zaman bir sosyal medya mesajıdır.

Dolayısıyla, “Nereden başlamalı?” sorusunun cevabı mağduriyet dili endüstrisinin reddinde aranabilir.


Kaynak

(1) http://www.altyazi.net/yazilar/dehsetin-estetigi/