Ana SayfaManşetÖlüm orucundaki Gökçek’in avukatı: Mahkeme topu Adli Tıp’a attı, bu bir oyun

Ölüm orucundaki Gökçek’in avukatı: Mahkeme topu Adli Tıp’a attı, bu bir oyun

HABER MERKEZİ – Grup Yorum üyeleri Helin Bölek ve İbrahim Gökçek’in açlık grevini ölüm orucuna dönüştürdükleri eylemleri devam ediyor. Eylemcilerin talepleri şöyle: Cezaevindeki üyelerinin tahliye edilmesi, İçişleri Bakanlığı tarafından haklarında çıkarılan yakalama kararlarının kaldırılması, konser yasaklarının ve İdil Kültür Merkezi üzerindeki baskıların son bulması. Gökçek’in avukatı Hüseyin Boğatekin’e eylemcilerin sağlık durumları ile geçtiğimiz haftaki duruşmada mahkemenin tutumu ve verdiği kararları sorduk. “İbrahim’i tahliye etmemek ve topu Adli Tıp’a atmak aslında bize Nuriye ve Semih dönemini hatırlatıyor” diyen Boğatekin’e göre bu bir iyi niyet değil, oyun. Taleplerin toplumsal olduğuna da vurgu yapan Boğatekin bir çağrıda bulunuyor: “Bu yüzden herkesin İbrahim, Helin ve onların mücadelesine ses olması ve seslerini duyurması gerekir.”


Söyleşi: Marta Sömek


Öncelikle uzun süre açlık grevinde kalıp eylemlerini ölüm orucuna çeviren İbrahim Gökçek ve Helin Bölek’in sağlık durumları nasıl? Bölek eylemini dışarıda sürdürürken, avukatlığını yaptığınız Gökçek cezaevinde. Sağlık durumları açısından ikisi arasındaki farka ilişkin gözlemleriniz neler?

Her ikisini de ziyaret ettik yakın zamanda, İbrahim’in geçen hafta duruşması vardı, birkaç gün evvel de Helin’i ziyaret ettik. İbrahim’de çok yoğun bir zayıflama hali ve halsizlik var ve konuşma güçlüğü çekiyor, elbette ki vücudunda ciddi ağrılar var. Tabii bilinen bir şeydir, bir açlık grevi eylemi veya ölüm orucu eylemcisi durumundan bahsetmez çoğu kez, daha çok direnişini ön plana çıkarır veya uğruna ölüme yattığı gerekçelerini sıralar.

Tabii İbrahim ve Helin’in de durumu bu olmakla birlikte bizim dışarıdan gözlemlerimiz var, Helin ve İbrahim’deki durum şu; aslında daha önceki açlık grevi ve ölüm orucu pratiklerine oranla bulundukları günden daha kötü durumdalar yani daha önceki pratiklerdeki eylemcilerin durumu örneğin; Nuriye ve Semih’in veya PKK’li tutsakların girmiş olduğu açlık grevi ve ölüm orucu sürecindeki gözlemlerimize göre şu an her ikisinin insanlık durumları daha kötü.

Örneğin Helin’de ciddi ağrılar ve gün içerisinde birkaç defa kusma var. Helin’i daha bitkin gördük. İbrahim, hapishanede çok uzun bir koridordan, hiçbir yardım almadan avukatların yanına, görüş kabinine geliyor. Gelirken yavaş adımlarla ilerliyor ama en azından bir yerden destek almıyor veya bir yere tutunmuyor henüz fakat konuşmamız sırasında sık sık daldığını, cümlelerini toparlamakta zorlandığını veya cümle kurmakta, nefes almakta zorlandığını gördük, çok ciddi bir halsizlik söz konusuydu.

Helin Bölek (Fotoğraf: Mezopotamya Ajansı)

Helin, biraz daha kötü durumda. Daha evvelki rahatsızlıkları ve açlık grevi eylemleri de ikinci veya üçüncü açlık grevi eylemlerini daha zor hale getirir, geçmiş pratiklerden bunu da biliyoruz. Yani sağlık durumlarının iyi olmadığını söyleyebiliriz, bunun için uzman olmaya bile gerek yok.

Geçtiğimiz hafta İbrahim Gökçek’in de aralarında bulunduğu Grup Yorum üyeleri ilk kez hakim karşısına çıktı. Gökçek “Bir halk sanatçısı olarak yaşamak istiyorum” dedi ve bunun son konuşması olabileceğini de söyledi. Müvekkilinizin duruşmadaki savunmasını ve mahkeme heyetinin tutumunu kısaca anlatır mısınız?

İbrahim’le duruşmadan önce hapishanede yaptığımız görüşmede de sonrasında da aslında temel cümlesi şu: “Tekrar bas gitarımı alıp Grup Yorum’la milyonlara konser vermek istiyorum”. Yani çok insani, sanat dolu, dünyada güzel olabilecek her cümleyle açıklanabilecek bir talep, insani bir talep. Düşünün ki dünyada ilk defa sanatçılar terör listelerinde. Terör listelerini biz duruşmada da açıkladık, İbrahim’in söylemek istediği de bu; “terör listeleri parçalanmalı, ortadan kaldırılmalı, yakalama kararları, tutuklamalar düşürülmeli ve Grup Yorum tekrar eskiden olduğu gibi halkıyla buluşup türkülerini özgürce söyleyebilmeli”. Temel talebi ve vurgusu bu.

Duruşmayı şöyle özel bir yönden değerlendirmek gerek, 37 Ağır Ceza Mahkemesi’ne denk geldi. 37 Ağır Ceza Mahkemesi’nin hakim heyeti, ki özellikle başkan sıfatıyla görev alan Akın Gürlek’in durumu malum, Türkiye’deki şu an en meşhur yargıç diyebiliriz. Muhalefetin her kanadından tabiri caizse bilindik, ünlü isimleri kamuya, topluma mal olmuş kişilerin veya grupların tamamını o yargıladı ve her bir yargılaması skandal niteliğinde basına düştü. Her bir duruşma sosyal medya üzerinden ciddi bir şekilde takip edildi çünkü en klişe burjuva hukukunun ve hatta bir adım öteye gidelim, düşman ceza hukukunun yani terörle mücadele uygulamalarının rutinleşmiş bir faşizmi vardır, bunun bile dışına çıkılmış bir uygulama hayal edin ki geçen sene bunu gördük; Çağdaş Hukukçular Derneği ve Halkın Hukuk Bürosu, yani İbrahim’in asıl avukatları…

Bu arada biz İbrahim’in avukatlarıyız çünkü yıllarca ona avukatlık yapan Halkın Hukuk Bürosu’nun bütün avukatları onlarca yıl hapis cezası alarak şu an hapishanedeler. Biz dayanışmadan kaynaklı ve avukatı olmadığı için İbrahim’in yanındayız, tabii ki seve seve gönüllü olarak yanındayız, onun direnişinin avukat olarak bir parçası olmaktan gurur duyuyoruz, o ayrı bir mesele ama bu gerçeği de görmek lazım.

Avukat Hüseyin Boğatekin

Akın Gürlek yönetimindeki 37. Ağır Ceza zaten DHKP-C dosyalarında yargılanan sanıklar açısından bence ciddi bir husumet sorunu olan biri, bence bir taraf, bence kişiselleştirmiş durumu, artık objektif ve subjektif anlamda tarafsız bir yargıç olduğunu söylemek mümkün değil, yargılamalarının tamamında da bunu gördük. Dosyadaki yalancı tanıklar veya itirafçı, gizli tanıklarla birebir ilişki kuran, onları duruşmada yönlendiren, onlardan bol bol övgü ve teşekkür alan bir kişi, yani bu yargıcın hakimiyeti altında yürüyen bir yargılamada İbrahim ve arkadaşları tahliye talebinde bulundular. Tabii ki bunu toplumsal, psikolojik ve tarihsel yönüyle vurgu yaparak anlattılar ve siyasi gerekçelerle tutuklandıklarının vurgusunu yaparak tahliye taleplerinde bulundular.

Elbette ki mahkemenin sürekli bir müdahale, sürekli savunmayı bölme, durdurma, Grup Yorum üyeleri ve diğer sanıkların savunmalarından rahatsız olma hali vardı, bu konuda birçok tartışma yaşadık, sürekli savunmayı bölme, avukatların itirazı, avukatları dışarı atma tehdidi, ki daha önce çok fazla avukat dışarı attı, yüzlerce avukatı polis ve jandarma zoruyla da dışarı attı. Bunun bilincinde olarak bu duruşmaya gittik. Biz de avukatlar olarak bunu açıkça tutanağa da yazdırdık, şunu söyledim: “Size tahammül ediyorsak İbrahim’in hatrınadır,” çünkü canımız burada ölüme yatmış ve bu yönüyle biz temkinli yaklaşıyoruz bu yargılamaya. ‘Bu yönüyle aynı hassasiyeti sizden de bekliyoruz’ desek de mahkemenin bu konudaki tavrı gerçekten çok kötüydü.

Yargılama boyunca da açıkçası bir geçiştirme tarzını gördük, biz İbrahim’in duruşma esnasında bile fenalaştığına, uyuduğuna şahit olduk çünkü bizim hakimle tartışmalarımızdan ciddi hasar gördüğünü fark ettik, yani kulakları, gözleri, ışıktan, havasızlıktan müthiş bir şekilde etkilenir hale gelmiş. Biz bu hassasiyetle yaklaştığımız için onlarca avukat, izleyiciler ve ailesi olarak maske takmayı doğru bulduk ve duruşma salonunda belki de Türkiye tarihinde bir ilk gerçekleşti ve avukatlar ile izleyiciler, ağızlarında maskeyle İbrahim zarar görmesin, hastalanmasın veya bir şey bulaşmasın diye ağızlarında maske ile savunma yaptılar. Bunu mahkeme heyeti de gördü. Genel olarak duruşmanın gidişatı buydu.

Duruşmada Gökçek’in tutukluğuna devam kararı verilirken, “hapishanede kalıp kalamayacağına dair” sağlık raporu alınması için Adli Tıp Kurumu’nda muayene edilmesine de hükmetti mahkeme. Bu kararı nasıl değerlendiriyorsunuz, ATK’den nasıl bir sonuç çıkabilir? Bir sonraki duruşma ise 26 Mart’ta o zamana kadar tahliye edilme olasılığı var mı?

Biz mahkemenin ara kararını değerlendirirken çok politik ve önceden kurgulanmış bir karar olduğunu anladık. Öyle ki, dosyada yargılanan tüm sanıkların hukuki pozisyonları ve delilleri neredeyse aynı. Hal böyleyken toplumun, uluslararası kamuoyunun yakından takip ettiğini bildiği bir duruşmada “ben adilim” mesajını vermek için belki de bir tahliye kararı verdi ve müvekkillerimizden yine Grup Yorum üyesi Barış Yüksel’i tahliye etti.

Yani şimdi Barış Yüksel’i tahliye edip, aynı pozisyondaki (14 Şubat itibariyle) 242 gündür ölüm orucunda olan İbrahim’i tahliye etmemek ve topu Adli Tıp’a atmak aslında bize Nuriye ve Semih dönemini hatırlatıyor. Çünkü Nuriye ve Semih de aynı şekilde yargı kıskacına alınıp, eylemlerinden, muhalif duruşlarından vazgeçmelerinin dayatıldığında ve tutuklandıklarında da aynı durum yaşanmıştı. Yine top Adli Tıp’a atılmıştı.

Şimdi bir Adli Tıp gerçeği var Türkiye’de. Hasta tutsaklar açısından korkunç kararlar veren ve eğer “hapishanede kalamaz raporu” verdiyse tahliyeden kısa bir süre sonra muhakkak o tutsağın yaşamını yitirdiği bir Adli Tıp gerçekliğinden bahsediyoruz. Bugüne kadar Adli Tıp’ın hapishanede kalamaz deyip de bir yıldan daha fazla yaşayan neredeyse hiç tutuklu veya hükümlü yok. Böyle bir gerçekle karşı karşıyayız. O yönüyle Adli Tıp’a göndermek ne bir iyi niyet göstergesi ne de bir yaşam hakkına saygıyı gösteren bir durum. Tamamen politik, tamamen öylesine bir ara karar, öteleyen bir karar.

Adli Tıp’ın ne karar vereceğini biliyoruz, ki umarım bizi şaşırtır, umarım yanılırız, ki memnun olurum böyle bir yanılgıdan, biliyoruz ki “hapishanede kalabilir raporu” verecek. Henüz İbrahim Adli Tıp’a götürülmedi, Adli Tıp’a gider mi, gitmeyi kabul eder mi, bu da ayrı bir durum. Bugün öğreneceğiz, avukat arkadaşlarımız kendisiyle görüşecekler ve bana bildirecekler, buna göre mahkeme gerekli taleplerde veya işlemin yürümesi veya yürümemesi için mahkemenin kararını geri alması veya hızlandırması için talepte bulunacağız.

Tabii ki bu İbrahim’e yani eylemcinin kendi iradesine bağlı, muhtemelen yarın bu konu da bir netlik kazanmış olur. Ama dediğim gibi Adli Tıp bir oyun ve kurmaca çünkü daha önceki pratiklerden devlet de muhtemelen bazı analizler çıkarıyor ve 242 günden daha fazla hatta 400 günlere yaklaşan günlerde insanların açlık grevinde veya ölüm orucunda kalabileceğini düşünüyor. Ki bu çok hatalı, mantıksız ve tıbbi olmayan bir değerlendirme.

Ölüm orucunda olan İbrahim’i tahliye etmemek ve topu Adli Tıp’a atmak aslında bize Nuriye ve Semih dönemini hatırlatıyor. Çünkü Nuriye ve Semih de aynı şekilde yargı kıskacına alınıp, eylemlerinden, muhalif duruşlarından vazgeçmelerinin dayatıldığında ve tutuklandıklarında da aynı durum yaşanmıştı.

Gerek yargılamayı gerekse İbrahim’in baştan beri durumunu takip eden ve Türkiye’nin gerçekten çok önemli bir değeri olan Adli Tıp uzmanları var. Hem Şebnem Korur Fincancı, hem Ümit Biçer. Hem duruşmayı, hem de süreci takip ettiler ve açlık grevi ve ölüm oruçları konusunda inanılmaz bir tecrübesi var her iki hocamızın da. Duruşma boyunca da inanılmaz temkinlilerdi, duruşundan havasızlığa, gürültüye her şeyin İbrahim’i çok ağır etkileyebileceğini, yaşamı son bulmasa, diğer bir tabirle ölmese bile çok ağır sakatlıklarla karşı karşıya kalacağını söylediler.

Biz son 15 yılda Türkiye’de neler olduğunu biliyoruz, ölüm orucuna ve açlık grevine uzun süreli girmiş olan kişilerin eğer yaşamlarını yitirmemişlerse çok ağır hastalıklara, örneğin sinirsel ağır hastalıklara veya kalıcı sorunlara maruz kaldıklarını biliyoruz. İbrahim’in de böyle bir durumu söz konusu.

Kaldı ki İbrahim hapishanede birkaç defa tehdit edildi adeta, yani aba altından sopa gösterildi ve “müdahale ederiz, zorla hastaneye götürürüz” denildi. 15 yıldır açlık grevi ve ölüm oruçlarının hepsinde bu tartışıldı. Devletin kesinlikle böyle bir müdahale yetkisi yok, kişinin iradesine bağlı kalmak zorundadır ama İbrahim sürekli bu tacizlerle de karşı kaşıya kalıyor. O sebeple mahkemenin Adli Tıp konusundaki kararının böyle bir sonucu da olabilir, önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Eylemcilerin taleplerine yönelik atılan bir adım var mı? Ya da olumlu yönde bir gelişmenin olacağına ilişkin bir öngörünüz mevcut mu?

Özellikle son 5 yılda ülkede devlet kaynaklı olumlu bir adımın atıldığını ve böyle bir niyeti de görmedik. Lokal ve genel olaylarda, ne makro ne de mikro siyasette böyle bir sonuç karşımıza çıkmadı. Şimdi bu dosya açısından veya Grup Yorum’un talepleri açısından da devletin veya hükümetin direnmek için bir sebebi yok, silah olarak duruşmada da bunu söyledik.

Silahlı örgüt üyeliğinden yargılanan bu kişilerin ellerindeki tek silah enstrümanları, şiirleri ve sözleri. Zarar verebilecek bir pozisyonları yok fakat en yakın haliyle geçen hafta bir duruşma görüldü ve bu duruşma önemli bir adımdı. En azından bu haksızlığın ve hukuksuzluğun giderilmesi adına taleplerin en temel maddelerinden biri olarak “özgürlük talebiydi” ve bunu vermediler. Daha başından, taleplere hiç yanaşmayan, bu haklı talepleri karşılama yönünde bir irade göstermeyen devlet aklından açıkçası çok olumlu bir durum beklemiyoruz.

Tabii bu bizim açımızdan bir umutsuzluk değil, biz hukukçular ve ailesi olarak, İbrahim de eylemci olarak adalet ve adil yargılanma talebini sonuna kadar dile getirecek ve beklentimiz o. Beklentimiz şu ana kadar bir karşılanma durumu olmasa da bu noktadan sonra artık devlet aklının, hükümetin, iktidarın bir geri adım atıp Grup Yorum’un taleplerini karşılamasıdır.

Şu ana kadar kamuoyunun, çeşitli hak örgütleri ve siyasi partilerin desteklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu konuda genel bir eleştirimiz var, geçen seneki tecridin kaldırılması için PKK’li tutsakların gerçekleştirdiği açlık grevi, ölüm orucu ve o sırada yaşanılan çok ağır ölümler sırasında da biz gördük ki toplum gerçekten OHAL sonrası inanılmaz bir suskunluk hali içerisinde. Bu sebeple yine Grup Yorum’un bu açlık grevi ve ölüm orucu eyleminde de görüyoruz ki ne toplum ne de hak örgütleri gerekli ilgiyi göstermiyorlar. Yani toplumun belli bir noktada suskun kalmasını, belli bir mantığı olmakla birlikte insan yine anlayabiliyor, hak örgütlerinin de bazen bu konuda ayrımcı bir yaklaşım sergilediği eleştirisini de yöneltmek lazım.

Bu yıllardır hissettiğimiz ve yaşadığımız bir şey. Bu ülkede hak mücadelesi büyük bir çatı, hepimiz bu çatının altındayız ama kimisi kendini devrimci olarak tanımlar, kimisi hayırsever, kimisi aktivist… Maalesef bu tanımlamalar aynı zamanda sizin çevrenizi ve yaklaşımınızı da belirliyor, perspektifinizin dar veya daha geniş olmasını belirliyor. Mesela bir anda bir devrimcinin barış, demokrasi, adil yargılanma, adalet talebi eylemi olduğunda, hak örgütlerinin yarısından fazlasının çekildiğini, suskun kaldığını görebiliyoruz.

Yani Grup Yorum gibi milyonlara ulaşmış, milyonlarca kaset satmış, milyonların gönlünde taht kurmuş, halkın her sorununa neredeyse bir türkü yakmış bir grubun üyelerinin ölüme giderken, bedenlerini ölüme yatırmışken sanatçılardan bile ses çıkamaması korkunç bir durum.

Duruşmaya gelen aydın, yazar, sanatçı veya bu temelde kendini tanımlayan kişilerin sayısı o kadar düşüktü ki, elbette ki bir sahip çıkma vardı ama gerçekten ciddi anlamda bir sahip çıkma olmadığını ve ciddi anlamda özellikle örgütsel temelde, hak örgütleri, sivil toplum kuruluşları ve demokratik kitle örgütlerinin bu tür konularda ayrımcı yaklaştığını görüyoruz, maalesef böyle bir durum var.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey ya da çağrınız var mı?

İbrahim’in talepleri sadece Grup Yorum’un talepleri değil. Onlar herkes için adalet diyor çünkü bugün listeler hepimizin başına bela, bugün yoğun tutuklamalar, gözaltılar, yargılamalar tüm ülkenin sorunu. 2016’dan sonra ülkenin yarısından fazlasının soruşturulduğunu, çeyreğinin neredeyse hapishaneye girdiğini ve gözaltına alındığını söyleyebiliriz.

Böyle bir ortamda İbrahim’in adalet, adil yargılanma ve özgürlük talebi sizce bireysel bir talep midir? Hayır… Bu sadece Grup Yorum’la ilgili bir talep değildir, bu tüm ülkeyi, tüm kimlikleri, tüm ezilen kimlikleri ve inançları ilgilendiren bir taleptir.

Bu yüzden her ezilen kimliğin, kimlik grubunun İbrahim’e, Helin’e ve onların mücadelesine ses olması ve seslerini duyurması gerekir. Ve devlet aklının, devletin, iktidarın derhal gereğini yapması için de demokratik haklarını kullanmaları ve gerekli girişimlerde bulunmaları çağrısında bulunuyorum.

Yani aslında herkese sesleniyorsunuz…

Tabii aslında herkese sesleniyorum, ay sonunda geçinemeyen işçiye, inancı sömürülen inançlı yurttaşlara, çocuklara, annelere, gençlere, kadınlara, avukatlara, gazetecilere, siyasi partilere, hak örgütlerine… Bu herkesi ilgilendiriyor, hepimizin sorunu ve bu direnişe destek olmaya çağırıyoruz.

Previous post
Büyükada Davası: Karar çıkmadı, duruşma 3 Nisan'a ertelendi
Next post
Pozitif-İz’den ücretsiz HIV testi projesi