Ana SayfaDünyaBir ‘köksaplar’ denemesi: Sarı Yelekliler ve Fransa’da yakın dönem sosyal hareketler – Evrim Şaşmaz

Bir ‘köksaplar’ denemesi: Sarı Yelekliler ve Fransa’da yakın dönem sosyal hareketler – Evrim Şaşmaz


Evrim Şaşmaz


Coğrafya yakınındaki hareketlenmelere bakıp iç geçirmek, hareketin özneleriyle üzülüp sevinmek ve hatta hareketin özneleriyle öylesine özdeşleşmek ki nihayetinde eleştirmek ve akıl vermek gibi alışkanlıklarımız mevcut. Yeterince entelektüelleştirebildiğimiz durumlarda da işi analize vuruyoruz elbet. Çokça eylemsizlikten ve devam eden siyasi baskı ve yalnızlaştırma karşısında donma tepkisi vermekten fakat bir o kadar da kültürel tutum ve davranış örüntülerimizden olsa gerek… Alışkanlığımızın ‘şimdilik’ son nesnesi ise Sarı Yelekliler. Bir nevi ‘yelek’ten ‘karakter’ tahlili yapıyoruz şu sıralar, başımızı bir nefes ötemizdeki suçlaştırmalardan ve bunlara karşı giyilen ‘yelek’lerden yana çevirmekte zorluk çekerken.

Külahını önüne koyup düşünmeye evrilebilecek bir “berideki ‘öteki’ ne yapıyor ki?” sorusuysa belki köksaplara dokunmayı gerektiren bir sentezle mümkün olur. Bu ihtiyaca yönelik, Sarı Yelekliler’i münferit bir isyan olarak irdelemek, içlerinde kimler/neler var, amaçları ne analize tabi tutmak ya da Sarı Yelekliler’i diğer başka yakın dönem hareketlerle kıyaslamak yerine, derdim dünya sosyal hareketler akışının köksaplarından birkaçını oluşturan Fransa toplumsal hareketlerinde Sarı Yelekliler’in yerini ve rolünü ele almak. Bunu da son dönemlerde ‘yeni sosyal hareketler’ gözlem ve kuramlarında sıkça uygulanan köksap yaklaşımıyla yapmak mümkün. Köksap yaklaşımı (bkz. Deleuze ve Guattari, “Kapitalizm ve Şizofreni”), zencefil, süsen veya mavi ayrık bitkilerinin köklenme ve saplanma haline bir benzetme temelinde, herhangi bir kronolojiyi ve unsurlar arası hiyerarşiyi reddeder, hemzemin, yaygın ve çoklu giriş-çıkışlı akış ve aktarışlarla ilgilenir. Bu anlamda bir öncüller ve olası ardıllar değerlendirmesi yapmaksızın yakın geçmişten şimdiye kadar organsız bedenler olarak “özneler”e ve onları oluşturan bağlama odaklanmaya çalışacağım. Çünkü Sarı Yelekliler dahil olmak üzere taban hareketlerinin küresel ve yerel bağlamdan ve akıştan ayrık, istisnai hareketler veya birer yoksunluk ve hor görülme temelli “patlama” veya iyi hesaplanmış “rasyonel” eylem olarak ele alınmasının toplumsal at gözlüğü işlevi yarattığını düşünüyorum.

Özneleri besleyen köksaplar

Sarı Yelekliler temel hareket özelliklerinden ötürü bir taban hareketi olarak değerlendiriliyor. Fakat bu taban hareketini özel olmasa da nadir kılan bir öznelik ifadesi söz konusu. Hareket ve devamında isyan, adını herhangi bir yerden veya bir tarihten veya bir kişiden değil, sarı yelek giyerek yaygın ve etkin bir eylemi benimseyen ve aslında hareketi hareket kılan anonim ama sınıflı ‘özne’lerden alıyor. Bu, nadir görülen ve hareketin aidiyetler ve politikleşen kimliklenmeler temelinde genişçe yayılmasına olanak sağlayan bir durum. Hem de dışarıdan, yani herhangi belirli (tek) bir siyasi kamptan ya da uluslararası medya ve kaynak etkilerinden de görece korunmayı sağlayabilir bu öznelik. Öte yandan anonimlik tam da bu açıdan bir risk barındırıyor: Politik aidiyetlerinin zayıf olması, yani aslında diğer bazı organsız bedenlerle köksaplanmaya yönelik muhafazakar tutumu, bu öznelerin, organsız bedenler olarak sağlıklı gelişimini zorlaştırabilir ve ‘yukarı’dan gelebilecek olası zehirlere karşı zırhlanmayı es geçebilir.

Peki bu öznelik nasıl oluşuyor? Halk hükümetin ekonomi-politikasındaki son dayatmalara bir anda mı öfkelendi de bir yeleğe büründü? Yoksa sarı yelek giyenler hemzemin bir köksap mı? Öznelik tekil bir eylemin, tekil bir ‘yeter’ ifadesinin ya da dar ölçekli bir sosyal değişimin ötesinde gelişen bir kolektif eylemlik ve irade halidir. Diğer bir deyişle, hareketlerde özne olmak zamana ve tecrübelere yayılan bir farkındalık gerektirir. Köksap açısıyla, Sarı Yelekliler isyanının nelerden beslendiğine ve neleri besleyebileceğine bakmak en azından bu açıdan elzem. Kronolojik bir sıralama yerine tarihleri birbiriyle örtüştüren tematik bir gruplandırma yaparsak Sarı Yelekliler’in beslendiği köksapları (mevzuları ve hareketleri) Güvenlik-Özgürlük, Çevre-Ekoloji ve Sınıf-Ekonomi temelinde ele almak mümkün.

Organsız bedenleri sadece olumlu deneyimlerden oluşan saçak kökler üzerinden ele almak yanıltıcı olur; nihayetinde oluşları ve gelişimleri temelinde ‘boş’ (arzuların her yöne aktığı fakat üretmeye yönelemediği), ‘tam’ (saçak köklerin yaygınlaşarak farklı tecrübeler kazandığı ve belirli saplar ortaya koyduğu) ve ‘kanserli’ (sömürülmüş köksapların yeniden üretim çarkında zarara dönüştüğü) organsız bedenlerden bahsetmek mümkün. Lakin burada bahsi geçen organsız bedenleri az evvel gruplandırmaya çalıştığım köksaplar temelinde aktarırken illa farklı organsız beden kategorilerine ayrıştırmaya gitmeyeceğim. Bu –aslında birbiriyle geçişken– gruplandırmaların temsili içeriğini sadece birkaç örnekle aktarmakla yetineyim.

Bu anlamda, Sarı Yelekliler’i besleyen köksaplardan ilki hem dayanışma hem de çatışma hatları ören fakat nihayetinde halkın büyük bir kısmında deneyim belleği yaratan Güvenlik-Özgürlük mevzu ve hareketlerine bağlı organsız bedenler. Eksik bir liste olmakla birlikte içeriğine şunları dahil edebiliriz: Calais Cangılı ve karşılıklı direnişle varlığı ve imhası, ve 2015 sonlarında başlayan OHAL.

  • Calais Cangılı: 1999’dan beri Suriye, Afganistan, Sudan, Eritre ve diğer ülkelerde yaşadıkları şiddet ve yoksunluklardan kaçan binlerce göçmen ve mültecinin Birleşik Krallığa geçmeye çalışmadan önce uğrak yeri olan Calais’de 2015-2016 yıllarında, göçmen ve mültecilerin sığındıkları, Calais Cangılı olarak adlandırılan ve yaşam koşulları, iç çatışmaları ve dış baskıları yoğun olan mülteci kampı birçok vatandaşın göçmen ve mültecilerle olumlu ya da olumsuz ilişkilenmesine, dayanışmasına veya çatışmasına zemindi. Devlet kampı tamamen kapatmanın yolunu yaparken tır şoförleri ve çiftçiler de bu kampın kapatılmasını ve göçmenlerin gönderilmesini talep eden tehdit ve şiddet içerikli eylemler düzenlediler. Mültecilerin ve dayanışmacı eylemcilerin direnmesine karşın kamp 2016 sonuna doğru boşaltıldı.
  • OHAL (14 Kasım 2015 – 30 Ekim 2017): 7-9 Ocak ve 13 Kasım 2015’teki IŞİD saldırıları sonrasında getirildi, 5 kez uzatıldı. Irkçılık karşıtı gösteriler ve eş zamanlı göçmen karşıtı politika talepleri bu döneme eşlik etti. Her koşulda ilk birkaç haftadan sonra OHAL ilanı halkın gözünde tamamen bir mobilizasyon baskılama aracıydı. Halk hükümetten özgürlüklerinin kısıtlanmasıyla ilgili olarak bazı noktalarda hesap sorduysa da gelen yanıt Macron’un başkanlığı oldu.

İkinci grup köksap Çevre-Ekoloji alanlarında denilebilir. Bu köksapı oluşturan organsız bedenlerin başındaysa Notre-Dame-de-Landes ‘Savunulacak Alan’ (ZAD NDDL) mücadelesi ve çiftçilerin 2017’ye yayılan, çevre politikaları ve ekonomik (vergiler) temelli öfkeli protestoları yer alıyor.

  • ZAD NDDL: Notre-Dame-de-Landes’da (NDDL) orman, tarım, ekoloji ve yaşam alanlarını imha ederek inşa edilmek istenen havalimanına karşı 1999’dan günümüze uzanmış bir ‘Savunulacak Alan’ (fr. Zone à Défendre) mücadelesi söz konusu. Bu mücadele geçtiğimiz bahar aylarında devlete büyük bir geri adım attırdı ve en azından NDDL’daki havalimanı projesi iptal edildi. Buna karşın, eylemciler ve alan savunucuları süreğen polis şiddetiyle bölgeden zorla çıkarıldı ve yaşam alanları talan edildi. Bölge halkının büyük bir kesiminin eylemcilerle yakın ilişkisi ve dayanışması daimi. Bölgede yaşayanlar polis şiddetine ve imhaya hâlâ öfkeli.* Başka otonom savunma alanları ve Savunulacak Alanlar, Fransa’nın başka yerlerinde de benzer imha amaçlarına karşı mücadeleye devam ediyor.
  • Çiftçi protestoları: 2014’ün başında gündeme gelip, yiyecek fiyatlarındaki hızlı düşüş, arttırılan çevre vergileri ve tarım için yükseltilen kriterler karşısında 2015 yılı boyunca (Fransa Parlamentosu önüne gübre yığmak, traktörle yol blokajları ve polislere gübreli sprey sıkmak gibi) net ifadeli eylemlerle süren çiftçi protestoları, 2016 yılında açıklanan çiftçi intiharlarıyla yeniden alevlendi ve hala devam ediyor.

Son grup köksap ise Sınıf-Ekonomi toprağında saçaklanıyor. Bunların arasında da 2016 yılında Gece Ayakta (Nuit Debout) eylemleri ve Mart-Mayıs 2018 eylemleri ön plana çıkıyor.

  • Gece Ayakta: Birçok meslek grubunu güvencesizleştirmeyi, ek mesai şartlarını kötüleştirmeyi ve öğrencileri akademiden uzaklaştırıp meslek eğitimlerine sıkıştırırken harçları ve öğretim masraflarını da arttırmayı dayatan ‘İş Yasası’ teklifine karşı Mart 2016’da önce Paris’te, gazeteci François Ruffin’in solun birleşik mücadelesi odaklı toplantısının devamında başlayan eylemler birçok şehirde yankılandı ve hızla Fransa geneline ve Avrupa’nın bazı yerlerine yayıldı. OHAL döneminde yapılabilen en geniş katılımlı eylemleri oluşturdu. Ağustos 2016’da ise yasa bir değişiklik olmaksızın senatodan geçirilerek yürürlüğe kondu. Zamanında siyaseten “heterojen” olarak görülen bu hareket, şimdilerde –muhtemelen Sarı Yelekliler’in etkisiyle- daha belirli, entelektüel bir zümreye atfediliyor.
  • Reform politikalarına karşı Mart-Mayıs 2018 eylemleri: Maaşların dondurulması, demiryollarının -işçilere herhangi bir tazminat veya destek verilmeksizin – süresiz bakım ve revizyona sokulması, öğrenci harçlarında artış ve benzeri reformist değişiklik önerilerine karşı öğretmenler, öğrenciler, işçiler ve prekarya Paris başta olmak üzere birçok şehirde sokakları bırakmadı, grevler ve blokajların bir süre devamı geldi. Polis şiddeti tüm vatandaşları öfkelendirdi. Sular biraz durulduğunda üniversite komün ve kolektifleri yeniden canlandı. Üniversite dışı akademik inisiyatifler kuruldu ve liselilerin örgütlenmeleriyle dayanışma ağları örüldü.

Köksaplarla değerlendirilebilecek bu organsız bedenlere bütüncül bakınca, Fransa halkları her ne kadar acil gündem temelinde hareketlense de gündemler fırtınasında mümkün olduğunca ahmaklaşmadan temel taleplerini her harekette dile getirmeye çalıştığını görmek mümkün.

Köksaplara zehirli ilaç: ‘Yukarıdakiler’

Halk hareketlerinin yükselişe geçtiği dönemlerde direnişin pornografisi gözlerimizi kamaştırırken otoriter neoliberallerin fesat tebessümünü kaçırıyoruz zaman zaman. Halbuki dünya zulüm tarihine bakıldığında zalimin fırsatçılığı daimi malumdur. Bu anlamda yalnızca ilerici sosyal değişimi arzulayanlar değil zümrelerin çıkarını koruyan gerici sosyal değişimi dayatan zalimlerin de konuyu takibi ve gündeme dahiliyeti köksaplar oluşturan organsız bedenlerin toprağından böceğine tüm yaşam alanını ve imkanını zehirleyen birer tarım ilacı niteliğinde ve organsız bedenleri kanserleştirme tehdidi teşkil ediyor.

Birbirlerini kınamakla sıvazlamak arasında mekik dokuyan otoriter neoliberallere henüz aşinayız; daha da bilip anlamakta fayda var. Bu zehri, “Sarı Yelekliler’in taleplerine kulak vermeli” diyerek ilk eline alan Le Pen olsa da ‘dünya liderleri’nin birkaç ifadesine** bakınca daha makropolitik bir hodri meydan ve ‘ben sana demiştim’ havası seziliyor (Frexit mi yoksa Avrupa ordusu mu? Ulus-devletler arası geçişken otoriter neoliberal yönetim modeli mi? Neden olmasın?) Bir yandan ‘En iyi reformu ben yaparım, bakalım o nasıl başa çıkacak’ söyleminin ortaya çıktığını görüyoruz. Öte yandan, bedeller vurgusuyla kendini doğrulama çabası: “Çevreyi en iyi ben korurum”. Bunlara ek olarak, birinin uzak yörüngeleri mehter marşıyla sarı yeleklenirken, diğeri de geri kalmamak için Paris sandığı Londra’dan Trump sloganları videosu paylaşıyor.*** Ulus-devlet ötesine geçen bir “biz hepinizin babasıyız, bize bakın ve kurtulun” çağrısının tam da zamanı olsa gerek… Hem “neden endişeli olsunlar” ki (bedel ödemekten ziyade) bedel ödetmeye devam ederek herhangi bir hareketlenmeyi ellerinde ‘yasal’ tokmaklarla beklerken?

Bu gündem fırsatçılığı karşısında halkların nasıl konumlanacağını, ne şekilde karşı hat çekebileceklerini ve barikat kuracaklarını kestirmeleri zor fakat imkansız değil. “Bizi kimse temsil etmiyor, bizim sözde sözcümüz yok” bu anlamda çok temel bir konumlanma taktiğine işaret ediyor. Fakat yukarıda bahsi geçen anonimlik ve bununla ilişkili politik aidiyetlerin yoksunluğu veya yeni aidiyetlerin politize olmasına muhafazakar bir yaklaşım, ‘sever-de-döver-de-babalar’a gerisin geri koşmayı olası kılabilir. Bu illa ki hareket ve sokak terk edilir anlamında değil, son dönemlerde sıkça karşılaştığımız, harekete nüfuz edebilecek ilaçlarla organsız bedenin kanserleşmesi anlamında da gerçekleşebilir.

Tüm bu ihtimallere karşı, ZAD bileşenlerinin üyeleri şimdi sokakta, “Bizi artık anlıyor musunuz?” diye slogan atıyor, öğrenciler “sizinle dayanışma içindeyiz” diyor, anarşistler devletin soğuk yüzüne biraz ateş vuruyor ve işte süresiz genel grev geliyor. Coğrafya ötesindeki halklara ise gerek hakikat paylaşımıyla gerekse dayanışma eylemleriyle köksaplar arasında saçaklar oluşturmak ve belki de yeni organsız bedenler yaratmak düşüyor.

Sarı Yelekliler kime köksap?

Pankarttaki yazı: “Halk yıkıma, burjuvayı öldürelim”

Yukarıdaki farazi gruplandırmaya Sarı Yelekliler de eklenebilir. Fakat bu noktada, “Sarı Yelekliler bizi nasıl besler?” sorusuna ilk verilecek cevaplar refleks mahiyetinde endişelerden oluşuyor. ‘Taban hareketi’, ‘halk isyanı’ güzellemeleriyle beraber sol ve liberal eleştiriler duyuluyor sıkça: Taşınan ulus bayrakları, savrulan ırkçı ve cinsiyetçi sloganlar, sergilenen yabancı ve LGBTİ+ düşmanı tavır ve hareketler, çevre ve ekoloji karşıtlığı,‘apolitik’ fakat (sınıf bilinçli değil) ‘sınıf’lı demografi, taleplerin arasına sıkışmış sağ muhafazakar arzular… Birçoğunun temeli ve sirayeti gün gibi aşikar elbet.

Taban hareketleri başta olmak üzere birçok kitlesel ve yaygın kolektif eylemde çoğu zaman ulus-devlet bayrağı ve zaman zaman din, ‘üst’ kimliklenmeyi vurgulayan etki gücü kuvvetli bir hareketlenme (mobilizasyon) aracı olarak kullanılır. Ayrıca, karma katılımlı toplumsal hareketlerde etnisite-göçmen-mülteci-LGBTİ+ düşmanlıkları örtük ya da açık biçimde seyredebilir. Bunun sebeplerini irdelemek apayrı, koskocaman bir konu fakat yakınsal bir açıklama olarak taban hareketine katılan vatandaşların ‘ortalama halk’ı, yani istatistiksel olarak nüfusun genel özelliklerinin ortalamasını oluşturan kitleyi, tanımlayıcı özelliklerde olması verilebilir.

Burada sentezden analize bir dönüş yapmak gerekecek: Sarı Yelekliler heterojen bir grup olarak algılandı analizcilerin gözünde. Fakat bu heterojenliğin içinde ortak bir payda olarak ‘ortalama halk’ın özellikleri göz önünde bulundurulmalı. Dünya Değerler Araştırması’ndan verilerle yapılan yakın dönem araştırmalardan birine göre Fransa’da (ABD ve Britanya benzer olarak), özellikle kırsal bölgelerde, ekonomik güvencesizlik yaşayan, göçmen karşıtlığı, otoriterlik değerleri ve sağ ideolojisi yüksek kesimlerin sağ popülist yönetimlere desteği daha fazla, başka bir araştırmada ise Fransa vatandaşları Avrupa’da en yüksek homofobik tutumlara sahip; çerçeve itibariyle görünen o ki nüfusun geneli şimdiye kadar sağ popülizmi tercih etti. Bu anlamda, ana akım medyayı takip eden, ‘piyasa ekonomisi’nin getirisi en az katmanlarında etkin olabilen, devlet işleyişini laik sevse de dinine tutunan ve çoğunluğu betimleyen ‘ortalama halk’, bir hor görme değil bir gerçeklik tezahürü. (Analiz parantezini böylece kapatayım). İşte, taban hareketinde bahsi geçen halk tam da böyle genel demografiyi yansıtır, bu demografinin derdini aktarır; kendi ‘marjinal’ gruplarımızı veya bunların tanım karşılığını değil. Bu yüzden taban hareketleri biraz daha ‘gerçek’e yakın hakikat’en. Aynı zamanda, bu yüzden biraz daha sağ popülizmin ajandasıyla örtüştürülebilir, hele sağlar arası güç mücadelesi ısınmaktaysa.

Haliyle bu isyan – gerçi hiçbir isyanın mülkiyetçi bir yerden sahiplenilmesi hoş değil ya – kimsenin değil, (çoğunluk anlamında) herkesin isyanı. ‘Sol’un da değil yani. Fakat ‘sol’ların da dahil olup, öznelik temelinde etkisini katabileceği, politik gündemi belirleyebileceği türden. Şimdilerde, liselilerin ve anarşistlerin ateşli eylemleri, CGT çağrısı başta olmak üzere sendikaların genel grev çağrıları ve liselilerinkine eklemlenen üniversite blokajları ile görmekte olduğumuz da işte tam bu, köksapların birbirine yönelmesi ve birbirinden beslenme çabası. Bu son öznelerin köksapları ne denli panzehir görevi görür şimdilik bilinmez… Fakat bu yönelmelerden büyük-küçük yeni köksapların serpilebileceğini tahmin etmek zor değil.

Kimilerimiz, gerek ezilen azınlık kimliklenmelerimiz gerekse siyasi aidiyetlerimiz sebebiyle zalimin bayrağının durduğu yerde durmayı zül addederiz. Uzaklaşırız, yakınlaşmayız. Fakat sıkıntı bayrağın ötesinde, ulus-devletin daimi varlığında. Bir taban hareketinin, vatandaşların coğrafyayı en genel özellikleriyle temsil eden kesimden olduğu göz önünde bulundurulduğunda dert edindiğimiz bu sorunlar silsilesiyle yüzleşmek için mücadele pratiklerinin çıtasını ve muhatabını yükseltmek gerekiyordur belki. Bu ihtiyaç sadece Fransa sol radikallerine sınırlı değil elbet; bu anlamda da köksaplar hepimizi besleyebilir. Peki, nasıl yapmalı da ‘dünya liderleri’nin zehrine panzehir misali taban hareketlerine uzanan köksapları beslemeli? Bu son sorunun belirgin cevabını vermeden birkaç genel dikkat noktasını vurgulamak istiyorum.

Bir yandan, imgelerin vuruculuğunda yaşıyoruz. Yeni sosyal hareketler olarak da bilinen ve kitlelerin demokrasi ihtiyaç ve vurgularının daha toplu iradeyle ve görece radikal algılanan, işgal etme gibi yöntemlerle gerçekleştiği hareketlerde semboller öznelerin önüne geçebiliyor. Sokak ve eylem demek biraz da ‘tatmin’ demek; bu açıdan her direnişin imgeleri ve estetiği sol cepte rozet belki. Fakat sokaktaki ve mücadeledeki akışkan estetiğin ötesine geçerek donuk fotoğraflar ve zevk nesneleri halinde, özellikle alandan uzak olanların gözünde mücadeleyi pornografikleştiren imgelerle ne yapmalı? Bu imgelerle direnişin pornografikleşmesindeki en büyük sıkıntı hem o direnişe hem de daha yakındaki benzer direnişlere yönelik bir göz kamaşması durumu. Bu hem elimizin, ayağımızın bir nefes mesafesiyle değebileceği eylemler hem de ancak gözümüze, tahayyülümüze değebilecek daha uzak eylemler için geçerli. Duvar yazıları, maskeler, sanatsal eylem fotoğrafları hepimizin beğenisini topluyor, hareketin kabulünü kolaylaştırıyor fakat bir o kadar da öznelerle diğerleri arasında görünmez bir duvar çekiyor. Direniş estetiği anın akışkanlığında ortaya çıkan ve bağlamın ayrıntılarına paralel olarak öznenin eyleminin, hareketin evriminin görülebildiği bir açıda olmadıkça pornografik bir ögeye dönüşebiliyor. Buna zırhlanmaksa belki röportajlar, tanıklıklarla mümkün. Direniş pornografisinden bağımsız olabilmenin bir yolu, öznelerin düşünce ve duygularını kendilerinden öğrenmek, alanda bulunanların gözlemlerini dinlemek. Hele öznelere yalnızca bir nefes uzağındaysak, özneleşmek veya tanıklaşmak…

Belki en acil noktalardan biri ise suçlaştırmanın kesin reddi. Macron dün zamları askıya aldığını bildirmişken muhtemelen belirli bir kısım sarı yelekli sokakları terk edecek. ‘Şefkatli babaları’na yine güvenecekler. Bu, sokakta kalanların suçlaştırılmasını çok kolaylaştıran bir devlet stratejisi. Peki böyle dönemlerde suçlaştırmanın reddi nasıl mümkün olur? Suç unsuru olarak gösterilen davranışların öz savunma niteliğine dikkat çekmek elzem bir öğe fakat yeterli olmayabilir. Devlet, bir halkın başındaki en büyük mafya oluyor çoğu zaman, haliyle suç defteri kabarık, bu suçları hatırlatmak ‘kamu’ya, yani halkın soyut ve somut (‘müşterek’e inat) kolektif kaynaklarına esas sistematik zararın nereden geldiğine işaret etmek için gerekli bir yöntem.

Suçlaştırmanın reddi, gündem belirlemeyi de beraberinde getiriyor. Sarı Yelekliler isyanında devlet mevzuyu çevre politikalarına sıkıştırmaya çalışırken taban sorunun ekonomik olduğunu vurguluyor. Bu açıdan emeklisi ve işçisiyle Sarı Yelekliler “Açlıktan öleceğiz, ekoloji bir halk mücadelesi olsun biz de isteriz ama şimdilik bu zenginlerin savaşı” diyerek dayatılan çevre vergilerinin ve zamların neden önce büyük şirketlere uygulanmadığı hakkında hükümetten hesap sormaya devam etme niyetinde. ‘Ortalama halk’ “ekmeğin tamamına talip” olduğunu duyurdu. Fakat bu söylem eşliğinde halk kendi ‘öteki’lerini göz ardı etmeye ve mümkünse elemeye niyetli. Sağ yönelimli muhafazakar talepler göçmenler, mülteciler ve LGBTİ+’ları tehdit ediyor. Gündem belirleme belki dayanışma refleksleriyle mümkün olur. Kuvvetler ayrılığını ‘demokrasi’nin temel ilkesi sayan günümüz dünyasında sesi duyulan sol sürekli birleşmekten ve hatta birleşirken kendi bünyesinde öğütmekten yana olabiliyor. Buna karşın, Sarı Yelekliler isyanına destek çağrılarında bulunan ve ateşli eylemler düzenleyen liselilerin sözü bu anlamda hepimizin aklına kazınır nitelikte: “Şimdilik birleşik mücadele demek için erken, dayanışma içindeyiz”. Bu dayanışma reflekslerinin devamında gelebilecek örtüşük gündemli süresiz genel grev ise tamlaşan bir organsız beden umudunu canlı tutuyor, hele de Sarı Yelekliler neden sendikalardan ayrık olduklarını vurgularken: “Biz sendikalar gibi değiliz, pazarlıkla durmayacağız”.

Nihayetinde, elbet hepimiz beslenmek için uzanacak saçaklar bulacağız, gerek bir nefes ötede giyilen yeleklerden, gerekse daha uzaktaki Sarı Yelekliler’den. Peki zehirlenmezse, kanserleşmezse bu organsız bedenler, bu özneler bizleri nasıl besler? Cevap öznelerin ve özneleşeceklerin sınırsız tahayyülünde.


* Bkz. Fransa’nın göbeğinde bir otonom alan: ZAD | ZAD direnişi: Barikatlarda ‘Gezi ruhu’ vardı, devlet öz savunma karşısında geri çekildi
** Sarı Yelekliler eylemlerine ilişkin AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk açıklamasına buradan, ikincisine de şuradan ulaşabilirsiniz. Aynı süreçte ABD Başkanı Trump öncelikle “Fransa’daki büyük ve şiddetli protestolar ABD’nin ticaret açısından ya da BÜYÜK askeri korunmamıza yönelik adil ve makul giderler açısından AB tarafından ne denli kötü muamele gördüğünü göz önünde bulundurmuyor. Bu iki konuya kısa sürede değinilmeli” demiş ardından, Macron’u şöyle tebrik etmişti.
*** Mehter marşıyla sarı yeleklenen Türk göçmenler | “Trump’ı istiyoruz” sloganı atılan Londra’daki bir gösteri videosu Paris’ten gibi gösterilir ve Trump bunu retweetler.