Ana SayfaManşetFerdi Sabit Soyer: Birleşik Federal Kıbrıs’ı savunuyoruz

Ferdi Sabit Soyer: Birleşik Federal Kıbrıs’ı savunuyoruz

HABER MERKEZİ – Kuzey Kıbrıs’ta sağcı Ulusal Birlik Partisi liderleri Rauf Denktaş, Derviş Erdoğlu gibi kesimlerin saltanatına son veren partilerden CTP’nin liderlerinden, 2005-2009 dönemi Başbakanı Ferdi Sabit Soyer, 12 Mart darbesinin yıldönümünde konuştu. Kıbrıs’ta ‘BEY Faşizmi’ uygulandığını ve buna karşı mücadele verdiklerini söyleyen Soyer, “Birleşik Federal Kıbrıs istiyoruz” dedi. Soyer’in Yeni Yaşam’dan Mehmet Ali Çelebi’ye verdiği ve gazetede iki bölüm [1 ve 2] halinde yayımlanan söyleşiyi paylaşıyoruz.


Söyleşi: Mehmet Ali Çelebi


Siyaset serüveniniz, milletvekili, CTP GS, CTP Başkanı ve Başbakanlık olarak ilerliyor. Zor bir tarihsel iklimde yol haritanızda öğrencilik döneminden beri aldığınız yolu, kritik dönemeçleri sormak istiyorum…

Siyasete atıldıktan sonra diye soruya başladınız. Hep şunu söylerim, bizim kuşaklar, öncesi ve  sonrası siyasete mi atıldık, yoksa siyaset ve siyasi gelişmeler mi bizi siyasetin tam göbeğine taşıdı? Bence ikincisi. Düşünün çocukluk döneminde, duvarlara “Ya Taksim Ya Ölüm” ile “ENOSİS” sloganlarının karşılıklı yazıldığı, Lefkoşa’da Küçük Kaymaklı’dasınız. Bir yandan İngiliz sömürge yönetiminin askeri baskısı. Öte taraftan da EOKA ve TMT’nin dar milliyetçilikle oluşturduğu şiddet ve baskı ortamı.

Ben Kıbrıs Sendikal Hareketinin (PEO) en etkin yöneticilerinden olan Ahmet Sadi’nin eşinin, Leman hanımın Küçük Kaymaklı’da halkın desteği ve katkısı ile açtığı Ana Okulunda öğrenime başladım. Bir gün bir haber: Ahmet Sadi’yi TMT öldürmek için suikast yaptı ve eşi suikastçının önüne geçti. Ağır yaralandı. O kadın da sizin öğretmeniniz. Neden niçin soruları ve içinizdeki isyan büyüyor. Size bazıları diyor ki “O vatan haini, Rumcu onun için vuruldu.” Ama siz çocuk aklınızla o iri iri lafları söyleyene “hayır öyle değil” diyorsunuz. Çünkü o vurulan kadın, bize Atatürk’ü , 23 Nisan’ı, 19 Mayıs’ı anlatandı. Okulun içinde Türk bayrağını gösteren ve “aman çocuklar bunu İngilizler bilmesin” der, biz de öğretmenimizi İngiliz askerlerini şeytan gibi görerek koruduğumuzu sanırdık. Bu sorulara cevaplar aramaya ta o çocukluk yaşlarından başladık. Sonra Emekçi gazetesini çıkartan çok sevdiğiniz, babanızın da çok sevdiği Fazıl Önder Saraç’ın da aynı nedenle vurulup öldürüldüğünü duyarsınız. İsyan çocuk yüreğinizde büyür. Sonra babanız korku dolu gözlerle size gelir ‘bu soruları sormayacaksın eğer sorarsan babana, annene kardeşlerine saldırırlar’ der. Bir başka korku sizi sarar.

Arkasından EOKA şiddeti ve sizi de o EOKA şiddetinden koruyacak tek alternatifin de TMT olduğunu duyarsınız. Sonra birlikte top oynadığınız Kıbrıslı Rum çocuklarla tüm temasınız kesilir. Birbirinize korku ve düşmanlıkla bakmaya çalışırsınız. Sonra sokak çatışmalarını görürsünüz.

Onca olaydan sonra ansızın bir haber: Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu, artık barış geldi. “Ne oldu ne bitti?” kimse bir şey söylemiyor. Cumhuriyet ilan edildikten sonra büyüklerin söylediği şu sözü o çocuk hafızam kaydetti. Onlar “Ya öleceyik ya ENOSİS” derdi, biz de “Ya böleceyik ya öleceyik” derdik. Şimdi Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti. Cumhurbaşkanı Makarios, Yardımcısı da Dr. Fazıl Küçük, Amerika ve İngiliz ne isterse, Ankara ve Atina neyi kabul ederse o olur. Biz de “hullum bullum develer peşinden gideriz.” Yani “neden, niçin” sorularına bir de “biz neyiz” sorusu da eklendi.

Cumhuriyet döneminin sakinliği de 1963 Aralık ayında, şiddetli silah sesleri, çatışmalar ölümler ve en nihayetinde yaşadığımız semti, evimizi terk ederek göçmenlik maceramızla son buldu. Artık ne okulumuz, ne bölgemiz, ne de evimiz kalmıştı. Lefkoşa’da bir akrabanın evinin bir odasında yaşamımızı sürdürmeye başladık. Silah seslerinden silahları tanımayı öğrendik…

Zor günler zor zamanlar. Ortaokulu böyle okuduk. Evde ise tüm haber bültenleri tek tek dinlenir Kıbrıs sorunu konusunda bir gelişme aranırdı. Bu arada Ankara Radyosu kısa dalgadan, babam TBMM saatini dinlerdi. Artık farklı sesler duyuyorduk. TİP milletvekillerinin Mehmet Ali Aybar’ın, Çetin Altan’ın, Behice Boran’ın ve diğerlerinin konuşmaları bizim için yeni ve çok farklı idi. Bu yalnız benim serüvenimin değildi. Tüm yaşıtlarımın serüveni idi.

Behice Boran

Daha sonra Lise hayatı başladı. Lise ikiye gelince de okul müdürümüzün teşvik edici konuşmaları ile Mücahit Ordusu’na katıldık. Evimizden çıktık, kışlaya gittik. Sabah 7.30 ile öğlen 1 arası okula gider, ama saat ikide kışlada içtimada hazır olmak zorunda idik. Askerlik eğitimi ve nöbet tutar ağır ve hafif silahların tümü ile haşir-neşir idik. Çok iyi askeri eğitim alırdık. Ama 1968 yılı dünyada devrimci gençlik hareketinin yükseldiği dönemdi. Ayrıca Türkiye’de de devrimci gençlik hareketi yükselmişti. Bizden büyük abilerimiz Kıbrıs’a bu değerleri taşıdılar. Tüm baskılara karşın kışla duvarlarını aştı bu değerler. Kitaplar, müzikler, konuşmalar ama her şey yeni ve farklı idi. Nazım Hikmet’i okumak, sol dergi ve kitapları okumak yaşamımıza girdi.

Sonra 12 Mart 1971 askeri darbesi. Üstümüze Kıbrıs’ta da balyoz gibi çöktü. Türk bölgelerinde var olan askeri idare daha da ağırlaştı. Biz işte Türkiye’ye Ekim 1971’de yüksek öğrenim için üç yıl askerlikten sonra gittik. Gittiğimiz İstanbul, Ankara ve İzmir’de Kıbrıs öğrenci yurtları kapatılmış. Kıbrıslı Türk öğrencilerin bu üç şehirde bulunan dernekleri ve bunların üzerinde yükselen Kıbrıs Türk Ulusal Öğrenci Federasyonu kapatılmıştı.

Abilerimizin kimisi Kıbrıs’a gelmiş, bir kısmı sınır dışı edilmiş ve tümü baskı altında idi. Biz eski abilerimizin de desteği ile o faşizan şartlarda buluştuk ve yakalanmadan Kitap bulmayı, okumayı ve bir birimizle bağ kurmayı kısa sürede öğrendik. Ben 1972 yaz ayında Kıbrıs’a tatile gittiğimde CTP’ye üye oldum. Sonra Türkiye’de Ecevit hareketi ile CHP’ye elimizden geldiğince katkı koyduk. 1973 seçimlerinde karınca kararınca aktif olarak çalıştık. Ecevit’in MSP ile kurduğu koalisyon ve Sayın Ecevit’in başbakan olmasıyla 12 Mart askeri idaresinin gerilemesi Kıbrıs’a da etki etti. Sendikal ve demokrat hareketler gelişti. Ancak bunun öncesinde 1973 yılının başında Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Yardımcılığı seçimi vardı. Dr. Fazıl Küçük askeri yönetimin de baskısı ile adaylıktan çektirildi. Rauf Raif Denktaş tek aday dendi. İşte o aşamada 1970’de kurulan CTP Cumhurbaşkanı Yardımcılığı için Başkanı Ahmet Mithat Berberoğlu’nu aday gösterdi. Biz de Türkiye’den bir grup arkadaşla birlikte seçim çalışmalarına destek olmak için geldik. O kampanya inanılmaz faşist saldırılar ve baskılar altında sürdü. Ama yılmadık. Ancak en nihayetinde Berberoğlu’na “adaylıktan çekilmezsen partili gençlerini vuracağız” dendi. Berberoğlu bunu kaldıramadı ve adaylıktan çekildi. Bu bizim için ciddi bir kırılma idi. Ancak dağılmadık ve ayakta kaldık.

Sonra Ecevit hükümeti döneminde artan demokratik potansiyel ve ‘BEY Faşizmi’ diye tanımladığımız yapının çok az dahi olsa gerilemesi ile mücadelede artış oldu. [BEY Faşizmi, Bayraktarlık, Elçilik ve Yönetim üçlüsünün baş harflerinden oluşur. Bayraktarlık, askeri yönetim. Elçilik, Türkiye’nin Kıbrıs’taki yönetim gücü. Yönetim de Kıbrıs Türk Toplumu yönetimi. Üçünün ortak faşist anlayışına dönük ortak bir ifade.] Nitekim sendikal hareketlerde ciddi gelişmeler olmaya başladı. Nihayetinde o dönem ismi Kıbrıs Türk İlkokul Öğretmenler Sendikası olan günümüzün KTÖS sendikasının başkan ve aktif üyeleri olan Arif Hasan Tahsin ve arkadaşlarının tutuklanması üzerine, Ankara, İstanbul ile İzmir’deki Kıbrıslı Türk öğrenciler olarak bu faşist baskıları protesto eden ve sendikacılara dayanışmamızı ifade eden bildirileri Türkiye’de basıp, tüm ada çapında halka dağıttık. Bu adım üzerine 10 Temmuz 1974’te tutuklandık. Lefkoşa’da hücreye konduk. Tam beş gün beş gece eziyetin daniskasını yaşadık. Sonra hücrelerde iken silah sesleri duyuldu. Tam bir çatışma hali. Ne oluyor demeye kalmadı hücreler açıldı ve bize, “Rum tarafında Yunan Cuntası, EOKA-B ile birlikte darbe yaptı, hadi çocuklar artık durum ciddi, seferberlik ilan edildi, eski bölümlerinize gidin” dendi. Hücrelerden çıktık. Ailelerimizle buluştuk, sonra partiden arkadaşlar geldi. “Bu bir faşist darbedir, artık halkımızı buna karşı savunmak için mevzilere gitme kararı aldık. Herkes eski görev yerlerine” kararını ilettiler. Böylece hücrelerden çıkarak askere girdik. Sonra 20 Temmuz 1.  ve 2.  askeri hareketinde yer aldık. Savaşı yaşadık. Bu yüzden barışın önemi yaşamımızda belirleyici oldu.

Ben, İKÖK Kurucu üyesi ve daha sonra başkanı, ondan sonra KÖGEF kurucusu ve başkanı oldum. 1977 yılı itibarı ile Kıbrıs’a geldim. CTP de aktif olarak çalışmaya başladım. Devrimci Genel İş Sendikası’nda ve onun oluşturduğu DEV-İŞ Federasyonu’nda aktif sendikal görevler yaptım. CTP Parti Meclisi üyeliği, MYK üyeliği, partide eğitim sekreterliği görevlerini yaptım. 1985 seçimlerinde milletvekili seçildim. Sonra partimizin efsanevi Genel Sekreteri Naci Talat’ı 46 yaşında vakitsiz kaybettik. 1992’de Genel Sekreterlik görevine seçildim. 1994 itibarı ile parti koalisyon ortağı olunca Tarım Doğal Kaynaklar ve Enerji Bakanlığı görevini parti verdi. O dönem zor bir dönemdi. Yüzde 200 enflasyon yediğimiz ve Kıbrıs sorunu ile ekonomide çok ciddi çalkantıların yaşandığı bir dönemdi. Ancak CTP o dönemde günümüzde hala etkisini devam ettiren Toplu Sözleşme ve Referandum yasalarını çıkartarak sosyal sigortalarda önemli gelişmeler sağlayarak, emekçilerin gasp edilen haklarını iade ederek, söz ve fikir özgürlüğü alanlarında hayati gelişmelere katkı koyarak demokrasiyi geliştirmeye katkı sağladı. Öte taraftan Kıbrıs sorunu ile ilgili önemli gelişmelere destek oldu. Ama bu yapı 1997 itibariyle Refah-Yol Hükümeti’nin desteğiyle bir darbeyle yıkıldı. Ancak biz, bizi darbeyle götürenlerin, 28 Şubat Darbesi ile alaşağıya edilmesini alkışlamadık. Akabinde darbeye karşı durduk. Çok zor süreçler yaşamımıza karşın, barış demokrasi ve emeğin hakları ile kendi kendini yöneten bir toplum hedefinden uzaklaşmadık.

Daha sonra partide Genel Sekreterlik görevimi başkan Sayın Mehmet Ali Talat’la birlikte devam ettim. 1998 2003 yılları arasında tüm baskılara karşın, barış ve demokrasi için parti en büyük kitle eylemlerinin ve direnişlerin odağı oldu. 2002 yerel seçimlerinde Lefkoşa, Girne, Mağusa basta olmak üzere Belediye Başkanlıklarını kazandık. 2003 Aralık seçimleri ile partimiz birinci parti oldu. Genel Başkanımız Talat Başbakan oldu. Üstelik en olmayacak işi gerçekleştirdik. Genel Başkan Başbakan olarak Kıbrıs görüşmelerinde görüşmeci oldu. Arkasından Cumhurbaşkanlığı seçimi oldu. Talat Cumhurbaşkanı seçildi. Ben de 2005’’te Başbakan ve Parti Başkanlığı görevi aldım. Başbakanlığı 2009 seçimlerine kadar sürdürdüm. 2011 yılına kadar parti başkanlığını devam ettirdim. Sonra Kurultayda aday olmadım ve görevi diğer arkadaşlara devrettim. Daha sonra milletvekilliğine de aday olmadım.

15 Kasım 1983 devlet ilanı sürecini sormak istiyorum. Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesinin dumanları tüterken Ankara-Lefkoşa hattında yaşananları bugünden bakınca nasıl değerlendirirsiniz?

Bir kere 12 Eylül faşist darbesi bizde de büyük bir öfkeye yol açtı. Çok konuşulmaz, ancak 12 Eylül askeri darbesinden hemen sonra Kıbrıs’ta, Devlet Başkanlığı ve milletvekilliği seçimi yapıldı. 1981 yılının yaz aylarına denk genel bu seçimlerde, Rauf Raif Denktaş UBP adayı, Toplumcu Kurtuluş Partisi’nden (TKP) Ziya Rızkı ve Cumhuriyetçi Türk Partisi’den Özker Özgür adaydı. Ancak hala tartışmalı olan bir seçimde Denktaş’ın 1. turda kazandığı daha sandıklarda oylar sayılırken ilan edildi.

Ancak TKP, CTP ve DHP o seçimlerde 40 kişilik KTFD Meclisinde 21 milletvekili ile çoğunluğu Denktaş-UBP iktidarına karşı 12 Eylül askeri yönetimine ve yapılan tüm baskılara karşı kazandılar. TKP 14 milletvekili, CTP 5  milletvekili ve DHP iki milletvekili çıkardı. Üç parti ortak hükümet kurmak kararı aldı. İlk adım olarak Meclis Başkanlığı seçiminde üç parti eski Başbakanlardan DHP milletvekili Nejat Konuk’u Meclis Başkanlığına aday gösterdi. Nejat Konuk Meclis Başkanı seçildi. Arkasından Denktaş hükümet kurma görevini UBP’ye verdi. UBP azınlık hükümeti kurdu. Kurulan o azınlık hükümetine üç parti güvensizlik önergesi verdi. Bu Mecliste kabul edildi. Bu kez kendisi demokrat bir insan olan Mustafa Çağatay istifa etti. Artık TKP Genel Başkanı Alpay Durduran Başkanlığında üç partinin hükümet kurması gerekiyordu. Ancak 12 Eylül askeri idaresinin MGK üyeleri Kıbrıs’a geldi. Yapılan baskılar sonucu Nejat Konuk milletvekilliğinden istifa etti. Bu arada Kıbrıs’a gelen 12 Eylül hükümeti görevlileri resmen Genel Başkanımız Rahmetli Özker Özgür’e “siz NATO’ya sıcak bakmazsınız bu nedenle hükümet olamazsınız” dedi. Bu baskılar, açık müdahaleler ve oyunlarla halk iradesi çiğnendi. 12 Eylül askeri idaresi Kıbrıs Türk Toplumunun iradesine müdahaleyle fırsat vermedi.

O günlerde Rauf Raif Denktaş, “Kıbrıs ‘ta sol güçlendi tedbir almak gerekir” diyen meşhur demecini verdi. 12 Eylül askeri yönetiminin desteği ve baskısı ile halk iradesine karşın bir hükümet kurdular. İlk çıkardıkları yasa da Olağanüstü Hal Yasası oldu. Buna karşı toplumda mücadele başlatıldı. Ancak bir başka olgu daha gelişti. Özellikle sol ve demokratik kamuoyu içinde “self determinasyon” hareketi adı altında bir çalışma ileri çıktı. Bu sol ve demokratik kamuoyunu böldü. TKP içinde hücrelerimiz var denilerek o etkili parti içine dönük oyunlar başladı. Bu kendi kaderini belirleme ifadesi ayrılıkçılığın düşünsel altyapısı için alabildiğine istismar edildi. Bu konuda eskiden farklı olarak yalnızlaşmaya başladık. Tüm argümanlarını da “Rumlar şunu yapıyor” üstüne kurdular.

Rauf Raif Denktaş

Nitekim Haziran 1983’te Meclise bir kendi kaderini belirleme hakkı temeli bir Referandum Yasası getirdiler. Biz CTP olarak buna karşı çıktık. Çünkü tek taraflı referandumun doğru olamayacağını ve bunun birleşme temelinde olmasını öngörmesini de istedik. Bu konuda TKP ile farklılaştık. Ama onlarda bunun adanın birleşmesi alternatifini içerdiğini ifade ettiler.

Ancak büyük tantanalarla Meclisten geçirdikleri Referandum Yasası’na karşın, KKTC ilanını referanduma götürmeden, Meclis kararı ile ilan ettiler. Bu kararla birlikte de solun güçlü olarak yer aldığı KTFD Meclisini de feshettiler. Atamalarla KKTC Kurucu Meclisi oluşturdular. Bu oluşan yapıda sol azınlığa düştü. Böylece Denktaş’ın 12 Eylül askeri darbe yönetiminin desteği ile ifade ettiği “sol güçlendi, tedbir almak gerekir” sözünün ne olduğu da açığa çıktı. KTFD Anayasası’na göre iki dönemden fazla Devlet Başkanı olunamazdı. Bu adımla ve arkasından o Kurucu Mecliste yapılan 12 Eylül Anayasasının benzeri olan Anayasa ile bu sınır da kalktı.

Kıbrıs jeopolitiğinde Ankara’nın etkisi nasıl evrildi?

Bir parantez açıp şunu ifade etmek gerekir: 1983’te Meclise, Referandum Yasası’nı tek taraflı getirip, halkın kendi kaderini tayin hakkı söylemi yapanlar; KKTC’yi referandum yapmadan, Meclis kararı ile ilan ettiler. Bunun kararını veren Meclisi de olduğu gibi feshedip Kurucu Meclis kurdular. Yani açık bir şekilde darbe yaptılar. Bu işler için gücü de 12 Eylül faşist idaresinden aldılar. Ama bu “kendi kaderini tayin hakkı” demagojisi yapanlar; daha sonra 2002-2003 döneminde, BM’nin kabul edeceği bir Referandum Yasası’nı Meclis’ten geçirmeyi reddettiler. Gerçek anlamda referandumu, 2004’te yasasını da yaparak biz gerçekleştirdik. Üstelik sonuçları bakımından, Güneyin “Hayır” demesi bizi çözüme götürmese de, BM Tarafından kabul edilen bir Referandum oldu ve 1960 sonrası gerçekleşen liderler imzası ile adanın siyasi ortağı olduğu olgusundan sonra, tarihte ilk kez, Kıbrıs Türk halkının, adanın geleceğini belirlemede Kıbrıs Rum halkı kadar hakkı olan ve karar almaya ehil ve olgun bir halk olduğu da evrensel siyasetin ve hukukun bir unsuru oldu.

1983’teki KKTC kararına Mecliste nasıl oy kullanılması konusu, CTP Parti Meclisinde sabaha kadar tartışıldı. Sonuçta bir oy farkı ile “Evet” denmesine karar verildi. “Evet” denmesine karar veren arkadaşlarımız, “Evet”i partinin kapatılacağı endişesiyle savundular. Ancak son anda Kuruluş Bildirgesi’ne eklenen KKTC ilanının, 1977 ve 1979 Doruk Antlaşmaları temelinde Federal Kıbrıs’a ulaşma hedefi için ilan edilmiştir ibaresini de değerlendirerek, bunun Kuruluş Bildirgesi’nde yer alması nedeni ile Federal Kıbrıs mücadelemizi engelleyemeyeceği görüşünü de dile getirmişlerdi.

Ancak bugünden bakınca Federal Kıbrıs mücadele sürecimize bu ibarenin hakikaten önemli bir kanal açtığını söylemek isterim. CTP bu karara “Evet” denmesini çok tartıştı. Her açıdan bunu değerlendirdi. Ancak ne “Evet” diyenler, ne de “Hayır” diyenler asla Federal Kıbrıs mücadelesinden geri kalmadılar. Tartışmalar en sert şekilde parti içinde sürdü. Ancak dışa dönük kırılma yansımadı. Dostluklar ve yoldaşlıklar gölgelenmedi. Dıştan kaşımak isteyenler fırsat bulamadı. Guguk kuşu gibi başka yuvaya yumurta bırakmak isteyen odaklar yuvanın yanına dahi yanaşamadı…

Arkasından Kurucu Meclis’ten 12 Eylül askeri yönetiminin Türkiye’de yaptığı Anayasa benzeri Anayasayı geçirdiler. CTP Mecliste temsil edilen tek parti olarak sivil toplum örgütleri ile birlikte 1985’te referanduma sunulan Anayasaya “Hayır Kampanyası” açtı. O kampanyada anti-demokratik bir ortama karşın Anayasaya  % 30 “Hayır” oyu çıktı. Türkiye’de % 95 “Evet” alanın burada % 30 “Hayır” alması onların asaplarını çok bozdu. Öfkelerini kabarttı. Ancak 12 Eylül sonrası kurulan ANAP’ın yapılan seçimlerde TBMM çoğunluğu almasıyla Başbakan olan Turgut Özal’ın “bu ilanı kucağımda buldum” serzenişi de konu ile ilgili olarak unutulamazlar arasındadır.

İlk başbakanlığınız 2004 Kıbrıs’ın iki yakasındaki Annan Planı, AB üyeliği referandumundan sonra oldu. 2005 itibariyle CTP -DP, sonra CTP-ÖRP hükümetleriyle Başbakanlığınız devam etti. O dönemlerde, BM Sekreteri Kofi Annan, sonra Ban Ki Moon oldu. Kıbrıslı Türk ve Rumların kişi ve malların serbest geçişiyle ilgili düzenlemeler için müzakereler oluyordu. Bu müzakere ve görüşme süreçlerinde neler oldu?

Bakın, CTP olarak etkin bir şekilde katıldığımız Aralık 2003 seçimlerinde ilk defa parti seçime, ekonomik, demokratik ve siyasi değişimlerden yoksun bir seçim programıyla girdi, Seçimlerde programımız kısa ve netti: Kopan görüşmeleri, BM GS önerdiği ilkeler temelinde başlatacağız. Bunun için Annan Planı’nı Görüşmelerini Zemini olarak kabul edeceğiz. Referandum Yasası’nı çıkartacağız. Eş Zamanlı Referandum hakkını kabul edeceğiz. Ayrıca başlayacak olan görüşmelerde oluşabilecek boşlukların ve anlaşmazlıkların BM tarafından görüşülerek doldurulması ilkelerini kabul edeceğiz. Birleşik Federal Kıbrıs’ın AB üyesi olmasını savunacağız.

Bunun içinde, “Talat Görüşmeci” sloganıyla yola çıktık. Bu slogana soldan ve sağdan karşı tepkiler geldi. Çünkü Görüşmecilik görevi Cumhurbaşkanındır. Halbuki seçim, Meclis seçimi idi ve birinci parti olarak çıksanız dahi Talat ancak BB olurdu. Bu nedenle sloganımıza, siyaseti ve dünya ile bölge gelişmelerini okuyamayanlar inandırıcı bulmuyordu.

O seçimde Meclis aritmetiği 25’e 25 çıkmıştı. Yani Federal Çözümü savunan CTP ile BDH’nın milletvekili sayısı 25, Birleşik Federal Kıbrıs’a karşı olan UBP ve DP’nin milletvekili toplamı da 25 idi.

Yani 50 kişilik Mecliste hükümet kurma görevini hiç bir taraf alamıyordu. Dolayısıyla secimden 1. parti olarak çıkan CTP, hükümet kurma görevini aldı. Çok zor bir süreçti. Hükümet kurma görevini alan CTP Genel Başkanı Talat’la, MYK ve PM temelinde yapılan görüşmelerden sonra, UBP ile o bahsettiğim ilkeler temelinde hükümet kurma görüşmesini reddetmedik. Onlara o teklifi yaptık. Onlar bize kamuoyu önünde yaptıkları açıklamayla 25 soru sorarak, cevaplarımızı bildirmemizi ve ona göre karar vereceklerini ifade ettiler. Tüm halk, hatta kendi destekçileri dahi bunu ciddiye almadı.

Bunun üzerine DP ve BDH ile üçlü bir hükümet kurabilir miyiz arayışı yaptık. Bunun olanaksız olduğunu gördük. Zaman kaybetmemek için DP ile görüşmelere başladık. Toplumun ortak çıkarları için görüşmelerde, Annan Planı’nın zemin kabul edilmesi. Varılacak uzlaşının eşzamanlı referanduma sunulması ve BM Genel Sekreterinin uzlaşılamayan noktaları doldurması prensibini kabul ettiğimizi, ayrıca en erken zamanda Referandum Yasası’nın yasallaştırmayı hedefleyen programla CTP-DP Hükümetini, Başbakan Talat ve Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş temelinde kurduk. Meclisten güvenoyu alındı.

Güvenoyu alındıktan sonra Başbakan Talat, Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş’la birlikte New York’a gitti. Orada Türkiye’nin de desteğiyle görüşmeler yapıldı. Çok zor bir dönemdi. Darbe söylemleri ve niyetleri arşı alaya çıkmıştı. Sonuçta Türkiye hükümetinin ve Dışişleri Bakanlığının da desteğiyle BM’ye bu ilkeler temelinde görüşmelere hazır olduğumuz deklere edildi.

O günler gerek Kıbrıs’ta, gerekse Türkiye’de darbe beklentisinin dorukta olduğu günlerdi. Sonuçta o dönemki AKP Hükümeti ve Türkiye’nin AB üyelik süreci içinde demokratikleşmesi ümidini savunan, sivil demokratik güçlerinin destek ve katkılarıyla süreç olumlu olarak başladı. Geri gelindikten sonra görüşme süreci için gün sayılmaya başlandı. Olayını ne kadar hızlı geliştiğini ifade etmek için CTP-DP Hükümetinin kurulması ve bu süreçlerin gelişmesiyle referandumun 24 Nisan 2004’’te gerçekleştiğini hatırlatmak isterim.

Talat, bizzat Denktaş’ın ona vekalet vermesiyle görüşmeci oldu. Çünkü Denktaş, “Aralık 2003 seçimlerinde halk bu fikirleri savunanları seçti, ben buna inanmam, dolayısıyla Talat görüşmeci olmalıdır” dedi.

Kuşkusuz gerek Türkiye gerekse Kıbrıs’ta bu halk iradesine karşın “zinde güçlerin” müdahalesine bel bağlayanların, bekledikleri dağlara kar düşmemesiyle de halk iradesi etkin oldu.

Özellikle o dönemde Yunanistan’da görevde olan Başbakan Sayın Simitis ile Dışişleri Bakanı Sayın Yorgo Papandreu’nun, Türkiye’nin AB üyeliğine sıcak bakıp desteklemeleri ve Kıbrıs’ta Federal Çözümü desteklemeleri de bu gelişmelerin ilerlemesine katkı sağladı. Ancak en acısı Güney Kıbrıs’ta Federal Çözüme inanmayan Sayın Papadopulos’un iş başına geçmesi idi. Bunun kötü etkisini, 24 Nisan Referandumu’nda “Hayır” oyu ile yaşadık.

Görüşmeler Talat’ın görüşmeci olması ve Serdar Denktaş’ın da katılımıyla başladı. Bu süreçte soldan “Denktaş bir idi iki yaptılar” diyen eleştiri diyemeyeceğim saldırılar, sağdan, “vatanı satıyorlar” saldırılarını CTP tek başına göğüsledi.

Bu süreçte en büyük destekçimiz halkımız idi. Çünkü 2002 den itibaren Annan Planı’nın neyi içerdiğiyle ilgili toplantılar, açık tartışmalar, broşür ve planın bizzat kendisini tüm halka dağıtmış; köy köy, mahalle mahalle, işyeri işyeri bu bilgiler halkla paylaşılmıştı. En geniş kitleler konuyla ilgili bilgi sahibi idi. Dolayısıyla görüşme sürecini sabote etme girişimleri başarısızlığa uğruyordu. En açık anlamıyla tarihimizin sorgulandığı, pek çok yanlış önyargının ve tarihi bilginin aydınlandığı bir dönemdi. Kısacası halk içinde tam bir aydınlanma yaşanıyordu. Kararlılık dorukta idi.

Bu nedenle Bürgenstock’ta görüşmeler devam ederken, içte de bu çalışmalar, parti çerçevesinde devam devam ediyordu. Halk inisiyatifi dorukta idi. Bu dönem içinde 2002 den beri egemen güçlerin ret ettiği Referandum Yasası Meclisten geçti. Ayrıca referanduma sunmak için Mecliste engellemelere karşın, Kıbrıs Türk Devleti Anayasası da hazırlandı.

Sonuçta Bürgenstock da görüşmeler sonuçlandı. Referanduma sunulacak plan ve Birleşik Federal Kıbrıs’ın Anayasası, Kuruluş Antlaşması ve diğer tüm unsurları bitti. Bunları Talat’ın geri dönüşüyle birlikte basarak önce tüm parti örgütlerinde, kadrolarımız, partilerimiz ve halkımızla paylaştık. Yüzlerce toplantı düzenlendi. En sonunda CTP Kurultayını topladı. Kurultay Annan Planı’na oybirliğiyle “Evet” deme kararı verdi. Arkasından referandum kampanyasına, kadro ve üyelerimizin tam bilgisiyle girdik. Yoğun ve sert bir kampanya sürdürdük. Ancak şunu da belirtmeliyim bir birinden çok farklı iki tezin savunulduğu toplumumuzda, tarihimizin gördüğü en kitlesel ve coşkulu eylemlere, kitle hareketlerine ve yapılan tüm tahriklere, provokasyonlara karşın, tek bir cam kırılmadı, kimsenin burnu dahi kanamadı. Yani demokratik bir olgunluk ve sivil toplumun disiplini hakim oldu.

Sonuçta 24 Nisan Referandumunda % 65 gibi ezici bir çoğunlukla “Evet” oyu çıktı. Ancak Güneyde maalesef “Hayır” kararı çıktı.

O gece iki şey Kuzeyde gerçekleşti. Birincisi Güneyde “Hayır” oyu çıkması üzerine Denktaş’ın TV’lere çıkarak “Allah Rumlardan razı olsun” demesi üzerine çözüm için canını dişine takarak bu sonucu çıkartan Kıbrıs Türk toplumunun kendi “Evet” iradesine sevinemeden, Güneyin “Hayır” oyu ile şaşkınlık içinde olduğu o anda, Denktaş’ın bu söylemiyle halk kitlelerinde öfke patlamasına yol açtı. Onbinlerce insan, kendiliğinden öfke seli gibi Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nı basmaya gitti. İlginçtir, Sarayın muhafızları polis, ortalıkta yoktu. Parti bunun bir tahrik ve provokasyona yol açacak bir davranış olduğunu anında saptadı. Yüzlerce parti kadrosu çağrı üzerine Sarayın etrafını çevirdi. Öfkeli kalabalıkların önüne geçti. Sonra insanlar, bunun büyük oyunun parçası olduğunu kavradılar.

O akşam olan ikinci gelişme ise, “Evet” oyu çıkmasıyla koalisyon ortağı olan DP’nin iki milletvekili partisinden istifa etti. Böylece CTP-DP Hükümeti Meclis çoğunluğunu kaybetti. Yani referandum sonrası aynı gece hükümet düşürüldü.

Bu süreçte geçmişe dönük baktığımda, en büyük yanlışlığın tüm dikkatimizi Kuzeye odaklamamız olduğuna inanırım. Yani Güneydeki gelişmeleri, oranın sol güçlerine bırakma güvenine saplanmamız hata idi. Onların da etkin bir şekilde olaya dahil olmaları için gerekeni önceden olgunlaştırmalı idik. Bunu daha sonra da doğru dürüst değerlendiremedik. Özellikle Güneyde “Hayır” oyu vermeye karar veren sol güçlerin, bu “Hayır” kararlarını, “Evet’i gelecekte çimentolaştırmak için Hayır diyoruz” gerekçesine baktığımda aradan geçen 16 yıldan sonra, barış ve çözüm için ne çimentolaşması, kerpiç dahi kesemediğimizi görüyorum.

Ancak soruya geri dönersek, 24 Nisan Referandum gecesi hükümet de düştü. Böylece ne anlaşma ihtimali kaldı, ne de hükümet. Üstelik artık Mecliste çoğunluğu da kaydettiğimiz için bütçeyi de geçiremez hale düştük. Böylece erkte, ama iktidar gücünü Meclis çoğunluğundan yoksun kullanamaz hale girdik.

Yani, referandumu kazandık, ama Güneydeki “Hayır” nedeniyle çözümü kazanamadık. Ayrıca Meclisteki çoğunluğu da yitirdik. Ama yaşam devam ediyor ve insanlar bizden hizmet bekliyor. Bu nedenle o aşamadan sonra, “şimdi ne yapacağız” arayışına girdik.

Bütçesiz, memleketi Meclis çoğunluğu olmadan yönetmeye başladık. Hükümet düştükten sonra yeni hükümet kurma çalışmaları başladı. Hiçbir parti ile Meclis çoğunluğuna dayalı bir hükümet kurma sonucuna ulaşamadık. İki kez erken seçim önerisini Meclise götürdük. Ama oy çokluğu sağlanamadı. Bunun üzerine Anayasal zorunluluk nedeniyle erken seçime gidildi. Çünkü Anayasa hükümet düştükten sonra, yeni denemeler ve görevlendirmeler sonrasında 6 ay içinde yeni hükümet kurulamazsa, Yüksek Seçim Kurulu’nun, yani Yüksek Mahkeme’nin erken seçim ilan etmesini ongörür. Bu gerçekleşti. 20 Şubat 2005’’te gerçekleşen erken seçimlerde, CTPBG % 44,19 oy alarak 23 milletvekiliyle seçimleri kazandı. Aralık 2003 seçimlerinde % 34 oy alan parti için bu büyük bir sıçrama idi. Fakat % 44 oya karşın, seçim sisteminin cilvesi nedeniyle tek başına hükümet olma başarısına ulaşamadık. Bunun üzerine yine Talat’ın Başbakanlığında CTP-DP koalisyon hükümeti kuruldu.

Ancak Anayasal takvime göre Mart 2005’te Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılma zorunluluğu vardı. Dolayısıyla hükümet kurulur kurulmaz Cumhurbaşkanlığı seçim süreci başladı. Ne bütçe gündeme geldi, ne de ciddi bir ekonomik program. Derhal CB seçimlere hazırlık gelişti. O aşamada referandum sonrası bu ikinci seçimdi. Önemli bir oranla ilk turda Talat Cumhurbaşkanı seçimini kazandı. Seçim sonuçlarının kesinleşmesinden ve yemin töreninden sonra Talat Başbakanlıktan ve parti başkanlığından ayrıldı. 2005’te Cumhurbaşkanı olarak Talat, bana yeni hükümeti kurma görevi verdi. Bu hükümeti DP ile kurduk.

Güvenoyu aldıktan sonra ilk işimiz 2003 Bütçesi’ni, bütçe yokluğu nedeniyle onun 12’de birini uygulamak zorunda kaldığımız 2004 ve 2005 bütçelerini hazırlamak ve Meclisten geçirmek oldu. Daha sonra ekonomik büyütmeyi hedefe koyduk. Düşünün ki 2004 başında hükümeti devraldığımızda Kişi Başına Düşen Milli Gelir 4000 dolardı. Hükümeti devrettiğimiz 2009’da ise Kişi Başına Düşen Milli Gelir 16 bin dolar olmuştu. Devraldığımız 2004’te asgari ücret 400 dolardı. 5 yıl sonra devrettiğimizde hükümet dönemimizde asgari ücret 1000 dolardı. Günümüzde asgari ücret 500 dolar dolayındadır. Olay çok net ortadadır.

Bu arada o 5 yılı içinde kamu kaynaklarının yatırım oranı, GSYİH’nın % 20’si kadar oldu. Ayrıca sivilleşme, demokratikleşme alanında sayısız adım atıldı. Sivillerin askeri mahkemelerde yargılanması, gazetecilerin, düşünürlerin hapse atılması engellendi. Basın Kartı verme yetkisi doğrudan gazeteci örgütlerine, kriterler temelinde verildi. Yargı bağımsızlığı ve askeri mahkemelere sivil yargıç atanması sağlandı. Haklarında uyduruk dava açılan sendikacı ve siyasilerin bu davaları hukuk temelinde ortadan kaldırıldı. Söz, düşünce ve konuşma özgürlüğü, sosyal güvenliğin artması, sağlık ve eğitim alanlarında, altyapıda, enerjide pek çok yeni ve etkili yatırımların yapılması gerçekleşti. İnsanların alım gücü çok arttı, bunun gibi sayısız işi gerçekleştirdik.

Ancak bu arada referandum sonrası Kıbrıs sorununda görüşme sürecini yeniden başlatma çabamız maalesef sonuç veremiyordu. Bu ancak Güneyde Hristofyas’ın Cumhurbaşkanı olarak seçilmesiyle 2008 itibariyle yeniden başladı.

Türk toplumu ve Rum toplumu arasında karşılıklı olarak kişi, mal ve hizmetlerin kara, hava, denizden serbest dolaşımının sağlanması gibi başlıklar ne oldu?

Referandum sonrası iki gelişme olmuştu. Biri, dönemin BM Genel Sekreteri Annan’ın 24 Nisan Referandumu sonrası, BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu rapordu. Raporda “artık Kıbrıslı Türklerin üzerindeki izolasyonun sürmesinin bir anlamı kalmamıştır” diyordu. Ancak rapor BMGK maalesef onaylanmadı. Bu arada, AB, Kıbrıs Türk halkının “Evet” kararını kutladı. Ancak çözüm olmadığı için Kıbrıs Türk halkına dönük olarak üç önemli Tüzük ilan etti: Bunlar Yeşil Hat Tüzüğü, Mali Yardım Tüzüğü ve Direkt Ticaret Tüzüğü idi.

Yeşil Hat Tüzüğü, yalnızca insan ve mal geçişlerini düzenlemiyordu. Aynı şekilde Ercan’dan Kuzeye ve Larnaka dan Güneye giriş yapan AB yurttaşlarıyla geçerli bir seyahat belgesi olan 3. ülke vatandaşlarının sınırlardan serbest geçişlerini sağlıyordu. Bu çok önemliydi. Bunu hemen kabul ettik. Bugün on binlerce Kıbrıslı Rum Kuzeye geçip alış veriş yapıyor. Binlerce turist iki taraf arasında geçebiliyor. Bu izolasyon şartlarında Kuzeyin turizm sektörüne kısmı olarak önemli bir katkı sağlıyor. Ayrıca hafif sanayi ürünleri Güneye satılıyor.

Ancak, bu Yeşil Hat Tüzüğü’nü niye kabul ettik diye Kuzeyin milliyetçileri yeri göğü inlemişlerdi. Bugün ise bunun kıymetini biliyorlar, üstelik bundan ekonomik olarak herkes gibi onlar da yararlanıyor.

Bu nedenle Yeşil Hat Tüzüğü’nün etkisinin daha da gelişmesi için, iki taraf arasındaki geçiş noktalarını artırma kararı almıştık. Lokmacı, Bostancı ve Yeşilırmak Sınır Kapılarını açma kararı aldık. Bunun için BM ve Güneyle görüşmeler başladı. Bu adımlarımızı Türkiye’nin sivil hükümeti destekledi.

Ancak askeri çevreler inanılmaz engeller çıkartmaya başladı. Fakat en fazla dikkatimi çeken sağduyu sahibi subayların pozitif tutumu idi. Kuzeyin dar milliyetçileri, Genelkurmayı da tahrik ederek bu adımları engelleme çabası içine girdiler. Çok büyük gerginlikler yaşadık. Fakat sonuçta Lokmacı, Bostancı ve Yeşilırmak Sınır kapıları açıldı. Bunlara daha sonra Derinya ve Aplic Kapıları da eklendi. Böylece Lidra Palas, Metehan (Kermiya) 2,5 mil ve Beyarmudu Kapıları eklendi ve geçiş noktaları arttı. Böylece iki taraf arasında son derece önemli bir temas gelişti.

Fakat Mali Yardım Tüzüğü ile Direkt Ticaret Tüzüğü konularında sorunlar oluştu. Direkt Ticaret Tüzüğü özellikle Güneyin çözüm olmadan AB üyesi olması nedeniyle en büyük darbeyi yedi. Bunlar bizim tümünü ret edeceğimiz düşüncesiyle Direkt Ticaret Tüzüğü’nün, Mali Yardım Tüzüğü’nden ayrılmasını ve askıya alınmasını sağladılar.

Bu konuda Türkiye ile farklı bir değerlendirme durumuna girdik. Türkiye, “madem ayırdılar, öyle ise Mali Yardım Tüzüğü’nü de reddedelim” değerlendirmesini yaptı. Biz katılmadık. Günlerce konuştuk tartıştık. Sonuçta Mali Yardım Tüzüğü’nü bazı şartlarla kabul etmeye karar verdik.

Bu şartlar ise şunlardı: AB Kuzeyde Ofis açacak. Projeler Kıbrıs Türk tarafının önerileriyle şekillenecek. Projelere sağlanacak kaynak, Bürüksel’den gelecek. Bunu özellikle Türkiye ile tartışırken, bu tüzüğü AB ile doğrudan teması sağlamak için kabul etmemiz gerektiğini savunuyorduk. Sonuçta bu ortak karar oluştu. AB ile görüşüldü. Bunlar kabul edildi. Bugün Kuzeyde Lefkoşa’da AB Ofisi var. Pek çok alanda AB destekli projeler gerçekleşiyor. Güzel işler oluyor.

Bu temelde AB ile Uyum Görüşmeleri de yaptık. Uyum Programı oluştu. Bunu yaşama geçirmek için inanılmaz bir efor başladı. Ancak 2009 seçimlerinden başarısız çıkıp seçimi kaybettikten ve 2010’da Talat da seçimi kaybettikten sonra UBP zihniyeti bu adımları yavaşlattı. Özellikle Türkiye’nin de AB ile ilişkilerinin maalesef darbe yemesiyle fırsatı ganimet bilen Kuzeyin bağnazları, zaten olayı dört gözle bekleyen Güneyin bağnazlarının ekmeğine yağ sürdü.

Adada statükonun sürdürülebilir olmadığı sık dillendirilir. Kalıcı çözüm tartışılır…

CTP adaylığı Kıbrıs sorununa kalıcı, karşılıklı kabul edilebilir bir çözümü BM Parametrelerinde yani Federal temelde ele almayı odak noktasına almaktadır. Bunun için Federal Çözüm hedefi için 2004’te ve 2017’de Kıbrıs Türk tarafının ve Türkiye’nin istekli ve yapıcı tutumuna karşın, Güneyin bağnaz çevrelerinin reddiyle gerçekleşmeyen çözüm olgusunu, evrensel ve yerel zeminde yeniden ele almak temeline dayanmaktadır.

Düşünün ki BM Genel Sekreteri Guterres’in katıldığı en son Berlin Zirvesi’nden sonra tarafların ilan ettiği yeni süreç, 5’li konferansla başlayacak. Yani Kıbrıs’ın iki toplumu ve Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin katılımı ile. Demek ki Kıbrıs sorununa Federal Çözüm arzulayan Kıbrıs Türk liderliği, yalnız kendi toplumuna değil, Kıbrıs Rum toplumuna, ama aynı zamanda Türkiye ve Yunanistan kamu oyunu da hesaba katmalı ve tümünün ortak değerlerde buluşması için teşvik edici olmalıdır.

Doğu Akdeniz doğalgaz denklemi ısındı. Sadece bölge devletleri dahil olmadı, ABD, Rusya gibi küresel güçler de müdahil oldu. Seçimler var. 26 Nisan 2020’de cumhurbaşkanlığı seçiminde CTP Başkanı Tufan Erhürman’nın Cumhurbaşkanı adaylığı hangi parametreler üzerinden gidiyor?

Sayın Erhürman’ın adaylığı bir yandan Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de meydana gelen gerilimler ve çatışma ortamı. Bunun bölgemizde, Kıbrıs’ın Güney ve Kuzeyinde ve Türkiye ile Yunanistan’da yükselen dar milliyetçi tetiklemesi, bölgemizde, Doğu Akdeniz’de ve Ege Denizi’nde gerilimi artırdı. Bu nedenle barış ve huzura katkı sağlamak ve Kıbrıs, Türkiye, Yunanistan halkları arasında işbirliği ve dostluğu, çatışma kültürüne karşın savunmak gerekir. Özellikle Doğu Akdeniz’deki gaz potansiyelinin, bu üç ülkenin halklarına dönük aşırı milliyetçilerin dar çıkarlar için şovenizmi gazlama potansiyeli olarak değerlendirilmesine itirazı güçlü şekilde ele almak gerekir. Adaylık bu zemine dayanmaktadır.

Erhürman, her şeyden evvel, evet, önce kendi toplumunun en geniş kesimlerini ve aynı zamanda da Türkiye kamuoyunu, ortak barışçı değerlerde etkileyecek parametrelere, söylem ve siyasetlere önem vermelidir. Adaylığı bunu sağlayacak temele dayanmaktadır. Çatışma yerine ortak değerleri besleme her yönüyle zemini oluşturmaktadır. Çünkü bu ortak payda oluşursa, o zaman Kıbrıslı Rumlar ve Yunanistan kamuoyu ile de ortak noktaların gelişmesi kanalları oluşur.

Ancak bundan ayrı olarak Erhürman, aynı zamanda, Kıbrıs Türk toplumunun kendi ayakları üzerinde durması, bunun için ekonomik ve demokratik yanını güçlendirmesi hedefiyle de bunu birleştirmektedir. Bunun için elbette Türkiye’nin desteğine önem ve değer veriyor. Ama aynı zamanda bu ilişkinin bir bağımlılık ilişkisinden çıkması, ilişkinin “alan-veren” temelinden çıkıp “buyuran, uyan” niteliği taşımayan, saygı ve ortak değerlerde gelişmesi siyasetini de içeren bir zemine dayanmaktadır. Bunun için üretken ve kendine yeten bir zemine sahip olunmasını da savunmaktadır. Aynı zamanda eğer bizden kaynaklanmayan nedenlerle, tıpkı 2004 ve 2017’de olduğu gibi Kıbrıs sorunu çözülmezse, o zamanda Kıbrıs Türk toplumunun üzerindeki izolasyonların kaldırılması konusunu da aynı düzlemde ele alma parametrelerini de içermektedir.

Tufan Erhürman

Günümüzde Yeşil Hat Tüzüğü ve Mali Yardım Tüzüğü bu zor şartlarda, Kıbrıs Türk halkına pozitif katkı sağlamaya devam ediyor. Ancak bunların genişletilmesi için maalesef adımlar atılmıyor. Tufan Erhüman’ın seçilmesi halinde bu konuda yeniden devinim gelişeceğine inanıyorum.

Unutulmaması gerekir ki Doğu Akdeniz sorunu, Türkiye’yi dışlayarak çözülemez. Ama Kıbrıs sorunu Kıbrıs Türk halkının dışında, onun etkin varlığı ve katılımı olmadan da çözülemez. Özellikle, Güneyde ve Türkiye’de, Kıbrıslı Türkleri yok sayarak sorunu ele almak isteyenler bunu gözardı edemez.

Evet Doğu Akdeniz, Türkiye’yi dışlayarak huzura kavuşamaz. Ama Kıbrıs sorunu da Kıbrıslı Türklerin iradesi ve etkin katılımı olmadan da bitmez. Erhürman’ın adaylığı bu gerçeklerin yansımasıdır.

Previous post
Irak'taki ABD üssüne saldırı: Üç ölü, 12 yaralı
Next post
RTÜK'ün yeni üyesi CHP'den Okan Konuralp