Ana SayfaDünyaDr. Sinan Erensü: ABD dünya solu için sürprizlere gebe

Dr. Sinan Erensü: ABD dünya solu için sürprizlere gebe

HABER MERKEZİ – ‘Corona’nın en sert vurduğu ülkelerden biri ABD. Neo-liberal sistemin baş bayraktarı pandemi karşısında çaresiz; virüs karşısında hiçbir hikmeti olmadığı dramatik şekilde fark edildi. Peki, tüm bu olup bitenler emperyalizmin “peak” noktasındaki ABD’ye ve ötesine dair ne söylüyor? Salgının ABD seçimi ve sonrasına, küresel sisteme etkileri ne olacak? ABD-Türkiye ilişkileri nelere gebe? Gazeteci Mehmet Ali Çelebi sordu, akademisyen ve politik ekolojist Dr. Sinan Erensü yanıtladı.


Söyleşi: Mehmet Ali Çelebi


Siyahlar, Hispanikler, kölelik karşıtları, emekçiler, kadınlar, gençler için Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti’nin ideolojik formatı farklı seyir izledi. Örneğin Demokrat Parti 19. yüzyılda köleliği savunurken, köleliği kaldıran Cumhuriyetçiler oldu. Bugün ise partiler daha farklı boylamlarda. İki partideki ideolojik kırılma dönemlerini ve mutasyonları yorumlarsanız neler söylersiniz?

ABD siyasi yelpazesi son 60 yılda iki büyük kırılma yaşadı, üçüncüsünü de bu aralar tecrübe ediyor. Bu kırılmalardan ilki Demokrat John F. Kennedy’nin hazırlattığı ve suikastinden sonra yardımcı Lyndon B. Johnson döneminde kanunlaşan Sivil Haklar Yasası oldu. Irk, etnisite ve cinsiyet temelli ayrımcılıkları yasa dışı ilan eden bu değişiklik ile Demokrat Parti aslında geleneksel olarak daha başarılı olduğu Güney eyaletlerin hemen hemen tamamını Cumhuriyetçi Parti’ye bırakmış oldu. Buna karşılık Demokrat Parti yıllar içinde büyük şehirlerde ve endüstriyel eyaletlerde daha etkili olmaya başladı.

İkinci kırılma Cumhuriyetçi Ronald Reagan’ın 1980 seçimlerinde oluşturduğu geniş koalisyondu. Reagan sadece neoliberal reformların başlatmakla kalmadı köklü demokrat işçi sınıfı aileleri ilk kez Cumhuriyetçi Parti’ye oy vermeye ikna etti. ‘Reagan Demokratları’ diye bilinen bu insanların bazıları bir daha Demokratlara oy vermedi. Reagan’ın yarattığı dönüşüm o kadar keskin oldu ki Demokrat Parti içindeki arayış Reaganvari siyasetçiler yarattı. Bill Clinton sağa kayan demokratların ilk başkanı oldu. Clinton kendini ekonomik anlamda muhafazakâr, sosyal değerler bakımından ise özgürlükçü olarak tanımlıyordu. Bu süreçte, her iki parti merkez sağda birbirine yakınlaştı. Demokrat Parti görece daha zengin ve eğitimli beyazları saflarına katabilmeye başladı.

Trump’tan hemen önce Cumhuriyetçiler önemli bir krizin eşiğindeydiler. Giderek beyaz muhafazakar seçmene sıkışmış olan parti ne göçmenlerden, ne kadınlardan, ne de gençlerden oy alabiliyor, farklı kesimlere muhafazakar söyleminden vazgeçmeden seslenebilmek istiyordu. Trump partiyi tam ters istikamete büktü, muhafazakâr dilini pro-faşist bir yabancı düşmanlığına çekti. Bununla birlikte ekonomik söylemlerini ana akım Cumhuriyetçilerle hiç uyuşmayacak bir şekilde popülist bir noktada konumlandırdı. Serbest ticaret anlaşmalarına karşı çıktı, fabrikaları yeniden ülkeye getireceğini vadetti. Kampanyası Demokrat Parti’nin kimlik politikalarından yabancılaşmış eski beyaz işçi sınıfı coğrafyalarında çok ilgi gördü ve seçilmesini sağladı. Dolayısıyla Trump tabanı genişletmek yerine sıkılaştırdı, yabancı düşmanı populist bir söylemle Demokratların gökkuşağı koalisyonunun zafiyetlerinden faydalandı. Demokratlar Biden’ı aday göstererek ciddi bir ideolojik değişikliğe gitmeden beyaz işçi sınıfına Trump öncesi sakin dönemi vadediyor. Bu vaadin alıcısı ne kadar, bunu kasım başında göreceğiz.

Demokratik Parti, Andrew Jackson’la 1829’da kazanmaya başlarken 1861’de Cumhuriyetçi Parti Abraham Lincoln ile kazanmaya başlıyor. Arada en sonu Millard Fillmore’la 1850’de olmak üzere sadece 4 kez Whig’ler kazanabiliyor. Sonrası Beyaz Saray, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında el değiştiriyor.

Libetarian Party, Green Part US, Tea Party, Communist Party USA gibi partiler olsa da son kertede seçim iki parti etrafında şekilleniyor. İşçi sınıfı dalgalarını yükselterek çalışma saatleri, ağır çalışma koşullarına karşı ayaklanmalar sonucu dünyaya 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, 1 Mayıs İşçi Bayramı doğuran, “Ekmek ve Güller” gibi grevler armağan eden tarihsel hamlelerin olduğu ABD’den neden sol, kapitalist hegemonyayı, emperyal asker endüstri kompleksini alaşağı etmeyi sağlayamadı?

Evet, Türkiye’de çok fazla bilinmemekle birlikte Amerika’da işçi hareketinin ve sosyalist hareketin köklü bir geçmişi var. Bu geçmiş içinde çok ciddi kazanımlar elde etmiş taban hareketleri kadar kısmı seçim başarıları da söz konusu aslında. Örneğin 1912 seçimlerinde efsanevi sosyalist lider Eugene Webb başkanlık seçimlerinde 1 milyona yakın oy ile tüm seçmenin % 6’lık bir oy oranına erişiyor. 1926 seçimlerinde İleri Parti adayı % 16 oy alıyor. Sol ve sosyalist hareketin liderleri ve projeleri ile birlikte 1929 krizi sonrası Demokrat FDR yönetimlerinde de yer alıyorlar.

Tüm bu tarihi, bu tarihin yanı sıra Sivil Haklar Mücadelesini, ‘Wall Street’i İşgal Et’ hareketini ve ülkede her daim kuvvetli olan savaş karşıtı hareketi anmak önemli. Ancak sol mücadelenin kapitalist hegemonya’yı alaşağı etmeye pek de yaklaşmadığını da belirtmek gerekiyor. Lakin neden böyle olduğunu düşünmek, haklısınız, faydalı olacaktır.

Dinamik yapısıyla ABD’nin dünya solu için sürpriz gelişmelere gebe olduğunu düşünüyorum. Göçmen ve çevre hareketi, ayrımcılık karşıtı mücadeleler ve ailelerinden çok daha az kazanacağını anlayan genç kesim ile temas ede ede büyüyecek yeni bir işçi hareketi ilham verici olacaktır.

Örneğin Eugene Webb’in oyların %6’sını aldığı başkanlık seçimlerinin yaklaşık 15 ay sonra Henry Ford, en düşük ücretli Ford işçisinin günlük yevmiyesini iki katına çıkardığını, yani 5 dolara çıkardığını açıkladı. Bugünün fiyatları ile 130 dolara tekabül eden bu meblağ kendi evini ve elbette Ford model arabasını alabilecek bir işçi anlamına geliyordu. Henry Ford’un motivasyonu elbette daha adil bir gelir ve servet dağılımı değildi. Kendi pazarını genişletmek, satışlarını arttırmak istiyordu. ABD’nin kendine özgü koşullarında oluşan bu yeni düzen, bir grup işçinin daha refah devletini tanımadan refah kapitalizmi ile tanışmasına yol açtı. Büyük buhran ile kesintiye uğrasa da, ‘Amerikan Rüyası’ kabaca yaşanılabilir ücret, haneye ait ev ve araba anlamına geldi. ‘Amerikan Rüyası’ bunu vaadin bedelini ırk eşitsizliği, savaş ekonomisi, ev içi yeniden üretim ve emperyalizm gibi çeşitli toplumsal ve mekânsal çözümlerle ödetti. Ancak, tüm bunlar Amerikan işçi sınıfına, özellikle de ‘Beyaz Amerikan’ işçi sınıfına kıta Avrupası’ndaki denklerine nazaran farklı bir karakter kazandırdı. Bu refahın devamının sağlanamayacağı anlaşıldığı 1980’lerde, işçi sınıfının en direngen ögeleri çeşitli grevlerde kırıldı; işçi sınıfının emeği ile kurulan fabrikalar emeğin daha ucuz olduğu coğrafyalara taşındı.

Amerika işçi sınıfı hala bu travmada ile boğuşuyor ve hiç organize değil. Ben yine de dinamik yapısıyla ABD’nin dünya solu için sürpriz gelişmelere gebe olduğunu düşünüyorum. Göçmen ve çevre hareketi, ayrımcılık karşıtı mücadeleler ve ailelerinden çok daha az kazanacağını anlayan genç kesim ile temas ede ede büyüyecek yeni bir işçi hareketi ilham verici olacaktır.

ABD başkanı Donald Trump, Kasım 2016 seçimlerini Demokrat Parti adayı Hillary Clinton’dan daha az oy almasına (Clinton 47.7 Trump yüzde 47.5 oy aldı) rağmen delege sayısıyla başkan oldu. Oysa öncesinden Trump ‘Seçici Kurul sistemi demokrasi için bir felaket’ demişti. 3 Kasım 2020 seçimlerinde Trump’ın rakibi bu kez Obama’nın yardımcılığını yapan Joseph Robinette Biden. Seçim sistemi bu kez ne getirebilir? İkilinin seçim kampanyası stratejisi nasıl okunabilir?

18’inci yüzyılın ikinci yarısında Birleşik Devletler Anayasası dahil olmak üzere ülkenin bir çok temel metnin altında imzası bulunan kurucu kadronun en korktuğu şey çoğunluk diktasıydı. Bu nedenle ülkenin siyasi yapısı gibi seçim sistemi de bir dizi denge denetleme mekanizması üzerine kuruldu. Örneğin, Kongre’nin iki kamarası vardır; alt kamaranın temsilcilerin seçiminde nüfus dağılımı esas alınırken, üst kamara olan Senato’nun üyeleri eyaletleri temsil edilir. Burada kırk milyon nüfuslu California’nın da, 500 bin nüfuslu Wyoming’in de 2’şer Senatörü vardır.

Başkan seçimlerin için de benzer bir denge arayışı söz konusu. Başkanı belirleyecek olan 538 delege, eyaletlere nüfusları ile doğru orantıyla dağıtılmadan önce, tüm eyaletlere hepsine 3 delege dağıtılır. Dolayısıyla en fazla bir iki delege gücünde oya sahip olacak eyaletler fazladan delegeye sahip olurken, New York ve Texas gibi büyük eyaletler olması nüfuslarına oranla daha az delegeye sahip olurlar. Bunun sonucu olarak daha az nüfusu olan eyaletlerin başkanlık seçimlerinde ağırlığı daha büyük oluyor. Bu sistem küçük eyaletleri büyük eyaletlere karşı korumayı amaçlamış olsa da günümüzde bu eyaletlerin büyük çoğunluğunun muhafazakâr eğilimli olması, Cumhuriyetçileri daha seçime girmeden biraz daha avantajlı kılıyor.

Buna bir de bir eyaletteki delegelerin tamamının o eyalette en fazla oy alan partiye yazıldığını eklemeliyiz. Böylelikle, iki partili çoğunluk sisteminde, bir eyaleti % 51 ile kazanmakla % 80 ile kazanmak arasında bir fark yok. Başkanlık seçimi söz konusu olduğunda Demokratlar’ın sistematik olarak aldığı rahat kazandığı New York ve California gibi kalabalık eyaletlerde fark yapmasının seçim sonuçlarına bir etkisi dokunmuyor. Küçük eyaletlerin korunması ve çoğunluk sistemini yan yana koyduğumuzda ülke çapında oyların çoğunluğunu alan partinin başkanlık seçimini kaybetme ihtimali doğuyor. Hatta öyle ki nüfusu en az eyaletlerin hepsinin % 51’ini alan bir partinin ülke nüfusunun % 25’inin oyunu alarak Beyaz Saray’ı ele geçirmesi teorik olarak mümkün.

Başkanlık koltuğunun ülke genelinde daha az oy alan aday tarafından kazanılması durumu 230 yıllık Amerikan seçim tarihinde, ikisi bu yüzyılda olmak üzere tam dört kez yaşandı. Tartışmalı 2000 seçimlerinde Demokrat Al Gore, rakibi George Bush’tan 500 bin daha fazla oy almasına rağmen seçimi kaybetmişti. 2016 seçimlerindeki sonuçlar ise çok daha dramatikti. Donald Trump 538 delegenin 304’ünü alarak Beyaz Saray’a çıktığında rakibi Hillary Clinton’dan yaklaşık 3 milyon daha az oy almıştı; bu da % 48,2’ye karşı sadece %46,1’lik bir oy oranına denk geliyordu.

Delege sistemi ve eyaletlerin siyasi eğilimleri dramatik olarak değişmediğine göre her iki aday da stratejilerini oyların çoğunluğunu değil, eyaletlerin çoğunluğunu almak üzerine belirleyecekler. Oy eğilimi net birçok eyaletin kime oy vereceği belli. Örneğin koyu Demokrat New York’ta ve koyu Cumhuriyetçi Mississippi’de kampanya yürütmeye gerek yok. Dolayısıyla her başkanlık seçiminde olduğu gibi bu seçim de aslında en fazla iki elin parmakları kadar eyalete odaklanacak. Bunların başında Obama’nın iki kez kazandığı ancak son seçimde Trump’a oy veren Wisconsin, Pennsylvania ve Michigan geliyor. Trump bu eyaletleri sırasıyla % 0.23, % 0.72, ve % 0,78 gibi çok küçük farklarla kazanmıştı. Diğer tüm eyaletlerin eğilimlerinin sabit kaldığı bir senaryoda Biden bu üç eyaleti alırsa, başkanlığı da kazanmış olacak.

Bu eyaletlerin demografik olarak ortak noktası hepsinin bir zamanlar hali vakti yerinde beyaz işçi sınıfı aileleri barındırıyor olması. Sanayisizleşmenin bir sonucu olarak bu aileler artık eskisi kadar rahat bir hayat süremiyor; keza ömür boyu iyi maaş veren sabit fabrika işleri çoktandır ortalarda gözükmüyor. Geleneksel olarak Demokrat Parti’ye oy veren bu geçmişin sendikalı ailelerinin aklını ilk olarak Ronald Reagen çelmiş, onun zaferi neoliberalizmin kapılarını sonuna kadar açmıştı. Trump da dört yıl önceki seçim kampanyasında yurtdışına kaçan fabrikaları geri getirme sözü vermiş ve bu sayede bu eyaletleri zor da olsa kazanmıştı. Seçim mücadelesi yine bu anahtar demografik grubu kazanabilme üzerinden ilerleyecektir.

ABD ile ilgili zaman zaman derin devlet gündeme geliyor. Sizin bakış açınızda bu konuda hangi parametreler var?

Bu konuda söyleyeceklerim izlenimlerimle sınırlı kalmak mecburiyetinde. Trump Beyaz Saray’a geldiğinden beri arasının CIA, FBI ve ordu gibi istihbarat ve güvenlik kurumları ile iyi olduğunu söyleyemeyiz. Bu kurumlarda çalışan personelinden basına pek çok şey sızdı, bunlardan bazıları ciddi skandallar ve hukuki davalar biçiminde Trump yönetiminin başına dert oldu. Trump’ı azledilme noktasına getiren skandalı da Beyaz Saray’da çalışan bir ordu çalışanı ortaya çıkarmıştı. Bu yetkili Trump’ın resmi bir telefon görüşmesinde Ukrayna yönetimine Biden’a dair kirli çamaşırlar bulması konusunda şantaj yaptığını ileri sürmüş ve böylece malum azil sürecini başlamıştı.

Bu ve benzeri dirençleri Trump kendine yapılmış darbe girişimleri olarak okuyor ve bunun propagandasını kendi kampanyasına payenda yapıyor. Öte yandan, Trump’ın emir ve uygulamalarına itiraz eden Çevre Koruma Ajansı’nın bürokratlarından da geliyor. Bu bağlamda, bu dirençleri kurumsal yapının yıkıcı bir idareciye verdiği refleks olarak da okumak da mümkün. Trump karşıtı liberal medya da tam olarak bunu yapıyor aslında. Bu direnç noktalarından bazılarının denge-denetlemeci Amerikan sisteminin bir parçası olduğunu, kimi direnç noktalarının kamu hizmeti etiği ile bağdaştığını düşünsek de yakın tarihte farklı vesileler ile çok kötü karneler vermiş istihbarat kurumlarına demokrasi kalesi muamelesi yapılmasını da anlamsız, tehlikeli ve siyaseten hatalı buluyorum. Liberal medyanın kahraman istihbarat kurumlarımız naraları attığı, muhafazakar yayın organlarının karanlık istihbarat kurumlarımız imalarında bulunduğu garip bir dönemden geçiyoruz. Devlet kurumlarından Trump’a dair sızdırılan pislikler çekici gelse de, bu sağlıklı bir muhalif hat değil. Örneğin Demokratlar 2018 ara seçimini bu gündemle değil, hane halkının dertlerine konuşan sağlık reformu gündemi ile kazanabilmişlerdi.

‘Demokratik sosyalist’ bir formülasyonla hareket ettiğini belirten Bernie Sanders 2016’da Demokrat Parti aday adaylarının ön seçiminde Hillary Clinton karşısında kaybetmişti, Kasım 2020 başkanlık seçimleri öncesi de Biden karşısında yarıştan çekildi. Sanders’ın yarattığı etki ne oldu, ve neden önseçimlerde bazı eyaletlerde istediği delege sayısına ulaşamadı?

Sanders’ın iyi başlayan adaylık macerasının hızlı bir biçimde sönümlenmesi Amerikan solunda büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Sanders bu yıl, dört yıl önce Hillary Clinton’a karşı yakaladığı performansın da altında kalmış oldu. Üstelik bu yıl Sanders çok daha bilinen bir adaydı, kampanyası rakiplerine göre hem maddi, hem de tecrübe açısından çok daha avantajlı konumdaydı.

Bu başarısızlığın birkaç nedeni olduğu anlaşılıyor. Bunlardan bazıları Sanders ve kampanyası ile, bazıları da Amerikan siyasetinin bugünkü hali ile ilintili. Sondan başlayacak olursak, ön seçim sonuçları bize şu an itibariyle Demokrat seçmenin tek önceliğinin Trump’ı Beyaz Saray’dan uzaklaştırmak olduğunu gösteriyor. Seçmen bu motivasyon ile sandığa gidince demokratik sosyalist Sanders karşısında 4 yıl öncesine kadar başkan yardımcılığı yapan Biden’ı daha güvenli liman olarak kodladı; ortayolcu Biden’ın partili olmayan seçmenden daha fazla teveccüh göreceğini düşündü. Bunun doğru bir strateji olup olmadığı konusunda şüphelerim var. Keza aynı seçmen dört yıl önce de benzer saikler kaçınılmaz aday olarak Hillary Clinton’ı Trump karşısına çıkarmıştı; sonuç hüsran oldu. ‘Seçilebilir’ ve ‘ılımlı’ gibi kodlamaların mevcut düzene karşı refleks vermek isteyen ve dört yıl önce seçimin kaderini değiştiren seçmen nezdinde çok büyük karşılığı olduğunu düşünmüyorum.

Öte yandan, Sanders’ın Amerikan seçmeninden bağımsız kendine has sıkıntıları olduğunu da görmüş olduk. Bunların en başında Sanders’ın bir türlü oyunu alamadığı güneyli siyah seçmenler geliyor. Sanders 2016’da Hillary Clinton’a kaybederken sadece beyaz işçi sınıfı Amerikalılar ve gençlerden oy alabilen bir adaydı. Bu yıl bu gruplara Hispanikleri de eklemeyi başardı. Lakin mesajı güney eyaletlerde bir türlü yankı bulamadı.Ön seçim takvimindeki ilk güney eyaleti olan Güney Karolina’yı büyük farkla kaybetmesi ibrenin çok net bir biçimde Sanders’tan uzaklaşması sonucunu beraberinde getirdi, Sanders kampanyası bu noktadan itibaren toparlanamadı.

Demokrat seçmeninin büyük çoğunluğu siyah olan bu güney eyaletler teoride aslında Sanders’ın potansiyel seçmeni; dar gelirli, sistematik olarak ırkçılık ve ayrımcılığa maruz kalan madun bir grup. Ancak bununla birlikte bu seçmen grubu aynı zamanda geleneksel ve muhafazakar eğilimleri de olan bir demografi. Bu anlamda, bu seçmen grubunu, örneğin dar gelirli ve muhafazakar ve kendi bölgesinde yaşamaya devam eden Kürt seçmenine benzetmek mümkün. Güneyli siyah seçmen aday ve vaadleri kadar yerel siyasi elitin de eğilimleri önemli. Sanders’ın Demokrat Parti’nin müesses nizamına sıkı sıkıya bağlı bu siyasetçi sınıfı ile temas kurmaktan geri durduğunu ve siyah seçmene bu yoldan ulaşabilme ihtimalini de kullanmadığını görüyoruz.

Bir diğer önemli husus da Sanders’ın temel stratejisi olan katılımı arttırma siyaseti. Sanders’ın iddiasının omurgasını geleneksel olarak sandığa gitmeyen seçmeni sandığa çekmek oluşturuyordu. Katılım oranının %60 küsurları geçemediği bir ortamda bu kağıt üzerinde çok mantıklı bir strateji. Özellikle de sandığa gitmeyen kesimin, yani gençlerin, Hispaniklerin ve dar gelirlilerin Sanders’ın potansiyel seçmeni olduğunu göze alırsak… Sanders bu kesimlerden Biden’a göre çok daha fazla oy alsa da katılımlarını kayda değer şekilde arttırmayı başaramadı; bu demografik gruplar sandığa yine rağbet etmedi. Sanders böylece hem Biden’a karşı kaybetti hem de Demokrat Parti’nin yapması gerekenin partiyi gençlere ve dar gelirlilere açması gerektiğine dair tezi de yaralanmış oldu.

ABD’de sosyalizan fikir ve projeler ana akımlaşırken, kendini kapitalizmdense sosyalizme yakın bulan gençlerin oranı her geçen gün artıyor. Tüm bu gelişmeler bir sonraki sol/sosyalist atılım için ülkede mümbit bir zeminin oluştuğuna işaret ediyor.

Hayal kırıklığı yaratan sonuca rağmen, Sanders’ın 2015’ten beri süregelen mücadelesi bize biri iyimser diğeri kötümser iki temel şey söylüyor. İlki Sanders ve etrafında kümelenen hareketin ön seçimi kaybetse de fikir mücadelesini kazanmış oluşu. Bugün Amerikan halkı sağlık sistemi, asgari ücret, ücretsiz üniversite, iklim değişikliği, siyasetin finansmanı ve gelir adaletsizliği konularında beş yıl öncesine göre çok daha sol pozisyonlarda konumlanıyor. Toplumcu talepler Demokrat Parti’yi hızla değiştiriyor, Cumhuriyetçiler’i dahi sıkıştırıyor. Sosyalizan fikir ve projeler ana akımlaşırken, kendini kapitalizmdense sosyalizme yakın bulan gençlerin oranı her geçen gün artıyor. Tüm bu gelişmeler bir sonraki sol/sosyalist atılım için ülkede mümbit bir zeminin oluştuğuna işaret ediyor.

Öte yanden tüm bu olumlu gelişmelere rağmen Sanders’ın ikinci (ve muhtemelen son) denemesinde de kendisine yönelen sempatiyi seçim başarısına dönüştürememiş olduğu gerçeği var. Elbette büyük bankalar ve şirketler onu istemiyordu, elbette parti içi müesses nizam Sanders adaylığı karşısında elinden gelen her şeyi yapacaktı. Elbette kartlar kendine ‘demokratik sosyalist’ diyen Sanders gibi bir adayın alehine karılmıştı. Dolayısıyla bu bahaneler haklı olsa da daha büyük mesele ortada duruyor. O da Sanders kampanyasının var olan bir işçi-emekçi hareketi üzerine inşa olmadığı, kendi hareketini inşa etmeye çalıştığı gerçeğidir. 40 yıllık büyük yıkımın altından henüz kalkılabilinmiş değil. Nancy Fraser’ın son kitabının başlığı gibi, eski yıkıldı ancak yeni kurulabilmiş değil. Sanders kampanyaları eskinin yıkılılıyor oluşunun ilanı oldu, yeninin kurulabilmesi için daha çok mücadele etmek gerekiyor.

Küresel Corona virüs salgını Biden ve Trump’ın seçim stratejisinde ve seçmen tercihlerinde belirleyici oranda değişiklik yaratabilir mi?

Salgın, kampanyaların gidişatını da seçimin sonucunu da etkileyebilir, ancak bunun ne şekilde ve hangi yöne doğru olacağını şimdiden kestirmek kolay değil. Bu hem adayların pozisyonları, hem salgının gidişatı hem de ekonomik krizin derinleşmesine bağlı olarak değişecek. Seçim günü on yıllar öncesinden belli: 3 Kasım 2020. Ekim ayı boyunca nasıl bir Amerika olacak? Kapalı mı, açık mı, işsiz mi, normal mi, bunu hala bilemiyoruz. Salgın ve yarattığı ekonomik zorluklar seçimin en önemli gündemi olmayacaksa bu Trump’ın hanesine yazılan bir artı olur. O da bunun için uğraşıyor, ekonomiyi hızla açmaya ve ülkeyi normalleştirmeye çalışıyor, en azından bu vaade oynuyor. Bu bir ölçüde bir kumar; çok tehlikeli bir kumar, salgın beklenenden erken geri gelebilir. Bu da yeni kapanmaları ve iyice derinleşen işsizlik anlamına gelecek. Ancak her halükarda Trump, normalleşme taraftarları yanında konumlamanın kendisi için siyaseten daha doğru olduğu kararına vardı.

Öte yandan Demokratların adayı Biden bu süreci çok silik yürütüyor, pek ortada yok. Salgın karşısında politikası tam olarak ne, o da belli değil. Derin hayal kırıklığı ve işsizlikle boğuşması muhtemel orta ve alt sınıflar için yepyeni ve heyecan verici bir ufuk vadetmiyor. Sanki hata yapmaması için medyaya çıkarılmıyor izlenimi alıyorum. Trump’a karşı tüm demokratların ve çoğu bağımsız seçmenin hissettiği tepkinin Biden’ın kazanmasına yeteceğine dayanan tembel bir seçim kampanyası sürdürüyorlar. Ön seçimi kaybetmiş olmasına rağmen Sanders’ı ekranlarda daha sık görüyoruz; ekonomik önlemler talep ediyor, Trump’a sesleniyor, sağlık çalışanları ile birlikte tele konferanslar veriyor vs. Bu, Biden’ın zaaflarını daha da görünür kılıyor.

‘Corona’yı Trump önce ciddiye almadı, virüsün kuluçka yeri Çin’e yüklendi. Ücretsiz sağlık sistemi olmasın diye Trump’ın yoğun çaba harcadığı ABD’de iki buçuk ayda 100 bin kadar kişi hayatını kaybetti. Kapitalizmin, neo-liberalizmin baş bayraktarı ABD bir anda çıplak kaldı. Ne nükleer silahlar, ne atom bombaları, ne uçak gemileri, ne savaş uçakları virüse karşı etkiliydi, insanlığın geleceğinin tarım-gıdada, ekolojik dünyada, ücretsiz sağlık-eğitimden geçtiği görüldü. Kameraların karşısında “Dezenfektanın (Coronavirüsü) bir dakikada yok ettiğini görüyorum. Mesela şunu yapmanın bir yolu var mı? Vücudun içine enjekte etmek veya temizlik gibi. Çünkü (virüs) akciğerlere ulaşıyor ve akciğerlere büyük zarar veriyor” gibi şeyler söyleyen Trump dünyada alay konusu oldu. Corona salgını sonrası neo-liberal dünya sistemi ve ezilenler için nasıl bir gelecek ortaya çıkabilir?

Bunların hepsi doğru. Trump hastalığı hafife aldı, kamucu bir dönüşüm geçirmesine ısrarla mani olunan Amerikan sağlık sistemi salgına hazırlıklı değildi, ABD ekonomisinin, güya en kuvvetli olduğu anda dahi, aslında ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıktı vs. Tüm bu faktörler zaten hızla prestij kaybeden neo-liberal hegemonyayı iyice zayıflatma potansiyeli olan gelişmeler, katılıyorum. Ancak tüm bu sırf bu noksanlar herkesin gözü önünde gün gibi ortaya çıktı diye salgın sonrası dünyada kendiliğinden yepyeni, eşitlikçi ve alternatif bir geleceğe açılmasını beklememek lazım. Alternatif siyasi tahayyülerin, insanları harekete geçiren gerçekçi ütopyaların ve bu tahayyül ve ütopyaların taşıyıcısı hareket ve liderliklerin olmadığı bir dünyada rahatsızlık ve şikayetlerinproto-faşist siyasetler tarafından mas edildiğini son birkaç yılda öğrenmiş olmamız lazım.

Üstelik madalyonun bir de öbür tarafı var. Salgın ABD’yi fena vurdu, ancak her bölgesi eşit olarak etkilenmedi. En çok etkilenen yerler nüfusları etnik ve kültürel çeşitlilik gösteren Amerikan metropolleri. Bu büyük kentlerde her gün dışarıda olmak zorunda kalan dar gelir servis sektörü çalışanları salgını ailelerinde, mahallelerinde ve kendi etnik toplulukları içinde birebir tecrübe etti. Daha korunaklı hayatlar süren bir çok başka Amerikalı için ise kriz, salgından ziyade işsizlik ve gelir kaybı anlamına geldi. Bu insanlar karantina önlemlerinin abartıldığını, özgürlüklerinin boşu boşuna ellerinden aldığını söylüyor. Salgına birebir maruz kalanlarla ekonominin bir an önce açılmasını talep edenler arasındaki makas aynı zamanda etnik ve sınıfsal ayrımlara da denk geliyor. Trump Amerika’yı yeniden normalleştirme sözü vererek salgın memnuniyetsizliğinin hedefi olmaktansa onun sözcüsü olmaya çalışıyor. ‘Halktan kopuk bilim insanları’, ‘yasakçı düzen politikacıları’, ‘ahlaken çürümüş büyük şehirler’ gibi ezber kalıpların karşısına kendisini konumluyor. Yaklaşık iki haftadır Trump destekçileri sokakta Amerika’nın normalleşmesi, karantina uygulamalarının yumuşaması için eylemler yapıyor, bu eylemlere yer yer ırkçı, cinsiyetçi ve ayrımcı motifler de eşlik ediyor.

Bunun yanına 80 milyon haneye ulaşan 2300 dolarlık doğrudan yardım çeklerini de ekleyelim. Bu yardım bir defaya mahsus ve Kongre’nin ortak insiyati sayesinde çıktı ancak Trump Cumhuriyetçi bir Başkan’dan beklenilmeyecek bu popülist uygulamayı seçim kampanyasında kullanmak isteyecektir. Hasılı salgın sonrası kaşılaşacağımız dünyayı bugün kimin ne talep ettiği ve neyi nasıl örgütlediği belirleyecek. Bu anlamda, Amerika özelinde Trump’ın daha faal olduğunu belirtmek isterim. Kendi kaderini kendi çizmeye çalışıyor, seçimi kaybederse de yine kendi yaptıkları yahut yapmadıkları yüzünden olacağını düşünüyorum, Biden’ın performansı sonucu değil.

Son olarak AKP’nin umudu 2016 seçimlerini Trump’ın kazanmasıydı. Trump Ankara için ne oldu ve Ankara’yı Kasım 2020 sonrası neler bekliyor? Seçim Ortadoğu’daki çatışmalar ve savaşları ne yönde etkileyebilir.

Ankara özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra gerçekten de Trump’ın kazanmasını umdu. Bunu iktidara eklemli gazeteci ve yazarların o dönemki heyecanları ve bu heyecanları dile getiriş şekillerine bakarak net olarak söyleyebiliyoruz. İktidar Obama yönetimi ile yaşadığı anlaşmazlıkları Trump ile çözebileceğini umdu. Geleneksel olarak Cumhuriyetçi başkanların Türkiye ile daha iyi ilişkiler kurduğunu, keza insan hakları ihlalleri gibi konularda çok daha umursamaz bir tavır içinde olduklarını vs. düşündüler. Üstelik Clinton’ın dış politikada daha şahin olduğundan hareketle, Trump başkanlığının daha az müdahaleci olacağını, Suriye Kürtleri ile işbirliği yapma konusunda daha az istekli olabileceğini umdular. Trump’ın müesses nizam karşıtı dilinden de etkilenmiş olabileceklerini tahmin ediyorum. Uluslararası norm ve değerleri (ki bunlar sorgulanamaz da değil) hiç takmayan, takmak istemeyen, bu anlamda kural tanımaz bir başkan ile daha iyi iletişim kurabileceklerini beklediler.

Ankara kendisini ikinci bir Trump dönemine hazırlıyor diye düşünüyorum. Daha güçlü, dolayısıyla etrafındaki yönlendiricilerden daha izole bir Trump ile bu sefer daha iyi anlaşabileceklerine inanıyorlardır. Demokratik ve kurumsal süreçlerin reddiyesine dayanan Trump tarzı tek lider popülizmi ile Ankara’nın inşa etmeye çalıştığı yeni Türkiye arasında benzerlikler söz konusu.

Aslında bu beklentilerinin birçoğunda haklı da çıktılar. Ancak işler yine de istedikleri gibi gitmedi, hatta ABD-Türkiye arası krizlerin en büyükleri son dört yıl içinde yaşandı. 2018 yazında Türk Lirası’nın hızla değer kaybetmesinde rahip Brunson krizinin, bu karşı Trump’ın geliştirdiği sert dil ve yaptırımlarının hiç etkisi yok denilebilir mi mesela? Trump Suriye’den beklenmedik bir şekilde çekildi. Suriye Kürtleri ile işbirliğini bir çırpıda harcamayı da göze aldı, ancak içeride tepki ile karşılaşınca attığı geri adım AKP iktidarının Kuzey Suriye planlarını yine zora soktu.

Tüm bu anlaşmazlık ve krizlere rağmen Ankara kendisini ikinci bir Trump dönemine hazırlıyor diye düşünüyorum. Daha güçlü, dolayısıyla etrafındaki yönlendiricilerden daha izole bir Trump ile bu sefer daha iyi anlaşabileceklerine inanıyorlardır. Demokratik ve kurumsal süreçlerin reddiyesine dayanan Trump tarzı tek lider popülizmi ile Ankara’nın inşa etmeye çalıştığı yeni Türkiye arasında benzerlikler söz konusu. Bunun iyi ilişkiler için kuvvetli bir temel olduğunu düşündüklerini sanıyorum.


Dr. Sinan Erensü kimdir?

Politik ekolojist Sinan Erensü, sosyoloji alanında araştırmalı yüksek lisans derecesini 2006’da Cambridge Üniversitesi’nde, aynı dalda doktorasını 2016’da Minnesota Üniversitesi’nde yaptı. 2016-2018 yılları arasında, enerji politikaları ve küresel müşterekler üzerine Northwestern Üniversitesi’nde ders verdi. “Kırılgan Enerji: ‘Yeni Türkiye’de Altyapının Gücü, Doğası ve Politikaları” tezinde, 21. yüzyıl Türkiye’sinde yapılan siyasi iş enerji altyapılarını, özellikle Türkiye’nin Karadeniz kıyılarındaki küçük hidroelektrik yatırımlarına ve tabandan gelen karşı mobilizasyonuna odaklanarak araştırdı. Araştırma alanları arasında çevresel ve politik sosyoloji, kentsel ve kırsal çalışmalar, kalkınma sosyolojisi, sosyal hareketler, su ve enerji altyapıları ve mülksüzleştirme politikaları yer almakta. Erensü, ‘Sudan Sebepler’ ile ‘İsyanın ve Umudun Dip Dalgası’  kitaplarının editörlüğünü yaptı. Erensü, halihazırda kamu altyapılarını ele alan Betonda Otorite: Tasarruf Altyapısı Politikaları adlı kitabı üzerinde çalışıyor. Çalışmalarına buradan bakabilirsiniz.

Previous post
Lübnan'da halk isyanda: "Evde açlıktan öleceğimize sokakta virüsten ölürüz"
Next post
Bakırköy'de Ermeni Kilisesi'nin kapısı yakılmak istendi