Muhafazakar yoksullar ve sol tahayyül

Muhafazakar yoksullar ve sol tahayyül

Oğuzhan Asiltürk, Karamollaoğlu’nun da belirttiği gibi SP için önemli bir isim. Ancak SP’nin şu anda yürüttüğü politikalardan bağımsız olarak, parti içinde Asiltürk kanadındaki bazı önemli isimlerin AKPi listelerinden aday yapılmak istenmesi gibi bir durum, tartışmasız SP’yi böler. Son genel seçimlerde SP’nin oy oranı yüzde 1.34. Bu bazıları için ‘küçük bir oy oranı’ olarak nitelendirilebilir, ancak cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde yüzde 1 oy, seçim sonuçlarını etkileyecek kadar değerli. Eğer AKP listelerinde adaylık söz konusu olursa, partimize gönül vermiş seçmenlerden bir kısmı Asiltürk ve ekibini destekleyebilir.

Mehmet Nuri Özdemir İktidarın ve devletin orantısız aklına karşı toplumsal aklın inşası, şüphesiz toplumsal aktörlerin karşıt ve çelişik fikirlerinin sentezlenmesiyle işlevsel hale gelebilir. Bu yazıda modern paradigmanın kuruluşuyla birlikte devletin önce dışladığı sonra da uzlaştığı siyasal İslam’a ve “sol” politikanın “muhafazakar ve yoksul” alt tabakalarla ilişkisine odaklanmaya çalışacağız. Siyasal İslamcıların iktidara yürüyüş hikayesinin tarihi, (alıcısı için) derslerle dolu bir tarihtir. Bu tarihe dönüp baktığımızda şuan güncel siyasette yaşanan çoklu krizlerin asıl öznesi olan İslamcıların bugüne gelmesinde politikanın yetersizliklerinden öte devletin modernleşme süreçlerinin payının daha fazla olduğunu görmüş oluruz, ancak bu tarihsel gerçeklik güncel politika yapıcıların ihmalkarlığını görmezden gelmemize bahane değildir.

Demokrasi yerine otoriter laikliğin tercih edilmesi

İslamcıların yükselişinde modernleşme paradigmasının negatif etkilerini biraz daha tartışırsak; siyasal İslam’ın iktidar hikayesinin köşe taşları, batıdan paket halinde ithal edilen modern ıslahatların uygulanması sonucunda toplumsal ve kültürel iç dinamiklerin tasfiye edilmesiyle döşendiğini bir kez daha vurgulamak gerekir. Özellikle laikliğin topluma dayatılma biçimi sorunluydu. Cumhuriyet, demokrasiye dayalı bir halk rejimi olması gerekirken Kemalist bürokrasi ve beyaz Türklüğün eliyle, “demokrasi” arka plana itilerek “otoriter laiklik ve tekçi ulus” çizgisi öncelikli hale getirildi; ve bir ihtimalle daha sağlıklı bir kurtuluş yolu olabilecek “demokratik güzergah” askıya alındı. Bu tip bir kurumsallaşmayı gerçekleştirip muasır medeniyet seviyesine ulaşmak hedefiyle hem Anadolu taşrası hem de Kürtler “medenileştirme-laikleştirme” operasyonlarına tabi tutuldu. Toplumun gerçek sorunlarına çözüm bulmak yerine başlatılan “medenileştirme-laikleştirme” hamlesi ile yoksul ve ötekileştirilen kitlelerin üzerine “laikleşirseniz medenileşir ve kurtulursunuz” sloganıyla gidildi; tıpkı İslamcıların bugün takip ettikleri muhafazakar modernite mottosu gibi (İslamlaşırsanız kurtulursunuz). Medeniyeti keşfetmiş olan beyaz Türklük tüm toplumun önce laikliğe sonra da medeniyete tabi olmasını emrediyordu; bu dönemde özellikle “medenileştirme” kapsamında Kürtlere karşı Ağrı ve Dersim’ de kullanılan dil, Batı sömürgecilerinin Afrika’daki yerli toplumlara karşı kullandığı sözde medeniyet dili ile aynıydı. Çünkü amaçlar aynıydı: Aydınlanmaya otoriter-totaliter kılıflar giydirerek toplumu sömürgeleştirme. Böylece yeni Cumhuriyet rejimi “demokrasiyi” tasfiye ederek “otoriter laiklik ve tekçi ulus” projeksiyonuyla yola devam etti; devletin bu yeni yapısı tüm farklılıklara tepeden dayatıldı. Buna devrim denilebilir. Peki iç dinamiklerin katılımı ya da talebinden izole edilmiş bu devrim kimler için yapılmıştı, otoriter laiklik alt tabakanın yaşadığı kanlı-canlı sorunlarının çözümüyle ne kadar alakalıydı, yeni bir düzen kurmak için toplumun inançlarına ve yaşam tarzına bu kadar radikal bir müdahale gerekli miydi, bu müdahale toplumun sosyolojik gerçekliğiyle ne kadar uyumluydu, 1921 meclisinde olduğu gibi insanların kimliklerine, kültürlerine, dil ve inançlarına dokunmadan daha demokratik bir toplumsal düzen neden tercih edilmedi, insanları ayrıştırma yerine onlara bir “toplum” oldukları hissi vermek gerekmiyor muydu? O dönemin stratejik aklının dar pratikleri sonucunda medeniyet tezi suya düştü, laiklik otoriterleşti ve bugüne kadar da sadece orta ve üst tabaka Türklerin ideolojisi olarak kaldı. Buradan bir kez daha anlıyoruz ki o dönemin stratejik aklının hedefi toplumu tehlikelerden kurtarabilecek bir rejim ya da kapsayıcı bir yönetim modeli inşa etmekten öte toplumun tepesinden sopayı eksik etmeyecek elitlerin rejimini kurmakmış. Halbuki 1920’li yıllarda ve öncesinde Anadolu ve Kürdistan toplumu ortak tehlikeye karşı bir çoğu kez “toplum” olabilmiş ve tehlikeyi bertaraf edebilmişti. Fakat siyasal İslamcılar, imparatorluğun merkezileşmesi ve devletin modernleşmesi sonucunda her ne kadar merkezden çevreye dışlanmış ve mağdur edilmiş gibi görünse de belli bir süre sonra devletin ve sermayenin bu politikası değişime uğradı; esasında İslam ajandası 1970’lerin başından itibaren sol ve sağ çatışmasının yoğunlaştığı dönemlerde devletin bagajında bir seçenek olarak bekletiliyordu. İslamcılarla bu yıllarda başlayan devlet uzlaşısı, doksanlı yılların başında reel sosyalizmin çözülüşüne koşut kapitalist modernitenin medeniyetler çatışması tezi ile birlikte meyvesini vermeye başladı; Kürt halkının politik mücadelesinin de istismar edileceği ve devletin içindeki bir kliğin yeni bir alternatif olarak sığınabileceği bir limana dönüşen siyasal İslam, bu yıllarda özellikle yerel seçimlerde solun yarattığı yarıktan ilerleyerek yükselişe geçti ve 2002 itibariyle de devletin içinde kurumsallaşmaya başladı. Bu bağlama özetle o günün otoriter ve tekçi laikliği bugünün otoriter ve tekçi muhafazakarlığını ve siyasal İslam’ını doğurdu, o dönemde laik olan rejim bugün muhafazakarlaştı, bir türlü demokratikleşmeyi başaramayan cumhuriyet bugün otoriterleşti. Bu nedenle bugün yaşadığımız temel sorunların kaynağı rejimin demokrasiyi ekarte etmesi ve moderniteyi otoriter laikliğe ve tekçi ulusa sıkıştırmasında aranmalıdır. Bu da rejim açısından iki temel meseleyi doğurdu: “Siyasal İslam ve Kürt Meselesi”

Solun yanılgısı

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana sol siyasete yapılan radikal müdahaleler solu, buluşması gereken asıl tabandan uzaklaştırdığı gerçeği göz ardı edilemez; bu müdahalelerle alt sınıflar devletin ve sermayenin ortak politikalarıyla etnik ve dini milliyetçiliğin ideolojik taşıyıcısı olan aktörlere yönlendirildi. Uzun süredir ülkeyi yöneten siyasal İslamcılar sistemin bu politikasını fırsata çevirerek sola kapatılan mahallelerde büyüdü; iktidara yürüdüğünde de yoksullaştırılmış ve ötekileştirilmiş dindar kitlelerin hikayesinin üzerine oturarak, dahası taşranın sınıfsal konumunun yarattığı ekonomik ve politik eşitsizliği dinsel retorikle maniple ederek mesafe aldı; Marksist jargonla söylersek siyasal İslam üst yapının bir bileşeni olan dini yapıyı çeşitli ajitasyon teknikleriyle alt sınıfların duygularına eklemleyerek ve bu strateji ile yoksul alt sınıfların desteğini almayı başardı. Maalesef sol hareketler yıllarca bu gerçeğe yüzleşmek istemedi ve Cumhuriyet rejiminin otoriter laik ve pozitivist ideolojisinin etkisinden kurtulamadı, devletin ve sermayenin hem dışladığı hem de çok amaçlı planlar için yedeklediği muhafazakar yoksulların sorunlarına yabancılaşmaya, bu tabakanın maruz kaldığı tahakkümcü ve sömürücü politikalara mesafeli durmaya devam etti; bu kesimlerle temas kurmayı dert etmedi ve hiper teorik-ideolojik parametreler dışında insanların birey olma, özgür olma, kimsenin arkasından sürüklenmeden onurlu bir yurttaş olma hakkını savunmayı ihmal etti. Bir süre sonra iktidarın kurduğu popülist denklemin içine sürüklenerek iktidarda kümelenen yoksul kesimlerle radikal bir karşıtlık kurmaya başladı. Oysa çok iyi biliyoruz ki Türkiye gibi demokrasiye tam geçememiş ülkelerde alt tabakaların egemenlerin eliyle sistematik bir şekilde yoksullaştırılması, kaderciliğe ve milliyetçiliğe itilmesi emek ve sermaye çelişkisinden daha büyük handikaplar yaratabiliyor. İşsiz bırakılan yoksul kitleler, bir taraftan kapitalizmin yedek işçi deposu işlevi görürken diğer taraftan yoksulların yaşadığı mahalleler mafyanın, paramiliter güçlerin ve de ırkçı-milliyetçi ideolojilerin fideliği olmaya başlıyor; tüm devletler riskli ve kirli işlerini yaptırmak için insan kaynağı ihtiyacını bu tabakadan tedarik ediyor, savaşlarda ön cepheye sürülenler, milliyetçiliğe ve dinciliğe ilk sevk edilenler alt tabaka yoksullarından seçiliyor. Sistem ve sermaye eliyle alt tabaka insanına verilen görevler ve konumlar hem sömürüyü derinleştiriyor hem de ülkenin birçok sorununun kaotik hale gelmesine neden oluyor. Esasında maniple edilen, hakikatinden ve asıl kimliğinden uzaklaştırılarak lümpenleştirilen bu kitleyi onları sömürenlerin insafına bırakmak başlı başına ahlaki bir sorundur; bu kitlenin sözünü ancak sol politika yapıcılar kurabilir, sol siyaset artık bu realiteyle yüzleşme ve yeni bir politika kurma gibi bir sorumlulukla karşı karşıyadır. Bugün solcuların, “muhafazakar yoksulların yaşadığı bizi ilgilendirmiyor’ demese de bu sorunlara yönelik herhangi bir politikası yok; bu sorunların sesi ve muhatabı olmak için şimdiye kadar herhangi bir adım atmış değiller, muhtemelen hala bunu bir sorun olarak görmüyor olabilirler; ama bu gerçeğe kayıtsız kalmakla asıl örgütlenmesi gereken yoksul ve muhafazakar alt tabakayı cemaatlerin ve siyasal İslam’ın kucağına itildiğini de görmeli. Bir solcunun görevi sadece seküler kesimleri örgütlemek olmasa gerek; solun tabanının sadece seküler kitleyle sınırlı tutulması büyük bir çarpıtmadır; yoksa sol siyaset İslamcı bireyi örgütlemeyi düşünmüyor mu, dahası gerçekten örgütlemek istemekte midir, örgütlemezse sadece seküler kesimlerle politik krizlere cevap olabilir mi, iktidarı ve sermayeyi zayıflatabilir mi, demokratik bir toplumu inşa edebilir mi? HDP gibi sol ve demokratik bir partide bile muhalif İslamcıların çok zorlandığı görülüyor. Sol hem kendi önyargılarını hem de kendisine karşı devreye sokulan karşı tarafın önyargılarını yıkmak zorundadır. Bu anlamda sol politika yapıcılar, insanları inancına göre ayırmaktan en çok kaçınması gereken kesim olabilmeli; çünkü solun insanların inancına ve ibadetine müdahale etme ve yön verme gibi bir görevi yoktur; ama inancından ve ibadetinden dolayı baskıya ve zulme uğrayan, sömürülen ve dışlanan her kesimin sesi olmak gibi bir görevle karşı karşıyadır. Bu sebeple sol hareketler toplumsal örgütlenmelerde insanların inancına, giyimine-kuşamına değil sömürü biçimlerine bakarak ilişki kurabilmeli. Demokratlığın, ilericiliğin ve çağdaşlığın ölçüsünü inançlara indirgemeden baskı ve sömürü stratejilerine karşı daha kapsayıcı ve kuşatıcı bir sol strateji ile hareket ederek yoksul muhafazakarlara hem kapısını açık tutmalı hem de onların kapısına gidebilmeli. Eğer solda bu konuda bir değişim olmazsa iktidardan umudunu kesmeye başlayan muhafazakar yoksullar iktidara benzeyen başka adreslere kayacaktır. Soldan bakan “biz” lerin belki de en büyük özeleştirisi, alt tabaka muhafazakar yoksulların sorunlarına sırtını dönerek onları dinci, milliyetçi, ırkçı ve gerici diye etiketleyip kendini haklı çıkarmaktır; dünyanın hiçbir yerinde insanlara tepeden bakıp onları aşağılayarak örgütlemek ve siyaseten desteğini almak mümkün değildir. Elbette alt tabaka muhafazakar kesimin de yönünü sol partilere çevirmesinin zamanı gelmiştir, gerçek bir kurtuluşun ancak sol partilerle olabileceğini öngörmelidirler; fakat sol hareketler bunu beklemeden yoksul muhafazakarları eleştirecek pozisyondan çıkıp onlarla buluşabileceği zeminleri güçlendirecek ortak program ve mücadele hattını örmekle kafa yormalıdır.

Sonuç

Solun zayıflığı Kürt meselesi başta olmak üzere ülkenin diğer bir çok meselenin çözümünü derinleştiriyor; bu anlamda sol hareketler yoksul ve muhafazakar alt tabakanın politik tercihleri ile Kürt meselesi ve diğer meselelerin çözümsüzlüğü arasındaki korelasyonu gözden kaçırmamalı. Sol siyaset bu tabanla ilişki kuramadığı sürece ülke siyaseti sağa ve siyasal İslam’ a kaymaya devam edeceği gibi herhangi bir politika değişikliğine gidilmediğinde ne sınıf mücadelesi büyüyebilir, ne Kürtler üzerinden köpürtülen milliyetçi ve ırkçı dalga durdurulabilir ne de sağ siyasetin etnik ve dini hamasetinin önü alınabilir. Kaldı ki muhafazakar toplum sola ve demokratik dönüşüme kapalı bir kitle değildir; bu kitlenin böyle etiketlenmesi sağ siyasetin temel taktiklerinden birisidir. Onun için sol, önyargılarını bir kenara bırakarak bu kesimlerle buluşma zeminlerini güçlendirecek hamleler yapabilmeli. Özetle sınıf mücadelesini salt seküler kamu çalışanları ya da çalışan işçilerle sınırlı tutmayan toplumsal sola ihtiyaç var. Mahallede, köyde, şehirde, fabrikada, üniversitede ve emeğin sömürüldüğü her yerde bu perspektiften bakan bir solun örgütlenmesi ekmek ve su kadar gereklidir. Bu örgütlenme, sadece üretim mekanları ile sınırlı kalmayıp toplumsal yaşam alanlarını kapsama alanına dahil etmeli; ancak böyle bir örgütlenmeyle muhafazakar ve yoksul toplumla yeni ve gerçekçi bir temas kurabilir.