Ana SayfaKitapYalnızın yalnızlığı ve ‘çokluk’u – Bekir Avcı

Yalnızın yalnızlığı ve ‘çokluk’u – Bekir Avcı

Gerçek yalnızlığı kim bilebilir –herkesin bildiği kelime anlamıyla değil, çıplak dehşetiyle?

[J. Conrad]

Yalnızlık kendine dair bilginin patikasıdır.

[M. Heidegger]


Bekir Avcı


Ayhan Geçgin’in, kalabalık bir şehirde oradan oraya sürüklenen yalnız karakteri bize özetle şunu söyler: Yalnız, kenardadır. Öyle değil midir? Yalnız-insan göz önünde olsa da hep kenardadır, fark edilmez, bunu istemez de; “yalnızlık sakladığımız bir şeydir, onu kendimizden de sakladığımız olur.” Bu yüzden yalnız, kendinin de kıyısındadır.

Ancak yalnız, bir kenarda tek başına-olan değildir. Öyle ki o, “tek başına”nın salt temassızlığını aşan garip bir çokluk içindedir. Bu, belki de delilikte saklı olan çokluk ile mukayese edilebilir. Bu nedenle yalnız, biraz da delidir. Geçgin’in “Kenarda”sındaki yalnız bireyi bize bu çokluğun ya da deliliğin şifresini verir:

“Her şey içeride oluyordu. Dışı ise her zaman olduğu gibi kımıltısızdı. Her zaman sessizdi. Sözcüklere gereksinimi yoktu. Anlatacak bir şeyinin olduğu da kesin değildi. Söylenen sözcükler ona ulaşmıyor, kımıltısız kabuğuna çarpıyor, yerine geçtikleri gerçek varlıklarla çarpışmışlar gibi varlıkları da kendilerini de silip dağılıp gidiyorlardı. Hep yalnızdı. Kimsesi olmadığı için değil –acımasız, katı bir duyguydu bu- aksine bunun başkalarıyla bir ilgisi yoktu. Bazen kimsesi oluyor, bazen de hiç kimsesi olmuyordu. Bu dönemsel değişikliklerin yalnızlığa bir etkisi yoktu. Bu farklıydı. Kendisinden önce varolup süregelen, kendisini kat edip sonraya da devam eden bir hat gibiydi bu. Ona ait olduğu kadar ait değildi de. Daha çok hattın kıvrılıp o haline geldikten sonra devam ettiği kişiydi. Yalnızdı. İçinde hem ölmekte olan ya da çoktan ölmüş bir varlığı, hem de kendi ölü rahmi içinde kıpırdayan, yavaşça kabuğa doğru yol alan, henüz varolmamış yaban bir varlığı taşıyordu.” (s40)

Bir çelişki gibi görünse de yalnız-insan, içinde çokluğu barındırandır. Kendinde hem ölümü yani yokluğu hem de ‘henüz varolmamış yaban bir varlığı’ barındıran Geçgin’in karakterinin bize verdiği tarif budur.

Yalnızlığa yergi

Redingot Kitap’tan Murat Erşen’in çevirisi ile çıkan Lars Svendsen’in “Yalnızlığın Felsefesi” kitabını okurken ekseriyetle Ayhan Geçgin’in “Kenarda”sında dolaşıp durdum. Norveçli filozof Svendsen de Geçgin’in işaret ettiği gibi yalnızlığın “kimsesizlik” ya da “tek başınalık” ile alakası olmadığını vurguluyor. “Yalnız, ‘tek başına’nın illa da sahip olmadığı duygusal bir boyut içerir” diyor. Ancak Svendsen “yalnızlık” ve “tek başınalık” mukayesesinde yalnızlığı “yetersizlik” ile eşdeğer tutuyor:

“Yalnızlığın kökeninde yetersizlik yatar, oysa tek başınalık bir deneyimler, düşünceler ve duygular çeşitliliğine sınırları belirsiz bir açıklıktır daha ziyade. Yalnızlık, mutlaka bir acı veya rahatsızlık duygusu içerirken tek başınalık belirli bir duygu içermez; çoğunlukla pozitif deneyimlenir ama duygusal olarak nötr de olabilir.”

Evet, ekseriyetle yalnız hissetmek ile ilgili olan yalnızlık, belirli bir duyguya sahip olmak demektir. Svendsen’e göre bu duygu bir tür kederdir ama sadece bundan ibaret değildir; “yalnız olmak, özünde ne pozitiftir ne de negatif. Her şey sizin nasıl yalnız olduğunuza bağlıdır.”

Eğer Geçgin’in karakterine dönersek; onun ‘ölmüş bir varlığı’ ve ‘henüz varolmamış yaban bir varlığı’ içinde taşıyan yalnız bireyinin yalnızlığından ya ölümcül kederle bezeli bir yalnızlık ya da varlığı çoğaltacak bir pozitif-yalnızlık, olumlu- yalnızlık doğacaktır. O halde yalnızlığı çoğu noktada olumsuzlayan Svendsen’e kendi cümlesini hatırlatmak gerekmez mi: “Her şey sizin nasıl yalnız olduğunuza bağlıdır.”

Nasıl bir yalnızlık?

Svendsen’in adı “Yalnızlığın Felsefesi” olan kitabında kimi istatistiki bilgiler, deneysel bulgular yer alıyor. Yazar bunu deneysel bilimleri bünyesine katmanın felsefe için bir kural olduğu öngörüsü ile gerekçelendiriyor ve bunu da felsefeden radikal bir kopuş değil felsefenin geleneksel tarzına dönüş olarak görmek gerektiğini söylüyor. Onun bu tarzdaki ısrarı kitabı yer yer sıkıcı kılsa da çalışması boyunca derinleştirdiği “yalnızlık” ve “tek başınalık” tartışması ile okura can alıcı bir mesaj veriyor: “Belki de bugün yüz yüze bulunduğumuz ana sorun yalnızlığın yükselişi değil kendi başınalığın fazla nadir olmasıdır.”

“Yalnızlığın Felsefesi”nde tek başınalığa övgü yapan yazarın bu vurgusunda da yalnızlığı bir sorun olarak görüp, kıymetsizleştirdiği anlaşılacaktır. Ancak Svendsen ‘tek başınalık’ konusunda dediklerinde haklı. Belki de onun tek başınalığın kıymetine dikkat çeken sözlerini, sözün hakiki değerini bulabilmemiz için yaratmamız gereken ‘inziva araları’ndan bahseden Deleuze’ünkiler ile birlikte okumak gerek: “Sorun artık insanların kendilerini ifade etmelerini sağlamak değil, sonunda söyleyecek bir şeyler bulabilecekleri küçük inziva ve sükûnet araları yaratmaktır…”

Bu inziva araları bizi özgür düşünceye götürecek, söylenmeye değer olanı açığa çıkaracaktır belki. Ancak tek başınalığın bir özgürlük alanı olduğunu söyleyen Svendsen, onu da bir noktada ‘özel hayata’ sıkıştırmaktadır: “Çoğunlukla tek başına olduğumuz yer evdir. Bu nedenle ev hem tek başınalık hem de yalnızlık için merkezi bir yerdir.”

Oysa yalnız evden de ‘kaçan’dır; ‘yılankavi bir kaçışla uzaklaşan’dır o, bir ‘kaçış çizgisi’ ile ilerleyendir ve yeni bir ufka açılandır.

Yalnızlığa övgü

“İnsan varoluşu daima zorunlu olarak birlikte-olmaktır. Nitekim, birlikte-olmak kendimizi tanımamızın ön koşuludur” diyor Svendsen. Oysa Heidegger yalnızlığın kendine dair bilginin patikası olduğunu söylüyor. O halde Svendsen’in dizgisini bozamaz mıyız? Birlikte-olmak için önce kendimize yürümeli, kendimizle baş başa kalmalıyız ve bunun yollarından biri de tek başınalığı aşan bir yalnızlıkta saklı değil midir?

Geçgin’in sadece bu yazıya konu edilen “Kenarda”sı değil, diğer kitaplarındaki (Gençlik Düşü, Uzun Yürüyüş) karakterler de yalnızlardır aslında. Nurdan Gürbilek “Uzun Yürüyüş, Eksik Halk” isimli denemesinde yazarın romanlarındaki “olumsuz yaşam”a, “yaşam yokluğu”na, geçmişin “ölü kabuk”una, “hiçlik”e (-ki bunlar Geçgin’in “yalnız” karakterlerinin üstlendiği yaşamlardır) dikkat çeker. Gürbilek’e göre tüm bunlarda yaşam olanakları kımıldar. “Verili bir yer işgal etmektense bir yer yaratmayı dene. Köstebek gibi tüneller kaz; daha iyisi yeni bir ufka doğru yılankavi bir kaçışla uzaklaş” diyen Deleuze’den referansla Geçgin’in karakterlerinin de etkin bir ‘kaçış çizgisi’ ile ilerlediğine işaret eder Gürbilek.

Böylesi bir yalnızlığın üstlenildiği yaşam olumsuz değildir, kederli de değildir. Aksine çatlaklardan coşkunun fışkırmaya hazır olduğu bir yaşamdır. Bu yüzden yalnız-insan kederle bezeli, “yetersiz” değildir. Aksine o, ‘henüz varolmamış yaban bir varlığı’, bir çokluk’u tutar içinde. Bu, olumlu- yalnızlıktır.


Kaynaklar
Geçgin, Ayhan, Kenarda, İstanbul: Metis Yayınları, 2016
Svendsen, Lars, Yalnızlığın Felsefesi, çev. Murat Erşen, İstanbul: Redingot Kitap, 2018
Hardt, M., & Negri, A., Duyuru, çev. Abdullah Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2012
Nurdan Gürbilek makalesi için bkz: http://yalpertem.com/blog/tag/ayhan-gecgin/
Not: Yazının başındaki her iki alıntı da “Yalnızlığın Felsefesi”nden alınmıştır.