Ana SayfaGüncel‘İyiye bakarsak iyi oluruz; bu, umudunu görene kadar inatla göğe bakmaktır’

‘İyiye bakarsak iyi oluruz; bu, umudunu görene kadar inatla göğe bakmaktır’

HABER MERKEZİ – İlk kitabı “Lakin İyi Yaşadık”ı Gazete Karınca’ya anlatan Ayşen Aksakal, bugünden geçmişe bakmanın iyi bir teselli ve umut olduğunu söylüyor. Aksakal “Okuyan da umutlansın istedim” diyor. 

Ayşen Aksakal’ın ilk öykü kitabı ‘Lakin İyi Yaşadık‘ raflarda yerini aldı. Everest Yayınları etiketiyle çıkan kitaptaki öykülerde 90’lardan söz ediliyor.

Ayşen Aksakal bu ilk kitabını, öykülerini ve daha fazlasını Gazete Karınca‘ya anlattı. Delal Külek‘in sorularını yanıtlayan Aksakal, bugünlerin geçmişe kıyasla ‘daha beter’ olduğuna dikkati çekerken “Gelen her gün eskisini arattı bu ülkede” diyor.

Bugünden geçmişe bakmanın iyi bir teselli ve umut olduğunu belirten Aksakal “Okuyan da umutlansın istedim” diyor.

Aksakal, “Çektiğimize gözümüzü kapatalım demiyorum tabii ki ama iyiye bakarsak daha iyi oluruz. Umudunu görene kadar inatla göğe bakmaktır bu, gözlerimizi çamurlu pabuçlardan kaldırmak. Göz bizim izan bizim. Bakacağımız yeri biz biliriz” diye de ekliyor.

“Lakin İyi Yaşadık”… Okurken kendimi bir filmin içinde veya sahnenin kenarında ya da anlatılanların tam ortasında gibi hissettim. Karakterleri yakınlarım kadar sevdim. Kendi anılarımdan izler buldum. Hemen okudum ve devam etsin istedim.  Kitabı ve seni sevenlerden ‘daha önce kitabı çıkmalıydı, geç bile kaldı’ cümlesini duymadım değil. Ben böyle söylemek istemiyorum. Belki ‘şimdi’ tam zamanı. Uzun zamandır yazıyorsun. Kendine yazmak için alan açıyorsun. Kitap fikri nasıl ortaya çıktı değil de kitap nasıl olgunlaştı diyeyim?

Aslında Koray Löker ve Mehmet Said Aydın’ın bana ulaşması ile doğdu kitap fikri. Türk filmlerinde, kendi kendine türkü söyleyen kıza kartvizitini verip assolist altında sahneye çıkaran insanlıklı pavyon sahibi gibiler gözümde. Yoksa ben sürekli yazmaya devam eder ama asla bir dosya ile yayınevine gidip sıramı beklemeyi beceremezdim.

Üçümüzün de ortak kanısı geçmiş yılların hikayeleşmemiş oluşuydu. Kendi gençliğimizdi o yıllar, bizim için olduğu gibi toplum için de önemli yıllardı. Bunu insani boyutu ile anlatmak istiyorduk. Ve benim cebimde fazlasıyla hikaye vardı.

Ben önce yazmak istediğim hikayelerin ana hatlarını ve karakterlerini çıkardım. Sonra eledim bolca, çünkü hayatımın en iyi hatırladığım ve dolu yaşadığım yıllarıydı, malzemem çok boldu. Sonra seçtiklerimi sırayla değil de, hissettikçe, andıkça yazdım. Doğru semte yolumu düşürüp, o ana özel şarkıları açıp, tadını çıkararak yazdım. Hep birlikte derledik.  Kitap sanırım 20 yılda olgunlaştı ve 1 yılda ortaya çıktı.

ayşen aksakalİlk sayfayı açtığımda “öykülerdeki bütün kişi ve olaylar hayal ürünüdür” cümlesini, kitap bittiğinde görmezden gelmek istedim. Hepsi mi hayal ürünü?

Öykü için kurgu gerekir, kurgu katmasak kitap türü anı olurdu. Ama hep denildiği gibi, yazar ilk kitabında kendinden yola çıkar. Yazdığım her şey hayatımdaki bir ize ait. İsimler, semtler, bazen olaylar bazen de son değişmiş olabilir. Ama satır aralarında o dönemden herkes tanıdık bir sima, bir mekan eminim bulacaktır. O dönemin bizde bıraktığı izler, yüzümüze yerleştirdiği müstehzi gülüş az çok aynıdır çünkü. Diyebilirim ki yani; kitapta kurgu var ama yalan yok.

Kitapta tarih ekseri doksanlar. Bugünden geçmişe bakınca en çok değişimi nerede görüyorsun? Doksanların ayırıcı özelliği neydi?

Doksanlarda biz iyiliğin, bilginin, eğitimin, emeğin ve mücadelenin kazanacağına inanıyor ve bunlardan en az birini kendimize şiar seçiyorduk. O neslin ana-babalarının çoğu Köy Enstitülerinden geçmişti, dans etmeyi de bilirlerdi, tarhana yapmayı da. Çocuklar da bu ailelerde büyüyordu. Tüketim çılgınlığı yoktu, az ile mutlu olmayı da biliyorduk. Paylaştıkça gönlümüz büyüyordu.

Şimdi değerlerimiz değişti. Kötüler kazanmaya devam etti, her maçı, her ihaleyi, her arsayı aldılar. Paraya para demediler. Eğitimin önemi, bilginin gerekliliği, kültüre duyulan saygıyı süreçte kaybettik. Boş atar prim yapar oldu, sesi fazla çıkan haklı sayıldı. Güçlü olan sürekli haklı olanı yendi. Biz de artık daha içine kapalı, kendini önemseyen, umutsuz, neşesiz, beklentisiz, manasız bir topluma döndük. Eski dostluk, paylaşım, tahammül ortamı azınlıkta kaldı.

İlk öykü ‘Kutular’. Benim de anı biriktirdiğim ‘kutular’  oldu uzun yıllar. Hala dururlar annemin evinde; anılarım öylece durur orada. Onlar giderse unuturum korkusu belki de derken öykü öykü ilerledikçe karşıma ‘Ebru’ çıktı. “Kuşların ve kadınların boynunun kırıldığı dünyada, bir eskici ne kadar ağırlık taşıyabilir balım?” dedi. Bu soruya cevabın ne oldu? 

Herkesin bir kutusu vardır. Bazısı içinde taşır, zihnine kaydeder anları. Bir koku ile, bir tahta sandalye görünce, hava tam da o eski gündeki gibi güneşli ama serin olunca geçmişi hatırlar.

Ben işi tamamen hafızama bırakmak yerine, yükün birazını da eşyalara vermiştim. Saklıyordum. Elime geçtikçe hatırlıyordum. Hatırlamak iyi geliyordu. Gönül borcunu yine gönülden ödemek gibi, taksit taksit, gördükçe.

Ama eşyalar evi ele geçirdi. Bu bir yandan da iyi aslında, demek ki hatırlamak istediğim çok an biriktirmişim, kalabalık yaşamışım. Yine de evin metrekaresi belli. Ezildim eşyalar ardında. Yazınca pek çok kocaman kutu, bir kitaba sığıverdi.

Ebru’ya gelince, bazı insan taşımak istemez bu yükü. Anılar peşinden hep hüzün getiriyorsa, üzüyorsa, insana kaybetme korkusu veriyorsa, en iyisi kurtulmaktır. Ebru öyle bir karakter oldu.

“Kuşların ve kadınların boynunun kırıldığı dünyada, bir eskici ne kadar ağırlık taşıyabilir balım?” sorusunun yanıtını ise her okur kendisi versin isterim. Burada eskicilerin taşıdığı ağırlığı iki türlü düşünmek gerekir, birincisi bizim geçmişimizin yüküdür diğeri ise doyamadığımız tüketimin nişanesi. Evlerden taşan eşyalara ne kadar ihtiyacımız var? Böyle bir dünyada, bir çocuğun ayağı kara çıplak basarken giydiğimiz botun markasının ne önemi var?

Kitaptaki karakterler dönemin biraz muhalif karakterleri. Ortak noktaları ne?

Aslında yazarken ortak bir noktaları olması kaygısı gütmedim. Hatta hiçbir karaktere de sonsuz mutluluk ve iyilik yüklemedim. Herhangi biri gibi, iyi ve kötü yanları vardı. Ama öyle bir noktaya gelmişiz ki; ortak noktaları okuyanlar için “naif”lik oldu.

Ben bu ülkede muhalif olmayan çok az insan tanıdım, onları da sadece tanıdım. Ortak paydalar bulamadık, aynı sofralara oturamadık. Haklarında yazabilmek için iyi bir araştırmacı olmam gerekirdi. Apolitik arkadaşlarım oldu ama fikri olmayanla arkadaş da olamadım. Dolayısı ile karakterlerde de çevreden esinlendim. Demek ki bir zamanlar kalbi soldan yana atan herkeste bu ince naiflik varmış.

lakin iyi yaşadıkTavana yapıştırılan plastik yıldızların altında birlikte hayal kuran Ümmü, Hatice, Süheyla ve Hülya ile komün diyebileceğimiz bir yaşam anlatılıyor kitapta. Artık sadece İstanbul’da değil tüm ülkede inşaat aldı yürüdü, merkezler genişledi, yoksul mahalleler şantiyeye döndü, mahallelerin yapısı değişti. Güven duygusu uzaklaştı bir kere. Şimdilerde geçseydi bu öyküler Ümmü, Hatice, Süheyla ve Hülya ile oluşan ortak yaşam neye benzerdi?

Birbirine kendini ispatlama çabası olmayan insanlar rahat kaynaşıyor. Kaybedecek bir şeyi olmamak da insanı bu anlamda özgür kılıyor. Kime ne ispatlayacaksın? Ev belli, gelir belli. Adı konulmasa da herkes, sınıfının fazlası ile farkında. Ellerinden gelen en iyi şey, eldekinin bari tadını çıkarabilmek. Küçük dünyalarında büyük devrimler yapabilmek için ellerinde tek şey kalpleri.

Damı akan rutubetli bir evde, kırılan televizyona kahkaha ile gülebilmek ve patlamadığına sevinebilmek büyük bir devrimdir. Böyle insanları anlattım. Eskiden mahallelerde benzer ekonomik güçteki ve yaşam standardındaki insanlar yaşardı. Hatta kök salarlardı. Şimdi arsalar değerlendi. Aynı binada, düne kadar gecekonduda yaşayan arsa sahibi, o arsayı alan müteahhit, işi kat karşılığı yapan inşaat ustası ve ev kredisi ödeyen beyaz yakalı birlikte yaşıyor.

Ortak paydaları ne kadar fazla olabilir ki? Bu yüzden belki aşureden aşureye artık ilişkiler.

Kitap kapağı, kitabı elime ilk aldığım an dikkatimi çekti. Gözüne bant çekilmiş bir yüz, ama bandın üzerinde “Lakin İyi Yaşadık” yazıyor. Tezat değil mi?

Kapak tasarımı tamamen Faruk Baydar’a ait. Bana kapak resmi geldiği an “budur” dedim ben. Her baktığımda da içim akıyor. Bizim gözümüzü kapatmak istediler ama biz kör olmadık, göreceğimizi gördük ve inadına iyi yaşadık.

Bir yandan da; “Komple Çıktım Bu İşlerden” adlı öyküde anlatmak istediğim; kendimizi fazla önemsediğimiz, daha bireyci bir çağa geldik. Yaşadığımız her gün ziyadesiyle zor ve travmatikken, kendi içimizde eski travmalar arama lüksümüz yok diye düşünüyorum.

Çektiğimize gözümüzü kapatalım demiyorum tabii ki ama iyiye bakarsak daha iyi oluruz. Umudunu görene kadar inatla göğe bakmaktır bu, gözlerimizi çamurlu pabuçlardan kaldırmak. Göz bizim izan bizim. Bakacağımız yeri biz biliriz.

Öyküler doksanlarda geçiyor, bir geçmiş anlatısı var. Bugün ile bu geçmiş arasında nasıl farklar söz konusu?

Bugünler daha beter. Farkı bu. Gelen her gün eskisini arattı bu ülkede. ‘90lar içindeyken çok zordu. 2000’i göremeyeceğine inanan yüzbinlerce insan vardı. Ben de öyle düşünüyordum. Ama şimdi geriye baktığımda, güzel insanlarla ağız dolusu güldüğüm anlar da hatırlıyorum, elimizden kayıp gidenler oldu ama geçmiş günleri boş geçirmediğimiz, doyasıya paylaşabildiğimiz için tesellim var. Her şey bir yana, bugün neysem, o zamanlara borçluyum.

Hayatta kalma enerjisini gücünü, pes etmemeyi, düşüp yeniden kalkıp yürüyebilmeyi, sabretmeyi öğrenmişiz. Dolu dolu yaşamışız, kalabalık yaşamışız.

Şimdi de zaman zaman bu süreci atlatamayacağız hissi gelip çörekleniyor insanın göğsüne. Bana geçmişe bakmak iyi bir teselli, bir umut oluyor. Okuyan da umutlansın istedim.

Okur tanıdık bir anı, bir insan bulur satır aralarında diye ummuştum. Bundan da ilerisi oldu benim için. Anlattığım dönemin o naif ve güçlü insanları hayatta hala, aramızda. Biz de bir parçasıyız. Yine atlatırız. Geri bildirimlerden en çok mutlu olduğum şey bu oldu. Ne hissettirmeyi hayal ettiysem gerçek oldu. Bu da ömrümün en büyük zaferlerinden biri.

Kitapta ‘aşk’a dair masum, naif, derin duygular var…  Dağlardan Hollanda’ya uzanan ya da uğruna on yıllar beklenen. Hakikat, hayal kırıklığı, inatçı bir umut var aynı zamanda öykülerde. Son yıllarda ilişkilerin ‘güncel hız’a yetişemediği gerçeği ışığında, neleri unuttuk, tekrar anımsamamız gerek?

Hayatta empati azalınca aşkta da azalmış sayıldı. Gerçek emeğin ne olduğunu unuttuk biz. Ben olsam sabah akşam Selvi Boylum Al Yazmalım izletirim kent meydanlarında.

Aşk, o hastayken görüşemediğine üzülmek değil, şehrin ucundan kalkıp gidip çorba yapmaktı. 3 otobüs değiştirsen de sevdiğini evden almak ve eve bırakmaktı. Kavuşmaya giderkenki neşe ve otobüste ayrılık hüznü ile geçen zaman da sevdaya dahildi.

Sevdiğinin sınavı varsa, almadığın dersin kitaplarını okuyup özetini çıkarmaktı. Tabunu, egonu çıkarıp atmak demekti.

“Ben böyleyim yavrum beni böyle kabul et” değildi de, köşelerinin törpülenmesinden haz duymaktı.

Şimdi sosyal medyada “stalk”luyoruz ya, işte aşk aslında o boş vakitte açıp sevdiğinin fotoğraflarına bakmaktı. Kendin için sevmek ama o iyiyse ancak iyi hissedebilmekti. Aşka verilen emek hamasi, aşkın kendisi ise mütevaziydi.

Bir de şimdi her şey dijital ve mobilize, birini takip etmek kolay, güven büyütmene gerek kalmıyor. Kontrol edebilmek güvenmekten kolay geliyor. Ortaya güvensiz, sevimsiz, samimiyetsiz ilişkiler kalıyor. Onlar da sanırım pek uzun ömürlü olmuyor.

Refiye’m .. Ömrü bir anı kutusu.  Gitti öte dünyaya Engin’in yanına. Hatta son günlerinde unuttu bazı anılarını. Sözler uçar, eşyalar eskir, yazı kalır. Yazamadı belki… Ya sen de yazamasaydın?

Yazılamamış pek çok hikaye gibi olurdu sonları. Çok çok anlatmaya devam ederdim, birilerinin aklında kalmalarını umardım. İçimde acı veren büyük bir ukde kalırdı. Ama kimlerin aklında neler neler ukde kalmadı ki…

Gelecekte kitap var mı kafanda beliren?

Yazıyorum, yazmak iyi ediyor insanı. İnsanın ket vurulamayan tek şeyi beyni. Düşünüyorsun işte. Durmadan düşünüyorsun. Ya yazacak, ya anlatacak ya da delireceksin. Öyle bir şeytan üçgeni. Yazıyorum. Basılırsa kitap olur, basılmazsa bana iyi geldiği ile kalır.

İnsanın gönlünden geçeni yapabildiği bir ülke değil artık burası.

Ben isterim; bir kitap olursa güzel olur, olmazsa yeni bir uktem daha olur.

Previous post
Diyarbakır’a ‘sözün kışı’ mı geldi?
Next post
FARC: Silahlı çatışmayı sona erdirmek için nihai anlaşmaya vardık