Ana SayfaManşet15 günde bir ülke – Melike Bisikletciler

15 günde bir ülke – Melike Bisikletciler


Melike Bisikletciler


Eylül ayı, öyle bir ay ki insan neyi anacağını, hatırlayacağını veya neyin hesabını soracağını şaşırabiliyor. Geçtiğimiz hafta 6/7 Eylül Pogromu’nun 64. yıldönümüydü. 1955 yılının Eylül ayında yaşanan pogrom başta İstanbul olmak üzere Adalar ve İzmir’de talan, gasp ve fiziksel olduğu kadar psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddetle birlikte yaşandı. O tarihten sonra Arnavutköy, Karaköy, Balat ve daha pek çok semt eskisi gibi olmayacaktı. Hrant Dink ‘güvencin tedirginliğinde’ derken haksız değildi. Pogromun ardından sadece 9 yıl sonra yaşanan sürgünde-çeşitli kaynaklara göre değişkenlik gösterse de- 40 binin üzerinde Rum 12 saat içerisinde 20 kiloluk eşya ve 20 dolarla birlikte kendi ülkelerini, evlerini, iş yerlerini ve hatıralarını terk etmek zorunda bırakıldı. Devlet geçmişte Varlık Vergisi ile yapamadığını Kıbrıs’ı bahane ederek, Rum halkını Yunanistan’a karşı tabiri caizse ‘koz’ olarak kullanarak, tek kimlikli yapının inşası için binlerce kişiyi sürgün etti.

Dedim ya Eylül ayında insan neyi anıp, neyin yasını tutacağına ve hakikati arayacağı meselelere şaşırabiliyor diye. 1980 yılının 12 Eylül günü yaşanan askeri darbede karanlık sayfalardan sadece biri. En ağırı diye tanımlamaktan özellikle kaçınıyorum çünkü bu ülke 1915’i, 1938’i ve daha pek çok insanlık suçunu da yaşadı ve acılar arasında hiyerarşi kurmayı sağlıklı bulmuyorum, acılar hepimizin.

12 Eylül’de Kenan Evren’in başını çektiği cunta ekibi zaten cılız olan ülke demokrasisini adeta mezara koydu. Fişlemenin, işten çıkarılmanın, grev yasağının, işkencenin, gazete kapatmaların ve idamların yaşandığı bu dönemin etkileri hem yasal (82 Anayasası) hem de sosyolojik olarak yaşanmaya devam ediyor. Bugün gözaltında veya cezaevlerinde yaşanan işkence vakaları araştırılmıyorsa, ters kelepçe uygulaması devam ediyorsa, cinsel şiddet devam ediyorsa ülkede sistematik olarak işkence yaşandığını -canımız acıyarak- söyleyebiliriz.

Ülkenin geldiği noktaya bakıldığında değil 12 Eylül darbesiyle yüzleşmek, halen 82 Anayasası ile ülke yönetilmeye çalışılıyor, Olağanüstü Hal ilan ediliyor, 140 bin dolayında kişi Kanun Hükmünde Kararnameler ile işten çıkarılıyor, gazeteciler tutuklanıyor, ülkenin ekmek kadar su kadar ihtiyacı olan barışı savunduğu ve barış bildirisinin imzacısı olduğu için akademisyenler ihraç edilebiliyor ve yargılanabiliyorsa maalesef ki 39 yıldır aynı yerdeyiz demek çok da büyük bir söz olmayacaktır.

Peki, 2016’dan bu yana 1980 askeri darbesinin siyasi/sivil (!) halini yaşamıyor muyuz? OHAL yasaları neden 3 yıllığına yasalaştırıldı? Ülkenin kutuplaşmasından kim/kimler nem alıyor? İktidar muhalif kesimlerin bir araya gelmesinden neden rahatsız? Bütün bu sorular uzayıp gidiyor…

Uzun yıllardır hemen her kesim sadece kendi acısını görüp ‘öteki’ ya da ‘biz’ olgusu dışında algıladığı kesimleri/grupları dinlerken dahi acı yarıştırmaya devam etse de, bütün bu kutuplaştırmadan ve inkâr politikalarından güçlenerek çıkan ya da kendi hiyerarşilerini yeniden üreten devletin kendisi oluyor.

Sivil toplum veya siyasi partiler 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde sadece bir basın açıklaması için dahi güvenlik güçleriyle karşı karşıya kalabiliyor, 6/7 Eylül Pogromu’nun anması ve yüzleşilmesine ilişkin bir araya gelebilecekken aynı anda ülkenin belli illerinde seçmenin iradesine ters olarak atanan kayyımlara karşı eylem yapılırken 12 Eylül’ü dile getiriyorsak bizim acılarımız ve yaşadığımız hak ihlalleri birbiri içerisine geçmiş demektir.

İşte Eylül böyle bir ay. Güz deriz ya hani mevsim olarak, hakikaten duygu olarak da güz…

Türkiye’nin batı illerinde yaşayan birbirinden farklı kesimler şunları sorup, söylüyor; ‘her gün oturma eylemi mi yapılıyor? Bu kayyımlara anlam veremedik. Hukuken araştırılsın’. Hukuken bir sıkıntı olsaydı şayet YSK adaylıkları neden kabul etti? Seçimin hemen ardından 1 Nisan günü valiler neden kayyım atanmasını istedi? Kimseyi suçlamak haddim değildir, ancak sizin oyunuzu ve insan hakları tarihinde çok da yeni olmayan seçme-seçilme hakkınızı elinizden alsalar nasıl hissederdiniz? Hali hazırda 2016’dan bu yana siyasi/sivil (!) darbe yaşamıyor muyuz? Sadece bu sorunun yanıtını rasyonel bir akılla vermek bile bizi demokrasiye adım adım yaklaştırabilir diye düşünüyorum. Elbette ülkede sansür var ancak görmek, duymak için önyargılardan arınarak bakmak yeterli.

Peki biz ne zaman gerçek ve temelleri sürekli salıncak misali sallanmayan bir demokraside yaşayacağız? İşte bunun cevabı -her ülke özgün olsa da- benzer örneklere de bakarak, geçmişle yüzleşerek, yasaları değiştirerek, yargıyı bağımsız hale getirerek, cezasızlığın önüne geçerek ve özür dileyerek gerçekleşebilir. Ülkenin seküler, muhafazakâr veya Kürt kimlikleri üzerinden kutuplaştırılmasını izlemek yerine nasıl bir ülke tahayyül ediyoruz sorusuyla da başlayabiliriz. Çünkü geçmişle yüzleşmeden demokrasinin gelmesi zor görünüyor.

Previous post
İstanbul'da ilk kez: Fringe Festival'e sayılı günler kaldı
Next post
The Guardian’a göre 21. yüzyılın en iyi 100 filmi