Ana SayfaYazarlarHasan DoğanGüvenlik politikaları her zaman işe yarar mı? – Hasan Doğan

Güvenlik politikaları her zaman işe yarar mı? – Hasan Doğan


Hasan Doğan


17 Eylül 2019 tarihinde İsrail’de yapılan erken seçimde başbakan Benjamin Netanyahu umduğunu bulamadı. Tek başına iktidar olmak istiyordu ama birinci parti bile olamadı.

Seçim öncesi bir fatih edasıyla “eğer seçimi kazanırsa Filistin topraklarının neredeyse Ürdün sınırına kadar tümünü işgal edeceğinin” propagandasını yaparak İsrail halkının desteğini alacağını sanan Netanyahu, ancak 31 milletvekili çıkararak ciddi bir hezimet yaşadı. Bundan sonra İsrail siyasetinde nasıl bir rol üslenir bilinmez ama etkinliğinden çok şey kaybetti. ABD’nin New York kentinde gerçekleşecek olan BM toplantısında yapmayı planladığı şovdan da vazgeçmek zorunda kaldı. Ama Rakip olarak gördüğü İran Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı toplantıya katılmak için ABD’den vize bile aldı. Bu durum da Netanyahu için ciddi bir darbe anlamına geldi.

Bölgemizde Netanyahu gibi güvenlik politikalarını stratejik düzeyde öne çıkaran diğer bir iktidar ise AKP-MHP iktidarıdır. O da yerel seçimler öncesi Kuzeydoğu Suriye tehdidinden bahsetti. Ve “barış koridoru” adı altında Rakka-Derezor hattına kadar uzanacak bir yerleşim yani işgal alanından bahsetti. Ama hem yerel seçimlerde ve hem de tekrarlanan İstanbul seçiminde büyük bir yenilgi aldı.

Birisi Filistinlileri diğeri de Kürtleri tehlike-tehdit olarak yansıttı ama her ikisi de bu tehdit konusunda kendi kamuoyunu ve siyasi çevrelerini ikna edemedi. Uygulanan politika hem Filistinlileri ve hem de Kürtleri zayıflatmadı aksine birlik temelinde daha da güçlü oluşumlar yaratmasına neden oldu.

17 Eylül’de Filistinli siyasal hareketler ilk kez tek bir liste halinde seçime girerek 120 kişilik mecliste 12 milletvekili ile yer aldı. Kürtler de son yerel seçimlere birlik halinde girerek tüm oyunlara rağmen kayyum politikasını önemli oranda boşa çıkarırken, Türkiye siyasetine yeni bir yol çizmede rol üstlenebileceğini gösterdi.

Benzeri güvenlikçi düşman yaratarak siyaset yapma stratejileri sadece bu iki ülkede değil dünya genelinde de umduğunu bulamaz noktaya geldi. Belki de bu nedenle ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton görevden alındı. Ve Netanyahu’ya “BM toplantısına katılma” diye telkin yapılırken İranlı siyasetçilerin katılması için vize verildi.  Belki o nedenle seçim öncesi yapılan Soçi görüşmelerinde Putin, Netanyahu’yu 3 saat gecikmeli olarak kabul etti.

Bu kısa girişle bağlantılı olarak İsrail’in bölgedeki durumuna bakalım.

Fotoğraf: Time

“Vaat edilmiş topraklara” yerleşmek için ve her koşul altında “tanrıyla güreşmeyi” bile göze alan İbrani kavimi ile birlikte bölge tarihinde ciddi sorunların yaşandığı bilinmektedir. Bu sorunların başında Filistin-İbrani kavimleri arasındaki savaşlar gelmektedir. Çünkü o vaat edildiği söylenen topraklar Filistin topraklarıdır. Ve İbraniler bu coğrafyaya işgalci olarak girmişlerdir. Aslında bu özellik Türklerin Anadolu’ya gelişlerine benzemektedir. Dışarıdan gelen güç kendisine yer açmak ve bu yeri genişletmek için hem o coğrafyanın kadim halklarıyla ve hem de komşularıyla savaşmak zorundadır. Öyle de olmuştur.

Diğer yandan İbraniler Hz. Musa öncülüğünde tek tanrılı bir dine yönelmiştir. Ve bu durum bölge için yeni bir durumdur. Bu ilk olan durum tüm çok tanrılı dinlerle savaş hali anlamına gelmektedir.

İşte bu iki özellik nedeniyle İbrani kavminin tarihi savaş, acı ve katliam, göç tarihi olarak 20. yüzyılın ortalarına kadar gelmiştir. Bölgede var olan tüm güçler şimdi Yahudi denilen bu topluluğu reddetmiştir. Göçe zorlamış, sürgüne mahkûm etmiştir. Uygarlık tarihi boyunca neredeyse tüm uygarlıkların boy hedefi haline gelen Yahudiler dünyanın dört bir yanına savrulmuş o “vaat edilen topraklar”da yaşaması adeta yasaklanmıştır. Yahudiler bu savrulma anlarını ve savrulunan coğrafyaları çok iyi değerlendirerek bu durumu bir zenginliğe dönüştürmüştür.

Örneğin Babil sürgünleri dönemi Yahudiler için entelektüel birikim ve gelişim konusunda bir avantaja dönüştürülürken, giderek önemi artan paranın gücünü önceden fark eden Yahudiler finans alanını temel bir uğraşıya dönüştürmüştür. Yani binlerce yıl öncesinden beri Yahudi denilince para ve entelektüel güç akla gelir oldu. Bu durum da farklı etnik ya da inanç grubundaki egemenleri ya da entelektüelleri Yahudileri tehlike olarak değerlendirmelerine neden olmuştur. O nedenle de tarihte Kürtler ve Persler hariç tüm etnisiteler ya da inançlar Yahudileri düşman bellemiştir.

Selahaddin Eyyubi’nin haçlılara karşı Yahudileri Kudüs’te tutma kararı ve Perslerin Babil sürgünü Yahudileri “vaat edilmiş topraklara” geri göndermeleri ve en son da Komünistlerin Yahudi düşmanlığına karşı olmaları Yahudi tarihinin dış dünya ile istisna olumlu ilişkisi olmaktadır. Ne yazık ki bugün bu istisna kavimler ya da ideolojik yapılanmalar İsrail siyonizminin baş hedefleri içinde yer almaktadır.

Bu güçleri ile bugünkü kapitalizmin ve fikir-bilim dünyasının temellerinde yer almayı başaran Yahudiler gerçek anlamda “vaat edilen topraklar”a sığmayacak kadar dünyalı bir topluluk olduğunu da göstermiştir. Belki şimdi Yahudi denilince İsrail ve siyonizm akla gelmektedir. Ama dünyadaki Yahudilerin küçük bir bölümünü İsrailli Yahudiler oluşturmaktadır. Var olan Yahudi lobisi dışında siyonist olmayan önemli bir Yahudi nüfusu da bulunmaktadır. Kaldı ki son seçim sonuçlarına bakıldığında mevcut siyonist iktidarların tabanı dışında da neredeyse yarıya yakın siyonist olmayan İsrailli gerçeği de bulunmaktadır. Ve bu nicel durum günden güne de artmaktadır. Yani Siyonist hükümetler Filistin halkına ve İslam dünyasına karşı uyguladığı politikaları her geçen gün daha da zorlanarak hayata geçirmektedir ya da istediği gibi yapamamaktadır.

Bunu en son yapılan seçim propaganda ve sonuçlarında da görmekteyiz.

Netanyahu seçim sonrası eğer tek başına iktidar olursa “Ürdün Vadisi”ni işgal edeceğini söyledi. BM kararlarına göre iki devletli çözümün en önemli merkezi de bu vadi olmaktadır. Yani eğer Ürdün Vadisi olmazsa Filistin devletinin olması da mümkün değildir. Vadi hem verimli toprakları ve hem de yeraltı kaynakları açısından oldukça zengin ve geniş bir coğrafyadır. İşte bu zenginlik İsrail için de önemlidir. Bu nedenle Netanyahu gibi siyonistler bu zenginliği ele geçirmek amaçlı olarak güvenlik sorununu öne çıkarmaktadır. Bunu öne çıkarırken de son günlerde işgal alanlarına yerleştirilerek konut sahibi olacak Yahudileri gündeme getirmektedir. Yani bir nevi o topraklarda yaşayan Filistinlileri soykırımdan geçireceğini ifade etmekten çekinmemektedir. En son üçlü zirvede AKP başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dile getirdiği “Rakka-Derezor da olursa 2 milyon hatta daha fazla insan yerleştirilir” açıklamasına da çok benzeyen bu uygulama projesi Netanyahu için iç kamuoyunda bile tutmamış gibi görünmektedir.

Diğer yandan Arap dünyası da bu projeye karşı çıkarken bu durum İsrail’le kurulan ittifakların zorlanması ve İran’ın elinin güçlenmesi anlamına da gelmektedir. Yani işgal fikri Netanyahu için hayırlı sonuçlara vesile olmamıştır.

Netanyahulu ya da o olmadan İsrail mevcut devlet politikasıyla bölgede ne yapmak istiyor?

İsrail devleti, 2. Paylaşım Savaşı sonrası ABD’nin bir dünya gücü olması ile birlikte kurulma şansını yakalamıştır. Aslında içinde Rus çarlığının da yer aldığı Skyes Picot Antlaşması’na göre İsrail’in de üzerinde kurulduğu topraklar ve Lübnan Ortodoks Hıristiyanlarının kontrolü Çarlık Rusya’sına bırakılmıştı. Bolşevik devrimi ile birlikte 1. Paylaşım savaşına son dakikada giren ABD, bölgede Ruslardan doğan bu boşluğu doldurmaya başlamıştır. Yani bir anlamda bölgenin yeniden dizaynının da İngiltere ve Fransa dışında ABD de rol üslenme çabasına girmiştir.

2’nci Dünya Savaşı’na çok geç girdiği için diğerlerinin yıpranmasını bir fırsata da dönüştüren ABD, bölgenin yeniden dizaynında kuruluşunu teşvik ettiği ve desteklediği İsrail devletine önemli bir rol de vermiştir. O nedenle kuruluşundan bu yana İsrail devleti ve ABD politikaları belki bazı istisnalar hariç bugüne kadar oldukça uyumlu olmuştur.

Bu uyumluluk bugün tüm Arap dünyasıyla ilişkiler düzeyinde kendisini yansıttığı gibi Suriye savaşı ve İran politikalarında da dışa vurmaktadır. Türkiye ile ilişkiler konusunda da kamuya açıklanan demeçlerin dışında giderek güçlenen askeri-ticari antlaşmalar bilinmektedir.  Kürtler konusunda da 1996 yılından bu yana Kürt hareketine karşı yapılan askeri antlaşmalar ve PKK lideri Abdullah Öcalan’ın bir komplo ile kaçırılıp Türkiye’ye tesliminde MOSSAD’ın rolü de kimse için sır değildir. Bugün de aynı konular üzerinde ciddi bir işbirliği içinde olunduğu birçok çevre tarafından belgelerle dile getirilmektedir.

En son Suriye savaşıyla birlikte İran’ın etkinlik alanını daraltma adı altında Filistin halkına ve Lübnan’a karşı saldırılarını sıklaştıran İsrail, Suriye üzerinde de işgalci emelleri olduğunu gizlememektedir. Doğu Akdeniz havzasında bulunan zengin petrol-gaz yatakları üzerinde egemenlik hesapları yapan ve bu temelde ittifaklar oluşturan İsrail, Türkiye ile bu egemenlik savaşında geçici gibi görünse de ayrı cephelerde bulunmaktadır. An itibarıyla İran politikası farklı olan bu iki güç Suriye zemininde yaklaşık aynı politikaları izlemektedir.

İdlib’den bir görüntü

Halen devam eden İdlib Savaşı’nda da bu birlikteliği görmek mümkündür. Suriye’deki rejimi İran yanlısı olarak gördüğü için “güvenlik” gerekçesiyle her zaman Suriye topraklarına saldırmayı bir görevmiş gibi yerine getirmektedir. Uluslararası hukuka tümü ile ters olan bu tutumu ABD “İsrail’in güvenliği”ne uygun görerek her zaman desteklemektedir. Yani “İsrail’in güvenliği” ABD’nin bölge üzerindeki egemenlik politikasının kılıfı olmaktadır. Belki İsrail’in savunulması da önemli olabilir ama Arap dünyasını teslim almanın bir yolu olarak da Araplar için tehdit olan bir İsrail’in varlığı olmaktadır. Yani bir anlamda Türklerle Kürtlerin çatışmalı pozisyonda tutulması gibi İsrail-Arap çelişkisi de ABD tarafından derinleştirilerek bölge halkları istenilen noktaya getirilmek istenmektedir. Siyonizm de bu durumdan güç alarak Filistin halkına karşı dünyanın gözü önünde sınırsız bir saldırı içinde bulunmaktadır. Aynı durum Türkiye-Kürt ilişkilerinde de yaşanmaktadır.

Hiçbir hukuki, insani ve evrensel değerle uyumlu olmayan bu saldırılar dünyaya rağmen değil mevcut hakim sistemlerin onayı ile gerçekleşmektedir.

Gelinen aşamada İsrail, “güvenlik” gerekçesiyle Filistin halkını, Suriye rejimini, İran ve Lübnan Hizbullah’ını hedef almış bulunmaktadır. Bu temelde açık ya da gizli bu halklara ve güçlere karşı olan her çevreyi desteklemekte ya da yeni güçlerin oluşmasına katkıda bulunmaktadır.

Suriye ve İran yanlısıymış gibi görünen Rusya da Skyes-Picot’la kazandığı ama çarlığın yıkılmasıyla kaybettiği bölgedeki egemenlik hakkını yeniden kazanmak için İsrail’le ciddi anlaşmalar içinde bulunmaktadır. İsrail’in “güvenliği” politikasını ABD gibi dillendirmese de onu esas alarak İsrail karşıtı güçleri kontrol altında tutmaya çalışmaktadır. Aslında Putin Soçi’de ilk yapılan toplantıya katılmayarak Moskova’da Netanyahu ile görüşmesiyle Soçi’de Türkiye’yi esas alarak Anayasa Komisyonu çalışmalarını başlatmasıyla Suriye politikasında kimleri esas alacağını göstermiş oluyordu.

O nedenle bugün İsrail konusunda İran-Rusya çelişkisinden bahsediliyor. O nedenle İsrail çok rahat bir şekilde Suriye rejim güçleri, İran milisleri ve Lübnan Hizbullahı’nı hedef alabiliyor. İdlib savaşında da görüldüğü gibi İsrail bu üç gücün de etkin olmasını istemiyor. Bu durum ABD ve Rusya politikaları ile uyumlu görünüyor.

İsrail’de yeni bir seçim oldu, Ürdün Vadisi sorunu nereye evrilecek bilinmiyor. Suriye sorununda İsrail mevcut pozisyonunu sürdürecek mi? Bu konuda ABD ve Rusya ile bugüne kadar süren uyumluluğunu sürdürmeye devam edecek. İran, Suriye rejimin ve Lübnan Hizbullahı’nı tehdit etmeye devam edecek. Güç olmalarını sınırlamayı esas alacak. O nedenle İdlib’de rejimin dolayısı ile İran ve Hizbullah’ın kazanmasını engellemeye çalışacak.

Filistin halkına karşı uygulanan siyonist politikalarını varlık gerekçesi olarak uygulamaya devam etmesi konusunda şimdilik bir engel olmayan siyonist hükümetlerin karşısında ciddi bir muhalefetin olması beklenmemeli. Ama küresel sistemin konjonktürel ihtiyaçları bu saldırıların dozunu ayarlayabilir. Çünkü İsrail sermayesi ve Yahudi lobisinin kendisi devletçi sistemin çekirdeğinde yer almaktadır. O nedenle tek başına “vaat edilmiş topraklar”ın korunması ya da genişletilmesi onlar için tek başına hedef olamaz. Çünkü kuruluşuna yardımcı oldukları ya da öncülük ettikleri sistemin bütünlüklü çıkarlarını korumak Yahudi sermayesini temel görevi olmaktadır. Onun için İsrail’in çıkarları ve küresel sistemin çıkarlarının uyumu İsrail’in güvenlik politikalarının çerçevesini çizmeye devam edecektir. Bunu değiştirebilmenin tek yolu halkların demokratik birliğinin sağlanmasından geçmektedir. İsrail halkları bölge halkları ile ortaklaştıkça siyonizmin hem İsrail sınırları içinde ve hem de bölgedeki tehdidi sınırlandırılacak ve ortadan kaldırılacaktır.

Previous post
Diyarbakır Kitap Fuarı başlıyor
Next post
Akit hedef gösterdi, gazeteci Kenan Kırkaya’ya dava açıldı