Ana SayfaYazarlarCengizhan KaptanKadim(!) saldırganlık, muhalefet ve Fırat’ın doğusu – Cengizhan Kaptan

Kadim(!) saldırganlık, muhalefet ve Fırat’ın doğusu – Cengizhan Kaptan


Cengizhan Kaptan


Türkiye’deki en büyük siyasal sorunlardan birisi, siyasi iktidardan çok siyasi muhalefetin durumu belki de. Bir ülkenin genel görünümünü matematiksel olarak ifade etmek veya nicelleştirmek pek mümkün olmasa da, siyasi anlamda iktidar ve muhalefetin ‘toplamları’nın ülkenin görünümüne dair önemli bilgiler verebileceğini öne sürebiliriz.

Bu öne sürme işlemine dair bir akıl yürütmede bulunursak, Türkiye özgülünde, aşağıdaki önermelerde bulunalım:

a) muhalefet bir çok konuda iktidar ile aynı değerleri paylaşıyor
b) muhalefetin bilgi düzeyi bu kadar az olduğu için adı dışında toplum ve halkların ilerlemelerine yardımcı olacak bir toplumsal muhalefet örgütleyemiyor. Ya da bilgili bir muhalefet var ve kendisine biçilen rolü, biçildiği kadar hakkıyle yerine getiriyor.

‘A eşit değildir B’ gibi bir durum da söz konusu değil. Zira sosyal bilimlere konu olan bir çok hususta görülebileceği gibi (‘hepsi’ seçeneği) bu iki önermenin birbirlerine karıştığı bir çok durum gözlemlemek mümkün.

Birinci önerme, muhalefetin bir çok konuda siyasi iktidar ile aynı değerleri paylaşması… Bu anlamda muhalefetin bir bölümü olan HDP’yi bu önermeden arındırıyorum. Nedenine yazının devamında değineceğim. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından beri ‘üniter’ devlet yapısı ‘asimilasyon makinası’ kıvamında çalıştığı için kronikleşmiş sorunlar mevcuttur. Devletin kurucu şifrelerindeki İttihatçılık mirası, bu mirasın farklı tonlarında yer alan MHP ve CHP gibi partileri aynı düzlemde buluşturmakta. Nedir bu buluşulan noktalar? Devletçilik ve milliyetçilik kavramları adı altında, devletin kimliğinin dahi Türk olması (devletçilik) ve Türk kimliği dışında başka kimliklerin tanınmaması (milliyetçilik) adlı ortak kümenin içindeki tüm noktalar… İYİ Parti, AKP veya Saadet Partisi’nin bu noktalar dışında yer alabildiğini söyleyebilir miyiz peki? İYİ Parti’yi analiz etmek kısmen kolay: MHP’nin AKP ile iş tutmayan (o da şimdilik) bir versiyonu olan İYİ Parti, her fırsatta, CHP ile HDP’nin işbirliği yapması halinde CHP ile olan ittifakını bitireceğini söylemesi zaten bu partinin çizgisini gösteriyor. Saadet Partisi’nin hacmi daha az olduğu için öne çıkmıyor ancak seküler/laik rejimlere karşı çıksa da devlet kurumunu ‘ıslah etme’ gibi bir çabası olan bir anlayışın, sadece vicdan üzerinden Türk kimliğinin asimilasyon politikalarına karşı çıkması imkansız. Bu anlamda, hadi isim de verelim, Cihangir İslam gibi ‘zahiren’ vicdan sahibi insanların yer aldığı bir Saadet, siyasi iktidarın devlet politikasını yürütmesine muhalefet gücü olmadığı gibi, bu politikaların uygulanmasında tabanı hoş tutmak gibi bir kaygısı da olacaktır. Haliyle, hassas noktalarda iktidardan yana tavır alacaktır. Laiklik ve seküler yapının temsilcisi olduğunu sağır sultana duyururcasına onlarca yıldır muhalefet politikasını buna odaklandıran CHP’nin ise çoğu insanın gözden görmediği bir durumu var: bu devletin kurucu kültürü ve partisidir. CHP içindeki sol blok ve benzeri muhalif yapıların, parti içinde de muhalefet olduğunu unutmamak gerekir. Ayrıca, partinin sol unsurlarının dahi cumhuriyetin kuruluşundaki sorunları kabul etmeye yönelik pek de kaygıları olmadığı gibi, bu sorunları dile getirmeye çalışanlara karşı ultra-milliyetçi tavırlar geliştirdikleri aşikardır.

Birinci önerme doğrultusunda söyleyebileceğim şudur: baba tarafından Kafkasyalı, muhtemelen Çerkez olan benim gibi insanlar ve Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, ve diğer insanlara dayatılan ‘Vatandaş, Türkçe konuş!’ kampanyaları ile başlatılan Türkleştirme operasyonunun bugün devam eden yansımasıdır ‘Kürt sorunu’. Mana olarak da sorunludur zira sorun Kürtlerden kaynaklı bir sorun değil, asimilasyonu yaratanların neden olduğu bir sorundur. Cumhuriyet’in kurulmasından itibaren hem ekonomik hem de kültürel sayısız derecede olumsuz etkileri olan bir sorundur ve bu şekilde çözümsüzlükte direten bir çözüm olma iddiasında diretilmektedir. İkinci ana sorun ise din sorunudur. Ne kadar din ve dünya işlerinin ayrılması üzerinden temellendirilmeye çalışılsa da, insanların dinlerini serbestçe yaşamaları engellenmiş ve dindar insanlar küçümsenmiştir. İlerleme ve gelişme amacıyla, halkın demokrasisini kurma temelinde oluşturulmayan yönetim, dindar kesimlerce uzunca bir baskı rejimi olarak algılanmıştır. Katılımcı demokrasiye bu yüzden önem veriyoruz. Katılımcı olmayan demokrasilerde (ki bunlar demokratik rejimler midir, o da tartışılır) insanlar en ufak bir fırsatta etki-tepki mekanizması ile, karşı çıktıkları iktidar mekanizmasını ele geçirmeye arzu duyarlar. Ele geçirmeyi başardıkları takdirde de kendilerinde uygulandıklarına inandıkları ve biraz da efsaneleştirilmiş zulümlerin acısını çıkarmaya can atarlar. ‘Düşmanına benzeme’ sendromunun en çarpıcı örneklerini bu alanlarda görebiliriz. Haliyle, siyasal İslamcıların, temsil hakkını ve iktidarı ele geçirdiklerinde nasıl saldırganlaştıklarını ve faşizan tavırlar geliştirdiklerini buradan çıkarabilmek de mümkündür. ‘Başörtülü bacım’ söylemlerinin ve arkasında sürek avına çıkılmasındaki temel etkenler budur. ‘Güç’, intikam aracı haline geldiğinde artık orada demokratik yaşam değil, savunma mekanizmaları çalışır.

İkinci önerme ise ‘çatallı’. Muhalefetin bilgisi konusunda çatallı. Nedenini açıklayayım. Öncelikle, muhalefetin bilgi düzeyi az olmayabilir. Bunu ilk önerme ile bütünleştirerek de açıklayabiliriz. Öncelikle, muhalefetin bilgisizliği önermesine bakalım. Organizasyon ve liderlik anlamında, yapay gündemlere takılma, gündem belirlemeyi iktidarın tekelleştirmesine çanak tutacak basiretsizlik yapma konusunda uzun yıllar tecrübe edinmiştir muhalefet. Ancak, ve ancak, bilgisizlik konusunda şüphelerimizi gidermez bu. Tam aksine, muhalefet, muhalefet yapıyor görünümünde aslında devlet politikalarının uygulanmasına yönelik olarak, gerçekte olması gereken muhalefeti gölgeliyor ve bastırıyor görünümündedir. ‘Daha bu başlangıç’ diyerek Adalet Yürüyüşü yapıp ardından bir daha ‘sokakları aşındırmamak’, Yenikapı Mitingi’ne katılmak, dokunulmazlıkları kaldırtarak bir çok HDP’linin siyasi kırıma uğramasına yol açmak, sandıkta hile var diye bas bas bağırıp, protesto hakkını kullanmak isteyen gençliği durdurmak gibi eylemlerin bilgisizlik ve basiretsizlikten kaynaklandığı düşünülebilir. Ancak, tüm bu eylemlerin, kırmızı çizgilerin içinde kalması gereken bir yapıya entegre etme görevini görenlerin yapacağı daha olası. Bu yüzden ben ikinci olasılığın daha mümkün olduğuna ve CHP gibi partilerin toplumsal muhalefet görevi değil tam aksine toplumsal muhalefeti engellemek gibi yüce bir görev(!) gördüklerini düşünüyorum. Canan Kaftancıoğlu gibi isimlere ihale edilmeye çalışılan suçlardan kurumsal anlamda çok rahatlıkla sıyrılabilecek bir muhalefet alanı olduğuna inanıyorum bu ve bu tarz partilerin.

Bu iki önermenin yukarıdaki kısa analizleri bize Türkiye’deki iktidar ve muhalefet toplamının da asimilasyondan yana, demokratik sistem kurmaktan çok uzaklarda bir din-laiklik mücadelesinin çıkmazına girmiş bir yapı vermektedir. Bugün demokratik açılım, yargı reformu vesaire konuların kısır döngüden ibaret olması ve bir şey sunamayacak olması da bundandır. Ülkelerin durumunu ölçerken ‘muhalefet + iktidar = ülkenin yapısı’ formülasyonunu bu yüzden vurgulamak istedim. Bugün Türkiye’de kendisine sol diyen sosyal demokratların sağa çekip dini motifler kullanması da başka alternatiflerinin şu anda olmamasındandır. Kürtlerin anayasal eşitlik taleplerine ise bu bahsi geçen partilerin bir çözüm sunmaması, sunabilecek kapasitede olmamaları da bundandır.

Bu partilerden muhalefette yer alanları, Suriye’de Fırat’ın doğusuna yapılacak bir saldırıda yukarıda belirttiğim iki önerme kapsamında da karşı çıkmazlar. Görünürde karşı çıkmaları gerçekleşirse de bu sadece iç siyasetteki kaygılardan kaynaklanır ve operasyona yönelik olmaz. Her seferinde, ‘hadi bu sefer’ beklentileri ile bunun tersine bir refleks veya çıkış beklemek hayalcilikten öte bir durum değildir. Devletin kurucusu olan bir partinin, Kürtlerin durumlarını ve özlemlerini anlayacak bir tavır beklemek hayalciliktir.

Bu çatışma kültürünü atamamış, geçmişte yapılanlarla yüzleşmemiş, geçmişte kendisine dahi yapılanlara yine çatışma ve intikam alma güdüsüyle yaklaşmış olan bu yapıdan, Fırat’ın doğusuna saldırmamayı beklemek de başka bir hayalciliktir. Saldır(a)mamanın tek nedeni ise, içerideki gürlemeler bir yana, Rusya ve ABD gibi iki gücün rızasını almamış olmaktır. Bu konuda ABD ile uzun mesailer yapıldığı ortada, her ne kadar içeriklerini bilemesek de. ABD’nin olsaı bir saldırı durumunda, hem kerhen bir şey yapmayacağı, saldırıyı durdurmaya çalışmayacağını anlayabiliyoruz. Endişeli olup, siyasi baskı yapma yoluna gidebilirler. Pompeo’nun Kıbrıs açıklarındaki sondaj gemisini eleştirmesi gibi. Jeffrey’nin ortalarda olmaması, Lindsay Graham’ın gelmesi, CHP’nin, AKP’nin IMF ile 11 gün gizli görüşmeler yaptığını açıklaması gibi bir çok husus bir yandan ABD ile uzlaşma yolunun arandığını, bir yandan da saldırıya hazırlanıldığını gösteriyor. Gösteriyor da yukarıda bahsettiğimiz muhalefet bu gösterilenleri anlamıyor mu yoksa anlayıp da olur mu veriyor savaşa? Yorum okuyanın olsun.

Kahramanlık hikayelerinin tarih bilimi olarak sunulduğu dünyamızda, savaşların asıl nedenlerini gölgeleyen ekonomik ve toplumsal mekanizmaları pas geçmek bilgili olduğunu iddia eden türümüzün (Homo Sapiens) kaderi olmamalıdır. Şaşırtıcı olan durum, bazı konuların muktedir tarafından son derece açık bir biçimde dile getirildiği halde dikkat çekmemesi ya da daha muhtemeldir ki ‘geçiştirilmesidir’. Açık açık 2-3 milyon mülteciyi ‘güvenli bölge’ diye tanımlanan alana yerleştireceğini ifade eden cumhurbaşkanıdır. Bununla yapılmak istenen çok açık dile getirilmektedir: hem bölgenin demografik yapısı değiştirilip siyasi yapıda etki hedeflenmektedir hem de tahminimce, ekonomik planda da ucuz, iş güvencesiz bir ekonomi alanı oluşturulacaktır. Bu ağın Türkiye üzerinden AB’ye ucuz ürün ihracatında bir fırsat(!) sunacağı düşünülüyor olsa gerektir. Krizdeki inşaat sektörünü canlandırmaya yönelik adımlar atılacağını da unutmayalım. Bir taşla iki değil birkaç kuş vurma niyetinde bir plan yapılıyor gibi. Peki bunları biz anlatabiliyor muyuz? Ya da sesimiz duyulabiliyor mu?

Kimin anlatmak için çırpındığını, kimin üzerinde saldırganlık uygulandığından yola çıkarak kestirebiliyoruz. Bu anlamda HDP’yi diğer muhalefet partilerinden ayırdım. Bir çok sivil toplum kuruluşu ise bu yazının konusu değil. Kürtlerin temsiliyetini üstlenen ve bunu yerine getiren HDP’nin toplumsal çözüme yönelik paradigmalarını zorla bastırmak isteyen siyasi iktidarın saldırganca tavırlarının nedenleri burada yatıyor. HDP’nin ‘demokratik ulus’, ‘anayasal güvence’, ‘eş başkanlık’ gibi ‘gerçek’ çözüm önerilerine karşı, statükoyu korumaya çalışan bir ‘iktidar + muhalefet’ toplamı var. Dokunulmazlıkların kaldırılması, bireysel beyanlar dışında kayyım atamalarına karşılık hiçbir dayanışma ve destek sunulmamasının altında yatan nedenlerin, muhalefetin de statükocu bir tutuma sahip olduğundan kaynaklı tavırlar olduğunu bu yüzden dile getirmek gerekir. Ve bir kez daha dile getirmek gerekir ki, HDP olsun, HDP dışındaki siyasi kurum ve partiler olsun, gerçek bir çözümden yana oldukları takdirde, siyasi iktidarın hedefinde olmaları kaçınılmazdır. Ülkemizde ise bu hedef almaya muhalefet de ekli durumda. Türkiye’yi belki de eşsiz kılan durum burada.

Bin Yayla adlı Freud eleştirisi yaptıkları ve toplumsal şizofreniyi işledikleri eserlerinde, Deleuze ve Guattari, Virilio’nın faşizm tespitini alıntılarlar. Virilio, faşizmi totaliter olarak tanımlamanın yetersiz olduğunu ve bunun ötesinde bir savaş makinesi haline gelen bir rejim olduğunu söyler. Savaşı, çatışmayı kendini ve etrafındaki insanları (ve genel anlamda insanlığı) yok edene kadar devam ettiren rejimlerin bu makinesi durdurulmadıkça, yok olmaya yüz tutmanın kapsamı da genişliyor ve bir savaşı diğer bir savaş izliyor. Hakkını verelim, Freud da, Deleuze ve Guattari’nin psikanalitik yaklaşıma dair çarpıcı eleştirilerinin ötesinde, insanın bir tür olarak kendi kendini yok eden tek tür olduğunu ileri sürecek kadar aydın (ve belki de karamsar) bir deha idi.

Haliyle, Fırat’ın doğusuna saldırıldığında, kendisine demokrat, solcu, hümanist, vesaire isim ve sıfat verenler, en azından vicdani bir sorgulama yapabilecekler mi kendileri üzerinde? Asimilasyon üzerine kurulu, demokratik amaçlı değil totaliter bir baskı aracı kuran düzeneğe karşı bir direnç oluşturabilecek miyiz? Demokratik bir düzen isteniyorsa, bu düzenin ‘çoğunluğun dediği olur ve yapılır’ kültüründen her kesim ve inancın haklarının özgürce yaşanması gerektiğini anlayabilecek miyiz? Yoksa destanlara, ihanetlere, kahramanlıklara bol bol yer veren tarihe yeni bir sayfa mı eklenecek? ‘Her şey daha mı güzel olacak?’

Previous post
İş cinayetleri: Eylül ayında en az 145 işçi yaşamını yitirdi
Next post
İstanbul'da metrobüs kazası: 13 kişi yaralandı