Ana SayfaManşetPopülizmin sıradanlığı faşizme götürür

Popülizmin sıradanlığı faşizme götürür

“Modern bir bürokratik devletin kontrolünü elinde tutmanın esas avantajı, masumlara zulmetme gücünden çok, suçluları koruma gücüdür.”                                                                                                                                                                                             

Macar yurttaş


Mehmet Nuri Özdemir*


Popülist iktidarların suçluları koruması bir tesadüf değil tercihtir. Siyasette bütün kötülükler konjonktürel olarak bir kavramın etrafında birikebilir. Yakın zamanda tercih edilen toplanma alanı ise popülizm. Ancak her kötülüğün kaynağını popülizmde arama kolaycılığına düşmemek gerekiyor. Zira ortada kapitalizm, sömürgecilik, dincilik, ulusçuluk, devlet ve hegemonya gibi makro yapısallıklar dururken her şeyi popülizme yüklemek, yanıltıcı olabilir.

Popülizm bir yapı değil, bu yapılara ruh veren bir aura, belki bir an; ya da bu yapısallıkların cilalanmış retoriği, bir manifestonun güzergahları değil hedefe doğru giderkenki motivasyon ve neredeyse tüm teorilerin en fantastik aşaması. Popülizmin bu yapısallıklarla birlikte analiz edilmesi demokratik siyaset için gereklidir.

Popülizm nedir?

Çağımızın vebası da denilebilecek popülizm üzerine çok sayıda çalışmaya rastlamak mümkün. Müller’e göre popülizm bir doktrin değil, iddialar bütünüdür; popülizmin tanımları ile değil nitelikleri ile uğraşmak gerekir. Popülizmin dereceleri vardır. Popülist retoriğin saptanması ve uygulamaya başladığı andan itibaren toplumsal olarak anlaşılabilirliği önemlidir.[1] Radikal demokrasi kuramının temsilcilerinden Ernesto Laclau’ya göre popülizm, özgül içeriği olan bir rejim ya da ideoloji değil, bir siyasal sınır oluşturma ya da sınır çizme biçimidir. Cantal Mouffe ise popülizmi siyasal sınır inşa etmek için yürütülen söylemsel bir strateji olarak yorumlar.[2] Popülizm, siyasi aktörler tarafından çokça başvurulan, toplumda çok konuşulan ama tanımlarla anlaşılamayan bir kavram; onun ‘bir isimden çok bir sıfat, bir yordam, bir tarz, bir politik seferberlik stratejisi’ olduğunu söylemek mümkün.[3]

Etkili bir popülist strateji, hegemonik bir dalga yaratarak insanları kendisine hayran bırakabilir ve bu irrasyonel durumun ablukasından kurtulmak uzun bir zaman alabilir. Haliyle popülizmin kötülüklerini bertaraf etmek için onu tanımlamak yetmiyor; onu nitelikleri ve zamanlaması ile bir bütünlük içerisinde ele almak gerekiyor.

Popülizmin bir tarihi var mı?

Popülizm, ABD’nin 2015-16 seçim kampanyalarında çok konuşuldu. Siyasetin ve insanın doğasında var olan iktidar arzusu ile birlikte ele alınırsa güncel olduğu kadar tarihsel bir arka plana sahip olduğu da görülecektir. Bu şekliyle bakıldığında popülizmin belirtilerini, tarihin farklı aşamalarında, farklı liderlerde bulmak pek de zor olmayacaktır. Kendini dünyanın ilk kralı ilan eden Mezopotamyalı Sargon’dan Persli Darius ve Makedonyalı İskender’e, Napolyon’dan Mussolini ve Hitler’e ve günümüzün sağ popülist liderlerine kadar ‘eril ve tekil’ bir popülizmin kodları mevcuttur. Bu liderlerin çoğu yaşadıkları dönemde yapay risklerle toplumun içinde belli sınırlar çizmişler. Bu şekilde düşman inşa ederek toplumun “genel iradesi” üzerinde uzun süre iktidarlarını sürdürmüşler. Elbette popülizm tarihsel olarak daha detaylı irdelenebilir. Ancak modern sosyal bilimlerin pozitivist karakteri, kavramların siyasal ve toplumsal bağlam ile sınırlı tutulmasını zorunlu kılıyor. Bu yönüyle popülizm bir çok kavram gibi, pozitivizmin kafesinde büyümeye devam etmektedir.

Fakat Cantal Mouffe, Fransa Devrimi’nin bir ‘popülist moment’ olduğunu savunarak tarihlendirmeyi 200 yıl öteye götürmüş ve pozitivist geleneğin sınırlarını zorlamıştır. 1960’lı yıllarda popülizm için “Dünyaya bir hayalet musallat oluyor ” şeklinde söylenmiş ifadelere rastlarız.[4]  Daniel Bell, 1960’ların popülizmini ‘modernlik öncesi hayatı arzulayan kişilerin kaygı ve öfkelerinin çaresiz bir yansıması’ olarak tanımlarken; Lipset kişisel olarak başarısız olanlar, toplum olarak yalıtılmışlar, mali olarak kendini güvende hissetmeyenler, eğitimsizler, görmemişler ve otoriter kişiler için popülizmin cazip olduğunu söyler. 1970’li yıllarda hem Rusya hem ABD’de aynı anda popülizmin ortaya çıkması, çiftçiler, köylüler ve kırsallıkla ilişkilendirilmesi modern toplumda popülizmin tutucu ve maddi yönden zayıf grupların bir isyanı olduğu fikrini de güçlendiriyor.

Popülistlerin ‘Gerçek Halk’ tezi

Popülistlerin ortak özelliklerinden birisi olarak görülen ‘hakiki halk’ meselesi çağımızın halkçılığı olarak kabul ediliyor. Bütün popülizmler temsil tekelinin onlarda olduğunu öne sürerler. Hindistan’da Modi, İtalya’da Salvini, Macaristan’da Orbán, Türkiye’de Erdoğan, Trump veya Bolsonaro, tek başlarına “hakiki halk” diye adlandırdıklarının sesi olduklarını iddia ederler. Parçalayarak bütünleştirme yöntemi ile popülist halkçılığı yaparlar. Onlara göre halkın bir kesimi sadece gerçek halktır. Mesela, Britanya’nın AB’den %52 oyla çıkması gerçek halkın zaferi olarak ilan edilmişti. Geriye kalan %48 ise gerçek halk değildi. RTE’nin birçok konuşmasında muhaliflerin eşit haklara sahip olduğunu bilmesine rağmen muhalefete ‘biz halkız siz kimsiniz?’ demesi popülizmin halkçı görünen söylemsel stratejisidir. Bu şekilde gerçek halk ve sessiz çoğunluğa sürekli gönderme yapılır.

Referandum ve seçimleri severler ama halkın siyaset ile ilgilenmelerini istemezler. Çünkü her şeyi zaten halk adına yaptıklarını iddia ederler. Doğru temsilciler ve gerçek halk bu işi birlikte başarabilir fikri hakimdir. Dolayısıyla siyasal katılım düşüktür. Halk seçimlerde noter görevi görür. Seçimleri kazanmadan önce kurumların tümüne karşı bir tutum alıp halk ile aralarında ayrılmaz bir bağ kuran popülist siyasetçiler iktidara geldiklerinde kendi kurumlarını inşa ederler. Bruce Akerman ‘popüler liderler karizmalarını kurumsallaştırmak isterler. En büyük arzuları budur’ der.

Putin (üstte), Erdoğan, Orban ve Duterte (soldan sağa) / Bu kolaj, Times’ın ‘En Güçlü Liderler’ kapağından dönüştürülmüştür

Yolsuzluk ve kayırmacılık yoluyla devlet aygıtını ele geçirip sivil toplumu ortadan kaldırmaya çalışırlar. Devletin sömürgeleştirilmesini ayrıcalıklı hukuk ile perdelerler. Bunun için de halk ile ölçüsüz ve rahatsız edici bir bağ kuruyorlar. Olası kaotik süreçlerde halka dönüp ‘bize yetkiyi veren sizsiniz, sizin istediğinizi yaptık’ diyerek hesap vermekten kaçarlar. Önce kayırırlar, sonra da suça ortak ederler; en sonunda rejime bağlayıp sadakate zorlarlar. Sadece seçmenler açısından değil transfer edilen elitler açısından da aynı örnekler söz konusu. AKP cenahına sonradan eklemlenen siyasetçilerin ve sermaye gruplarının neredeyse bütünü benzer tekniklerle iktidara dahil edilmiştir.

Halkın lidere eklemlenmesi

Seçkinlere ve çoğulculuğa karşı ‘halkçı’ görünmek popülizmin en sonuç alıcı niteliğidir. Bir ülkedeki demokratik koşulların gereği olarak parçalı olan siyaseti bütüncül bir ilke olarak ele alan popülistler, yönetimin artık bölünmemesi gerektiği, halkın bir olduğu ve tek temsilci olduğu fikrini savunurlar. Tüm halk adına konuşan birisinin olması popülizmin zorunlu koşuludur. Bu nedenle, Popülistler seçim kampanyalarında halkla tamamen bütünleşmiş söylemler geliştirirler. Chavez, seçim kampanyasında ‘Chavez Halktır’ sloganını kullanıyordu ve o öldükten sonra da bu slogan ‘Chavez gibi ol’ biçiminde devam etti.

Popülist liderlerin halkı kendilerine eklemleme meselesi, John Dewey ‘in ‘halkın dışarıda bir yerde olmadığı, yaratıldığı’ fikri ile uyumlu bir yaklaşımdır.

Lidere karşı olmak, devlete, millete, dine ve en nihayetinde müesses nizama karşı olmakla eşdeğerdir. Türkiye’de en ufak muhalefet biçimini Erdoğan karşıtlığına ve yandaş medyanın eliyle vatan-millet  karşıtlığına indirgemek iktidar açısından en kolay ve en maliyetsiz siyaset biçimidir. Chavez’den yine örnek verirsek; 2002’deki bir grev sırasında ‘Bu grev, Chavez taraftarı ya da karşıtı olmakla alakalı değildir; yurtseverler ile memleket düşmanları arasında bir meseledir’ demişti. Macar başbakan Orban, 2012’de anayasa yapım süreci için ‘halk Macar parlamentosuna iyi bir emir verdi; eğer Macar anayasası eleştirilirse Macar hükümeti değil Macar halkı eleştirilmektedir’ demişti. Popülist liderlerin halkı kendilerine eklemleme meselesi, John Dewey ‘in ‘halkın dışarıda bir yerde olmadığı, yaratıldığı’ fikri ile uyumlu bir yaklaşımdır.

Popülistlerin en iyi taktiği: Sürekli savaş hali

Popülistlerin toplumda “endişe inşasını” her daim üretim üzerinden yapmaya çalışmaları her zaman inandırıcı olamıyor. Onun için üretim yerine ‘sürekli savaştan çıkmış gibi bir hal’ yaratarak halkı kutuplara ayırmak, popülist siyaset açısından daha sonuç alıcı oluyor. Mesela Türkiye’de -Tanıl Bora’ya atfen- “Alarmist Siyaset ” tekniği Cumhuriyet tarihi boyunca siyaseti domine eden ve resmi ideolojinin hiçbir zaman vazgeçmediği bir endişe inşasıdır. Siyasetin alarm hali bir “an” değil “bir süreklilik ve siyasi kültür” arz eder. Bu siyasi kültürün her aşamasında tehlike altında olan bir vatan ve her yurttaşın bu vatan için ödemesi gereken bir kan borcu söz konusudur.

Alarmist siyaset modern ulus devletin temel kaygılarından biridir. Bu kaygı toplumun militarizmle içi içe yaşamasına neden olur. Türkiye’de ordu vesayeti ile bu kaygı yıllarca istismar edildi. Şimdi de sivil vesayet ile bu kaygı popülist söylemlere indirgendi ve bu şekilde parti devleti eliyle istismar edilmeye devam ediliyor.

Popülistler savaş üzerinden ürettikleri baskı üretimini ‘halka yakınlık estetiği’ ile birleştiriyor. RTE, 2015’ten beri şiddet ile siyaset ilişkisini popülist bir retorikle estetize ederek nevi şahsına münhasır savaş odaklı bir söylemsel strateji ile iş yapmaktadır. ‘Reis bizi Afrin’e götür’ gibi söylemler bu estetiğin toplumsal şiddete dönüşmüş ve karşılık bulmuş halidir. Ancak reelde çoğu zaman inandırıcı olmadıkları sonradan ortaya çıkıyor. ‘Bizi Afrin’e götür’ diyenlerin bir kısmının bedelli askerlik yaptığı sonradan ortaya çıkmıştı.

Savaş odaklı popülistler, talimatları canlı yayında anlık olarak vermeyi severler. Mesela Chavez’in Kolombiya sınırına 10 tank taburunun yığılması emrini canlı yayında vermesi, Tayyip Erdoğan’ın Rojava’ya yaptığı askeri müdahalelerle ilgili bir döneme damgasını vuran ‘ansızın gireriz’ söylemini sürekli canlı yayında ya da mitinglerde söylemesi gibi. Macaristan başkanı Orban’ın her Cuma Macar radyosunda konuşması, Chavez’in sıradan halkı arayıp üzüntü ve kaygılarını anlattığı ‘alo başkan‘ şovu yapması gibi.

Dünyada sağ popülizm ailesi

Müller, sağ popülist liderlerin bir araya geldiklerinde siyasi aileye benzediğini ve ortak bir strateji ile otoriter-popülist yönetişim sanatı geliştirdiklerini öne sürüyor. Ona göre aralarındaki aile benzerliğini yaratan da budur. Bu ortak stratejinin üç dayanağı vardır: ırkçı imalarla yüklü bir milliyetçilik, yandaşların çıkarları için devletin gaspı ve siyasi iktidarı sağlamlaştırmak için ekonominin silaha dönüştürülmesi.’[5]

Milliyetçilik stratejisi üzerinden gidersek, Macar başbakan Orban’ın 2014’te Avrupa’yı Hıristiyan ve milli bir vizyona davet etmesi, Erdoğan’ın uzun süreden beri Türkiye’yi her konuda yerli ve milli olmaya zorlaması örnek verilebilir.

Popülistlerin en bilinen özelliklerinden bir diğeri ise kamuoyu önünde tartışmaya katılmayı reddetmeleridir. Macaristan’da Orbán, 2010 ve 2014 seçimlerinden önce, “Bugün belli siyasî tedbirleri konuşmak için tartışmalara ihtiyacımız yok; çözümler belli, gözümüzün önünde duruyorlar” diyordu. Bolsonaro, seçimden önce televizyonda hiçbir rakibinin karşısına çıkmayacağını, dolayısıyla da iki tur arasında İşçi Partisi’nden rakibiyle tartışmaya “stratejik nedenlerle” katılmayacağını söylemişti. Halkın iradesi açıkça görülüyorken ve parti yöneticileri bunu kusursuz biçimde teşhis etmişken, tartışmaya ne gerek varmış.[6]  Yine RTE neredeyse hiçbir zaman siyasi rakiplerinin karşısına çıkmadı.

Genel olarak popülizmin seçmen kitlesinin belli bir eğitimi ve gelir profili yok denilse de bazı araştırmalar Avrupa’da sağ popülist parti seçmenlerinin “düşük gelirli, eğitimsiz, çoğunlukla erkek ve uzlaşma yetenekleri düşük” insanlardan oluştuğunu iddia ediyor.

Düzen karşıtıymış gibi görünmeleri ve kızgın olmalarının yanı sıra seçmenleri de öfkeli ve hınçla doludurlar. Sempatizanları ‘ne yaptıysa bizim için yaptı’ gibi propaganda ve ajitasyonla liderlerinin pratiklerini meşrulaştırırlar. Maaşlı trol grupları bu iş için kurulmuştur. Genel olarak popülizmin seçmen kitlesinin belli bir eğitimi ve gelir profili yok denilse de bazı araştırmalar Avrupa’da sağ popülist parti seçmenlerinin “düşük gelirli, eğitimsiz, çoğunlukla erkek ve uzlaşma yetenekleri düşük” insanlardan oluştuğunu iddia ediyor.

Muhalefeti düşmanlaştırıp sınır çizerek yönetme

Popülistler iktidara geldiklerinde meşru muhalefeti tanımazlar. Rakipler, ahlaksız ve yoz; muhalefet meşru değildir. Muhalefet halkın düşmanı, kendileri kurtarıcıdır. Onlar gerçek Amerikalılar, gerçek Türkler ve gerçek Macarlardır. Onlar sessiz çoğunluğun gür sesi ve temsilcisidirler.

AKP, Kürtler başta olmak üzere birçok kesim ile 7 Haziran’dan sonra yeni sınırlar inşa etti. Çıkarılan yasalarla AKP’nin ‘torbacı popülizmi’ tüm muhaliflerin ‘terörist’ olmasının önünü açtı. Türkiye’de eskiden Türk olmak çok kolaydı, şimdi ise Terörist olmak daha kolay. Kürtlerin dışında bir gün Ahmet Altan, Can Dündar ve Orhan Pamuk gibi beyaz Türk aydınlarının ya da AKP’nin ortaklarından bir zamanların yerli, milli ve dini fenomeni olan Fethullah Gülen’in terörist damgası yiyebileceği kimin aklına gelebilirdi?

Onun için Figen Yüksekdağ’ın, Selahattin Demirtaş’ın ve kurumsal olarak Türkiye’nin üçüncü siyasi partisi olan HDP’nin binlerce üyesinin terörist olarak görülmesine şaşırmamak lazım. Yine ulusal-uluslarası yüzlerce heyetin ziyaret edip görüşlerine başvurduğu, onlarca akademisyen, gazeteci ve aydının çalışmalarına katkı sunduğu, hem Kürt siyaseti hem de Türkiye demokrasisi açısından önemli bir deneyim olan Demokratik Toplum Kongresi’nin terörist damgası yemesine şaşırmamak lazım. Ana akım medyanın genel kurullardan önce sürece yönelik fikirlerini alıp haber yapmak için DTK’nin kapılarında saatlerce beklediklerini hatırlıyorum. Şimdi ile müesses nizamın baş popülist söylemi olan ‘terörizm’ ile DTK’yi ilişkilendirmekle meşguller.

Popülizm ve demokrasi ilişkisi

Popülizmle ilgili temel tespitlerden biri, demokrasinin karşılaştığı en büyük tehlikenin bütüncül ideolojilerden değil demokrasinin yüksek ideallerini gerçekleştirmeyi vadeden popülizmden kaynaklandığı tespitidir. Onun için popülizmin doğru kavranması demokrasinin yozlaşmasını önleyebilir.

Nadia Urbinati, demokrasinin düzenli olarak krizler yarattığını ve kendini düzeltmek için gerekli kaynak ve mekanizmalara da sahip olduğunu ifade eder. Demokratların en büyük farkı, çoğu temsilcinin geçici ve siyasetin de hataya açık-yanlışlanabilinir olduğunu kabul etmeleridir. Karşı fikirleri meşru görüp toplumun dışarıda kalanlar olmadan temsil edilemeyeceğine, demokratik prosedürler ve kurumlar olmadan demokratik parti ve siyasetçilerin hakiki halkı temsil edemeyeceğine inanırlar. Meşru ve demokratik endişeleri önemseyip kaybetseler bile yeniden kazanabilecekleri umudu taşımaları demokratik siyasete olan inançları ile ilgilidir. Bu nedenle katılıma ve daha iyi bir müzakereye şans verirler.

Demokrasiye dair yukarıdaki paragrafta söylenenleri doğru kabul edersek popülistlerin demokrasi ile ilgileri olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü onlar ahlaki ve sembolik söylemlere başvurup yanlışlanamaz iddialarla konuşurlar. Demokratik müzakereyi sevmedikleri gibi daha fazla siyasal katılım talebi ya da doğrudan demokrasinin gerçekleşmesine yönelik bir istekleri de yoktur. Serbest seçimlere katılırlar; ancak seçimler sırasında ve sonrasında hukukun üstünlüğü, denge ve kontrol mekanizmaları askıya alınır. Parti sistemlerinin çözüldüğü yerlerde daha fazla güçlenirler. Kartel oluşturmayı severler. İdeolojik farklara rağmen birbirine benzetilmeleri hoşlarına gider. Kendilerine yapılan her eleştiriyi ahlaksızlık, bölücülük ve vatan hainliği olarak görmeleri onları demokrasiden uzaklaştırır.

Eğer demokrasi başarılı olsaydı popülizm bu kadar etkili olmayabilirdi. Popülizm, demokrasinin eksiklerinin ve yanlışlarının bir sonucu olan eşitliklerin ve özgürlüklerin askıya alınması ile fırsatçılara sunduğu bir zeminde yaşam alanı buluyor.

Popülizm görüldüğü gibi demokrasiye zarar veren bir olgu. Eğer demokrasi başarılı olsaydı popülizm bu kadar etkili olmayabilirdi. Popülizm, demokrasinin eksiklerinin ve yanlışlarının bir sonucu olan eşitliklerin ve özgürlüklerin askıya alınması ile fırsatçılara sunduğu bir zeminde yaşam alanı buluyor. Sistem demokratikleşemediği için arıza veriyor ve arızaların oluştuğu yarıkları popülistler iyi değerlendiriyor. Eğer elitler pratik ve sembolik içermeye dair adımlar atmış olsalardı demokrasiye verilen zararın bir kısmı önlenebilirdi.

Sonuç

Popülizmin kötülükleri ile mücadele edilmek isteniliyorsa demokrasiyi daha çok savunmak ve radikalleştirmek bir zorunluluktur. Daha çok eşitlik ve özgürlük, daha çok hukuk ve adaleti, daha çok diyalog ve müzakereyi hayata geçirerek popülist siyasetin çılgınlıkları önlenebilir.  Popülizmin kuralları, davası ya da ilkeleri yoktur. Sağ popülizmin kuralsızlaştığı (zaten kuralsızdır) bu dönemde, toplumu ayrıştıran popülist söylemlerin toplumda neden olduğu ayrışmalar kalıcı hale gelebilir. Ciddiye alınması ve basit bir oyun gibi okunmaması toplumdaki herkesin sorumluluğu gereğidir. Bu yönüyle popülizme teslim edilmiş bir siyasal alan, ülkeleri onarılmaz felaketlere sürükleyebilir. Bu tehlikeyi tarihe bakarak görmek mümkündür.

Sistem karşıtlığını esas alan bir sol yönetim koalisyonu, sol popülizmi önermekten daha sağlıklı bir fikirdir. Türkiye’de bunu sağlayacak siyasi partiler ve politik bir taban vardır.

Bu yazı ağırlıklı olarak sağıyla soluyla iktidarda olan popülizm üzerine bir tartışmaydı. Muhalefet popülizmi ve yine sol popülizm üzerine çok şey söylenebilir. Yaşanan deneyimlerden yola çıkarak, sağ popülizme karşı sol popülizmi önermek tehlikeli olabilir. Sağ popülist söylemlerin karşısına sol popülist söylemleri değil sol siyasetin programını koymak gerekir. Solun tüm söylemlerini popülizme indirgemek sola haksızlık olur. Solun bir çok kavramı popülizm içerse de popülizm olarak ifade edilmesi bir şeyi çözmez Aciliyet taşıyan şey, popülizm yerine topluma yeni bir ‘demokratik sol siyasal seçenek sunmak’ önemlidir. Bu da yeni bir toplumsal sözleşme ve geniş tabanlı bir destek ile adalete dayalı bir düzen inşasının demokratik karakterli mekanizmalarını yaratmakla ve seçimlerde solda büyük bir sol koalisyonu kurmakla mümkündür.

Bunun için sistem karşıtlığını esas alan bir sol yönetim koalisyonu, sol popülizmi önermekten daha sağlıklı bir fikirdir. Türkiye’de bunu sağlayacak siyasi partiler ve politik bir taban vardır. Kaldı ki solun en büyük sorunu popülizmle olan ilişkisinden öte örgütlenememek ve kendi içinde bir birliği sağlayamamaktan kaynaklanmaktadır.

Hakikatin ayaklar altına alındığı bir dönemde sol siyasetin, toplum, birey ve doğa diyalektiğine samimice yaklaşan bir siyasal felsefe ile radikal bir biçimde diyaloğu ve müzakereyi içeren; amaları, fakatları bertaraf ederek nihai olarak toplumsal sorunları çözmeye odaklanan ve bu konuda kendinde sorumluluk hisseden bir ısrarı ve inadı solculuk adına değil sol paradigma ve hareketler adına toplumsallaştırma ve örgütleme zamanı gelmiştir.


[1] Jan-Werner Muller, “Popülizm Nedir? Çeviren: Onur Yıldız. İletişim Yayınları

[2] Chantal Mouffe: Sol Popülizm. Çev. Aybars Yanık. İletişim Yayınları, İstanbul 2019.

[3] Oliver Marchart: “Kritik am Populismus ist inhaltslos,” Der Standard, 9 Ağustos 2017. Aktaran: Tanıl Bora Birikim. Haftalık Yazılar > Sol Popülizm (I) 03 Temmuz 2019

[4] Jan-Werner Muller: “Popülizme karşı çözüm ‘sol popülizm’ olamaz”. 11 Ekim 2016.Joseph Confravreux – Mediapart – Çeviri: Haldun Bayrı

[5] Popülizm ve Halk.7/7/2019 / skopbülten / Jan-Werner Müller, Çeviri: Elçin Gen

[6] Jan-Werner Muller: “Popülistlerin vizyonunda halk pasif bir varlıktır” Çeviri: Haldun Bayrı /07. Kasım .2018


* İhraç Kürt öğretmen
Previous post
Sakarya’da okulda yangın: Eğitime bir hafta ara verildi
Next post
Evli olduğu Cevahir Çay'ı öldüren Mustafa Çay'a ağırlaştırılmış müebbet hapis