Ana SayfaManşetSömürgeci bir şiddet politikası olarak kayyım

Sömürgeci bir şiddet politikası olarak kayyım


Nejat Uğraş*


“Sömürgeciliğin tarihi aslında çok büyük bir ‘siyasi,toplumsal ve biyolojik istikrarsızlaştırma’ sürecinden ibarettir.”[1]

19 Ağustos 2019, TC’nin külliyatında ikinci kayyım seferinin başlatıldığı tarihin birinci yıl dönümü. Kürtler açısından da “Kürdistan’a sefer olur ama zafer olmaz” mottosunun kendini tekrarladığı biteviye bir ahvali imliyor. Sefer-zafer diyalektiğinin yüz yıllık serencamı bıktırıcı bir tekrarı sürekli olarak bilince çıkarsa da toplumsal bilinç altının uğradığı eprimenin hesabını hiçbir vakanivüs tutamadı henüz. Çünkü Freud’un o meşhur “bastırılan daha güçlü bir şekilde geri döner” tespiti hem TC’nin hem de Kürdistan’ın mukadderatına dönüşmüş durumda.

19 Ağustos tarihi tesadüf müydü? Yoksa tarihen bir kuyruk acısını mı imliyordu? Görünen o ki karanlık dehlizlerde yapılan planlamayla alakalı bir durum var ortada. Bu sefer Kürtleri kanırtmak için özellikle seçilmiş bir gün gibi durmuyor. Google’ı taradığımızda, misal 19 Ağustos 1934 tarihinde Hitler, parlamentonun kararıyla “Führer” ilan edilmiş. Misal, 1946 yılının aynı gününde Çin’de iç savaş başlamış. Misal, 19 Ağustos 1961 yılında Devlet Başkanı ve Başbakan Cemal Gürsel “eğer hürriyetler suistimal edilirse yeni bir ihtilal olabilir,” demiş (27 Mayıs 1960 darbesinin üzerinden sadece 15 ay geçmiştir. Artık nasıl bir darbe merakıysa). 1966 yılının aynı gününde Varto’da 6.9 büyüklüğündeki depremde 2 bin 394 kişi ölmüş.

Akla en yakın olasılık PKK’nin Kürt meselesini “Kürdistan sömürgedir” teziyle içerdikten sonra Fanon’cu bir izlekten “sömürgesizleştirme” diskuruyla uzun süreli halk savaşını başlattığı 15 Ağustos 1984 tarihi geliyor. Bayramın hemen ertesi olması mı, yoksa ciddiye almıyoruz mavrası mı? Bilmiyoruz. TC Devleti’nin rovanşist davranacağı özel bir güne denk gelmemiş. Mevzuya direkt girmişler yani. Onlar için alelade bir gün. Kürt rahat yüzü görmesin. Olmadı anasını görmesin. Kendine ait bir kamusu ve namusu olmasın. Sırtındaki sopayı hep hissetsin; öyle özgürlük, özerklik falan da istemesin. Anasının ak sütü kadar temiz, binbir emek ve zahmetle kazandığı belediyeleri de kendisinin sanmasın. Zinhar…

Lakin mevzunun gelip dolaştığı yer fazlasıyla ideolojik. Çünkü “kayyım” -kayyum değil- denilen mevzunun kendisi Nietzsche’ye atıfla devlet denilen “örgütlü ahlaksızlığın” ahlaksızlık yapma konusundaki cüretkarlığının öfkesini aşan tezahüründe yatıyor. Burada temel amaç Kürdistan’daki kamusal alan talan edilirken aynı zamanda Kürdün umudunu kırmak ve yüz yıllık itirazındaki iradesel gücü akamete uğratarak, sömürge statüsünü yeniden üretmektir.

Durumu izah etmeye çalışalım. Sonuçta mevzu basit bir el değiştirme, hokus pokus yapma operasyonu değil. Bildiğiniz Kürdün statü ve özgürlük talebine devletin verdiği darbeci bir yanıt. Yüz yıllık Kürt meselesinin 29. isyanla yakaladığı kitlesellik, oluşturduğu sosyo-politik taban, coğrafyanın sathına yayılan hegomonyası ve son yıllarda özellikle Rojava üzerinden kazandığı uluslararası nitelik, TC açısından tehlike ve endişe kaynağı olarak Kürt ahalisini, varlığına dönük en büyük tehlike olarak sabitlerken, “beka” koduyla güvenlikçi bir mecraya savurmaya devam ediyor. TC Devleti, tarihsel bir blok olarak-buna CHP, İYİ Parti vd. dahildir- Kürtlere karşı yapılandırdığı saldırgan dil, fırtınaya dönüştürdüğü yargı terörü ve yasa tanımamazlık freni patlamış kamyon gibi bütün toplumun üzerine sürülüyor.

Bir habitus olarak yerel iktidar alanı

Kürt siyasal hareketinin 1999 yılında başlayan yerel yönetim deneyimi periferisinden başlayarak kentleri ve giderek merkezi kuşatan, siyasi diyalektik gelişimine paralel ilerlemiş ve kesintisiz on yedi yıl sürmüştür. On yedi yılda siyasal bir ontolojiye dönüşen bu deneyim, 2016 yılının sonbaharında devletin kayyım gaspıyla kesintiye uğramıştır. 1999 yılında 38 belediye ile başlayan, 2014 yılında 102, 2019 yılında 65 belediye ile Kürdistan’da ikili bir iktidar dengesi yakalayan Kürt siyasal hareketi (KSH), betonlaşan siyasal uzamı çatlatmakla kalmamış aynı zamanda güç ve konum üstünlüğünü de ele geçirmiştir. KSH ile TC’nin son otuz yıllık mücadele pratiği sandık/seçim bağlamıyla örtülü ve/veya açık bir hegemonya ve tahakküm savaşının da kısa tarihidir.

Bu tarihin son beş yılı KSH’nin habitusu olan ‘yerel iktidar alanı’nın kayyım marifetiyle zapturapt altına alındığı ideolojik-politik müştemilat, milleti hakimenin yerli ve milli ethosunda gizlidir. Çünkü der, Fanon; “tarihi oluşturan sömürgecidir… Sömürge halkın bir tarihi yoktur.”[2] Ta ki sömürge halkın kendi tarihini yazana kadar!

“80’li, 90’lı ve 2000’li yıllar boyunca Kürt toplumunun bedenleri, yaşadıkları mekanlar, dilleri, mülkleri, ilişkileri ve onurları farklı biçimlerde hırpalandı, dağlandı, damgalandı ve imha edildi. 80’li yılların darbe sonrası zor pratikleri, 90’lı yılların fiziksel imha ve yok etme pratikleri, 2000’li yılların yasal ve bürokratik baskı ve şiddet pratikleri üst üste binerek ve kendi zamansallıkları içinde başka türden yok etme pratikleri de içererek devam etti. Üstelik tüm bu devlet şiddeti pratikleri Türkiye’nin Kürt toplumu dışındaki kesimleri tarafından en iyi ihtimalle suskunlukla geçiştirildi, en kötü ihtimalle ise onaylandı ve desteklendi. Tarih Kürdistan’da farklı, Türkiye’nin geri kalan yerlerinde farklı aktı.”[3]

Tarihe kazınan bu eşitsiz ve bileşik zamansallık, Kürtlerin hep yalnız kaldığı her anı imledi. Kayyım darbesi sonrası Ahmet Türk’ün HDP Mardin il binasında tek başına oturan ve sosyal medyada “yüz yıllık yalnızlık” başlığıyla yayımlanan fotoğrafı her şeyi anlatmaya yetiyordu. Fotoğrafa baktığınızda Türk’ün yüzünde göreceğiniz şey Kürdün “yerinden kımıldayamayan bir taş gibi yüreğine dolanmış ağılı bir yılanı sökercesine, kuyulardan bile derin bir sessizlik”[4] görürsünüz. Görmekle kalmazsınız. Sağır edici bir sessizliğin fokurdayıp bir kaynar su gibi başınızdan aşağı döküldüğünü de duyarsınız. Yüz yıllık uğursuz yalnızlığın lal bekçisidir orada oturan. Ahrazlaşmış bir zamana meydan okuyan ak saçlarının her bir telinde sömürgeci şiddetin izlerini görürsünüz. Elindeki cigarasından ciğerlerine çektiği her bir nefes ruhunuzdaki sefaletin aynalarını paramparça eder. Geriye elde ruh felcinden mustarip bir burkulma ve ‘evet’ kendi öz gücünüz kalır.

Öz güçlerine dayanarak uçurumun eşiğinden uluslararası politik bir aktöre dönüşmenin hikayesi beraberinde klasik sömürgecilik kuramlarının dışında resme yeni bir çerçeve eklemeyi zorunlu kılıyordu. Çünkü doğrudan ve açık şiddetin bütün etkilerine maruz kalan Kürtler, aynı zamanda “ayrımcı, ırkçı ve asimilasyonist kültürel şiddetin” de hedefindeydiler. Bir bütün olarak yapısal bir şiddet kıskacının içerisine alınan Kürtlerin bu kıskacı salt karşı şiddetle kırması oldukça zor görünüyordu.

Kürt siyasal hareketine karşı ‘düşük yoğunluklu savaş doktirini’ çerçevesinde uygulanan ‘özel harp teknikleri’ Kürt hareketinin kitle tabanında kritik dönüşümlerle sonuçlandı. Sonucun kendisi başka patikalara nedensellik oluşturdu. Zorlu ve zorunlu sıçramalar diyalektik bir güzergahta kesintilere uğrayarak devinim kazandı. “Yersizleşen-yurtsuzlaşan” yoksul Kürt köylüsünün kırlardan başlayan akışı kentlere doğru biriktikçe hem mücadelenin coğrafik sathı hem de sınıf karakteri ciddi bir genişlik kazandı. Yaşanan değişim/dönüşüm sancıları Kürt siyasal hareketini yeni mevzilenmelere doğru iterken, habitusun legalleşme deneyimi hegemonya ve mevzi savaşını kızıştırdı. Bu süreç uç veren yeni sınıf ilişkilerini ve yeni politik aktörlerin sahaya çıkmasını hızlandırdı. Kentli alt orta ve orta sınıfların mücadeleye dahlini olanaklı kıldı. Genişleyen bu hale, Kürt habitusunun iç dinamiklerinde de dengeleri değiştirecek bir nitelik arz ediyordu. Kürdistan’ın iç çeperindeki sosyo-politik değişim/dönüşüm aynı zamanda siyasetin takım çantasında bulunan aparatların ve politik dilin muhtevaya uygun bir yapılandırmayla kendini legal uzamda tahkim etmesini zorunlu kılıyordu.

Bütün öncüller legal mevzilenmenin önemli bir çekim mecrası olarak “kurtuluşa” hizmet eden bir ilişkisellikle “amaç-araç” diyalektiğine nesnel zemin oluşturuyordu. Ancak temel ve tali çelişkilerin bir aradalığı, çelişkinin eşitsiz gelişimi, somut form ve koşulların tarihsel kurulumu ulusal kurtuluş mücadelesinde yer alan ve silahlı mücadele deneyiminin içerisinden geçen asal taban olan yoksul Kürt köylüsünün kentli orta sınıf erbabıyla karşılaşmasını kendi aleyhine kırıyordu. Çelişki ve çatışmaların “Kürt kimliğinin” altında gizlenmesini kolaylaştırarak görünmez kılıyordu. Aslında bir nevi ‘sınıf’ meselesi halının altına süpürülüyordu. Mücadelenin taşıdığı kurtuluş içerikli fikriyatın ortaya çıkardığı temel komplikasyonlardan en önemlilerden bir tanesi de temel bazı başlıkların kurtuluş sonrasına bırakılmak üzere ötelenmesidir. Habitusun imgelem evreninin genişlemesi konuşulan ve tartışılan başlıkları çeşitlendirdi. Yoksulluk. Yoksunluk. Anadilin kamusal alanda kullanımı, ekonomik refah, yerelden yönetim, yerinden müdahale, özerklik, konfederalizm, komünalizm, toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın özgürlüğü gibi çok çeşitli başlıklar altında genişlik ve derinlik kazandı.

Sivil toplum örgütleri, demokratik kitle örgütleri, dernekler, vakıflar, sendikalar, Kürt medyası gibi formel yapıların daha çok sahada olduğu ve kendini görünür kıldığı yeni ilişkiler matrisi siyasal uzamın koordinasyonunu ve sekronizasyonunu daha da önemli kılıyordu. Artık kimlik mücadelesindeki yüksek sesli itiraz, sınıf karakteri kazanarak coğrafyanın her sathında kendisine yer buldu. Burada temel gaye yerel iktidarın inşası olacaktı. Ve belediyeler bu düşünsel evrende yerel iktidar inşasının merkezinde yer alacaktı. Oluşan yeni denge durumu “demokratik otorite” formülüyle yönetimselliğin üzerine oturacağı aksı betimliyordu.

Uzun süreli halk savaşıyla birlikte 90’lı yıllarda Kürdistan’da yakalanan denge aşamasının yarattığı avantajları sokakta oluşan militan kitle dinamizmiyle sentezleyerek legal sahaya akıtma fikriyatı yeni siyasal mecralar yaratılmasını olanaklı kılıyordu. Olanağın aynı zamanda tarihsel yalnızlığı aşmaya yarayacak ve kitlelerin kendini ifade edebileceği yeni mücadele mevzileri oluşturulmasını kaçınılmaz kılıyordu. Kürtler tarihsel ve güncel bir aktör olarak oluşan bu yeni sosyolojide 20 Ekim 1991 yılında SHP’nin listelerinden genel seçimlere girerek parlamenter sahaya nüfuz ettiler. Ancak bu deneyim tam da andığımız ırkçı şiddetin gazabına uğrayarak 2 Mart 1994 darbesiyle ilk kesintisini yaşayacaktı. Kürt siyasal hareketi, aynı ay içerisinde yapılan yerel seçimleri eşit ve adil seçim koşullarının olmadığını gerekçe göstererek boykot kararı aldı. Kürdistan’da boykot çağrısı teveccüh gördü ve Kürtler sandık başına gitmediler.

Kürtlerin legal düzlemdeki mücadeleleri 1999 yılında nitelik ve boyut değiştirerek devrimci politik bir pratik olarak bu kez yerel düzlemde kendine önemli bir mevzi yaratacaktı. Yukarıda da belirttiğimiz gibi on yedi yıl kesintisiz süren bu deneyimin başlangıç noktasını oluşturan 99 senesi aynı zamanda Abdullah Öcalan’ın uluslararası komployla Türkiye’ye getirildiği yıla denk gelmesi sadece Kürdistan’da değil aynı zamanda Türkiye sahasında da önemli sosyo-politik dönüşümlerin gerçekleştiği ayırt edilebilir bir dönem olarak kayıtlara geçecekti. Kürtlerin yerel iktidar serüveni 2016 sonbaharında sömürgeci zihniyetin “kayyım” koduyla egemenliği yeniden çıplak şiddete döndüren, de-kolonizasyonu yeniden re-kolonizasyona eviren topyekun saldırısına dönüşecekti.

İdeolojik dönüşüm

Kayyım darbeleri hem devletin hem de AKP’nin Kürt halkıyla kurduğu bağı ve demokrasiye olan yaklaşımı göstermesi açısından tarihsel bloku turnusol testine tabi tutuyor. Kayyım darbelerinin arka planına gizlenen tarihsellik ve yeni kolonyalist zihniyet devlet ve AKP’nin geçirdiği derin ideolojik dönüşümün bütün nüvelerini içerisinde barındırıyor.

Devletin devamlılığını temsil eden iktidar bloğu, kayyım darbeleriyle burjuva demokrasisinin asgari koşulu olan yerel yönetimin seçimle değişebilmesi kuralını ortadan kaldırarak, Kürt halkının belediyelere ve belediye hizmetlerine erişebilirliğini ortadan kaldırmıştır. İktidara geldiği ilk yıllarda vesayete karşı savunusunu sandık ve seçim meşruiyeti üzerine kuran AKP iktidarının sandığı ve seçimi kadük bırakan bu tutumunu salt hükümetin tutumu olarak görmek eksik bir yaklaşım olacaktır. Devletin derin dehlizlerinde planlanan ve yürürlüğe konan yeni kolonyalist seferin AKP eliyle yapılması mevcut konseptin ikili bir sarmal üzerinde ilerlediğini göstermektedir. İlki Kürdistan’da oluşan ikili iktidarı devletin lehine bozmak, ikincisi de yeni kolonyalist aklın yeniden ve yeniden üretimini sağlayacak bir sürecin kamuoyu nezdinde meşruiyetini sağlayarak hegemonyayı pekiştirmektir.

Diyarbakır’daki kayyum protestolarından / Fotoğraf: İlyas Akengin, AFP, 2019

Devlet aygıtının yürütmesi olan hükümetin, resmi ideolojinin dışında kendine kaçış çizgileri yaratması ancak ezeli/ebedi düşman algısının toplum nezdinde güçlü bir fenomen olarak özellikle Kürt halkının kazanımlarının gasp edilmesi noktasında uzlaşmacı bir pratiğin ve bunun üzerinden geliştirilecek ilkesiz bir pragmatizm ve kirli ittifaklarla bütünsellik içerisinde sömürgeci şiddetin yeniden revizyonunu üstlenmesiyle mümkün olabilirdi.

Bu revizyonun toplumsal meşruiyet kazanması için muhafazakar bir tonun galebe çalmasıyla hayata geçirilecekti. Devlet aygıtının Kürt ulusuyla kurduğu kolonyalist bağ, milli iradenin ve milleti hakimenin yılmaz savunucusu ve bekçisi olan AKP’nin de Kürtlerle kurmak istediği bağın ta kendisidir. Resmi ve merkezi vesayetin gerekliliğini yerine getirme noktasında kraldan çok kralcı davranan İslami zevat “milli iradenin tecellisi” adına kayyım darbelerini kendine iktidar alanı açmak için heveskârlıkla gerçekleştirmiştir. Sandığın, seçimin, demokrasinin, milli iradenin arş-ı alaya çıkarılıp güzellemeler yapıldığı bir dönemde kayyım darbeleri halkın iradesini çöp saymaktan başkaca bir anlam taşımıyor.

Fransız devriminin en önemli çıkış noktalarından ve Jakobenlerin dillerinden düşürmediği “milli irade” kavramı AKP’nin pragmatist politikalarının temel araçlarından biri haline gelmiştir. Bu bağlamda kayyım darbeleri, AKP hükümetinin “milli irade” üzerinden gerçekleştirdiği demokrasi ve değer gaspına meşruluk kazandıran bir retorikten fazlası değil. AKP hükümetinin, Kürt ulusunun kazanımlarına dönük her saldırısı tarihsel devlet aklının yansıması ve devletin devamlılığın tecessümüdür. Kayyım darbeleri devletin kolonyalist aklının AKP eliyle yeniden güncellendiği ve yeni resmi ideolojide sağlanan mutabakatın de facto belgesidir.

Pespaye bir hükümet ve iktidar deneyimini bütün topluma zorla ve darbeyle kabul ettirmeye çalışan AKP/MHP iktidar bloğu İslam’ın fetihçi ideolojisiyle, liberalizmin milliyetçi ideolojisinin genelleştirilmiş melezleşmesiyle ortaya çıkan harmanı “Türk tipi” başkanlık sistemi altında bütün topluma üstten zorla giydirmeye çalışırken, sömürgeci şiddeti süreklileştirerek aynı zamanda bu şiddeti muhalif herkesin üzerinde denemekten çekinmiyor.

İnceltilmiş ve derinleştirilmiş sömürü, çıkarcılık, bilgi-iktidar ilişkisi, toplum mühendisliği, sapa fikirler ve tasarlanmış ikame formlarıyla dogmatizme ve faşizm bağlamında yöntemde ısrara dönüşen acılaşmış, çiğleşmiş sinist bir konforun sahte salınımlarıyla birlikte liberal demokrasi tasavvurları bile aidiyet- aidiyetsizlik arası bir durumda ayakta kalabilmek için sömürgeci şiddete fazlasıyla ihtiyaçları var. Önümüzdeki dönemde bu şiddetin nasıl bir muhtevayla Kürtlerin karşısına çıkacağını kimse kestiremiyor. Şairin de dediği gibi “bütün mümkünlerin kıyısındayız…”[5]

Ezcümle, Kürtlerin hem bireysel hem de kolektif anlamda siyasi tercihlere sahip sosyo-politik bir aktör olarak tanınması ve meselenin sulh yoluyla halledilebilmesi için yerel iktidar alanı oldukça önem kazanan bir alan. Bu nedenle kayyım darbeleri sonuçta Kürt sorununun idaresine yönelik yüz yıllık devlet aklının ve sömürgeci şiddetin yeniden üretiminden başka bir şey ifade etmiyor.

Kayyım darbesi ve kadın

Mardin Büyükşehir Belediyesi ve iki büyükşehir belediyelerine kayyım darbesi yapılacağını gece yarısı sosyal medya üzerinden öğrendi kitleler. Buyruk kesindi. Bu durum zorlu bir sabahın olacağının işaretiydi. Sabahın erken saatlerinde Kızıltepe yolu üzerinde bulunan büyükşehir belediye binası ve kompleksi silahlı düzenin kolluk güçleri tarafından kuşatmaya alınmıştı. Eş zamanlı olarak bu kompleksin içerisinde olmayan tek kurum olan ve Mardin kent merkezinde meskun Kadın ve Gençlik Daire Başkanlığı da polis kuşatmasına alınıyordu. Hatırı sayılır bir polis gücüyle kuşatılan ve çalışanları içeri alınmayan daire başkanı Gülizar İpek, içeri girmek isteğinde karşılaştığı polis engelini aşmak için “Ben buranın başkanıyım. Beni içeri almak zorundasınız” itirazı kolluk güçlerinin başında bulunan amir tarafından “artık değilsiniz” engellemesiyle karşılaşacaktı. Oysaki daire başkanının görevden alındığına dair ne bir belge ne de bir mahkeme kararı vardı. Kendini devletin sahibi sanan bu üniformalı şımarıklık daha sonra HDP’li vekillere dönük “ben devletim” tavrıyla daha da pespaye bir veçheye bürünecekti. Hele ki karşısında bir kadın söz konusu olduğunda, mevzu bir erkeklik serenomisine dönüştürülerek kamuoyunun gözü önünde tiyatral bir mizansen sergileniyordu. Öyle ya, yemeyip, içmeyip kadın dairesini abartılı bir polis gücüyle kuşatıp daire başkanına “artık değilsiniz” cevabını veren görkemli aptallığın bütün polis teşkilatını Kürtlere karşı bileyen ve en sıradan polis memurunu, amirinin takdirini kazanmak için pastanın çileğini kapma yarışına sokuyordu.

Fotoğraf: MA

Mevzu gaspla bitmiyor ama. Üç büyükşehir arasında asaleten görevine başlayan tek daire başkanı olan İpek, önce kurum içi sürgüne tabi tutulacak ve iltisak suçlamasıyla kendisi hakkında oluşturulan uyduruk bir dosyayla yüksek disiplin kuruluna sevk edilecekti. İşin ilginç yanı İpek’in dosyası, bu tür dosyalarda görülmemiş bir hız ve çabuklukla sonuca ulaştırılacak ve memuriyetten men edilecekti. Bu durum devletin sistematik hale getirdiği işsiz bırakma ve açlıkla terbiye etme politikasının yansımalarına sadece bir örnek teşkil ediyor. 90’lı yıllarda her evden bir cenazenin çıktığı Kürdistan’da artık her evden birini işten atma, KHK’li kılma, işsiz bırakma politikasının geldiği boyutu göstermesi açısından da oldukça manidardır. Bu açıdan İpek’in uğradığı haksızlık tekil bir vaka olarak değerlendirilemez. İpek’in şahsında Kürt kadınının kamusal alanda kendini görünür kıldığı politik özneye ve onun temsil ettiği ideaya dönük sömürgeci bir şiddet söz konusudur. Bu yapısal şiddet sokakta, evde, iş yerinde, aslında her yerde kadının canına kast eden toplumsal bir linç histerisine dönüşmüş durumda.

Kürt siyasal hareketinin belediyecilik deneyiminde amansız bir mücadeleyle kabul ettirdiği ve görünür kıldığı iki ana akstan söz edilebilir. İlki çoğul kimlikler etrafında şekillenen politika, ikincisi de toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın özgürlüğüne dair politik tutumudur. Patriyarkaya karşı eşit temsiliyet temelinde eş başkanlık modelini hayata geçiren Kürt kadınlarına devletin çiçek vermesini kimse beklemiyordu zaten. Gücünü ve haklılığını tarihsel meşruiyetinden ve mücadelesinden alan kadın hareketinin serencamı Rojava’da ulaştığı kurucu özne rolüyle bütün dünyaya ilham veren öğretinin ustalığında gizlidir. Ve bu öğretinin ustası da Öcalan’dır.

Erkeğin beş bin yıllık sultası altında kadının amansız bir kendilik mücadelesi vardır. Kıyıma ve yok sayılmaya karşı baş kaldıran kadının tarihi üstünde yaşadığımız gezegenin de tarihidir. Tarihin her aşaması bilincini yükselterek erkek despotluğuna karşı mücadele eden kadın hikayeleriyle doludur. Lakin hali pür melallerini idrak edecek ve meseleye vakıf olacak bir ahval ve şerait içinde değildir erkek cinsi. Evrimini belden aşağı bir derekede sınırlandıran bir mahluk olduğu için idrakı da genital bir muhteviyatın dışına çıkamamakta ve kurgunun normalitesi içinde dolap beygirine rahmet okutan biteviye bir helezonun içerisinde kendine tutunacak bir kıyı bulmanın beyhudeliği ile çırpınmaktadır. Aslında bu insanın yaradılış hikayesinin de kendisidir. Dünya üzerindeki canlılığın 3.8 milyar yıl öncesinden bugüne kadar ne gibi badireler atlattığına bakınca erkek ve kadın olmanın bilmem kaç milyon yıllık evrimimizin temel antagonizmasını oluşturduğunu ileri sürebiliriz. Mesele hiçbir zaman agonist bir yerde durmadı zaten. Tarih hangi temel itki üzerinden akmış? Bir cinsin diğer cins üzerinde tahakküm kurmasıyla başlamış. Tarihin ilk çelişkisidir cins çelişkisi. Sınıf buna içkindir. Önce kadın kontrol altına alınmış. Tarihin ilk çiftçisi, ev merkezli ekonominin toplayıcısı ve dağıtıcısı olan şifacı kadın geleneği bizatihi erkek egemen diskurun saldırısına uğrayarak cadılık mefkuriyesi adı altında bütün topluma dayatılarak, artı değer gaspının meşruiyet meselesi hukuki bir bağlama oturtulmuştur.

Bu bağlamda erkek egemen anlayışın maddi temellerini çözümleyen ve sarsan Kürt siyasal hareketinin politik bir kategori olarak kadını tarihin ilk kaybedeni olarak özgürlük mücadelesinin öncüsü ve kurucu öznesi olarak yeniden konumlandırması 20. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan en büyük devrimsel kalkışmalarından biridir. Bu kalkışma bugün her geçen gün etki alanını genişleterek milyonlarca kadını etkilemekte; kadını toplumsal, siyasal ve sosyal alanda eşit temsiliyet ilkesi çerçevesinde ceberut erkek kibrinin/şiddetinin terazisinde hassas bir denge unsuru olarak “öznenin kendini yeniden kurduğu” varoluşsal bir mecrada kavgaya ve mücadeleye çekmektedir.

Elden ele devredilen bayrak yarışında bu bayrağı devralan Kürt kadınları son kırk yıllık mücadele deneyiminde her yerdeler. Dağların yücesinden ovalara; varoşlardan zindanlara, zindanlardan meclise ve belediyelere kadar “kişi kadın doğmaz, kadın olunur”un tarihini yazıyorlar. Butler’in işaret ettiği şiddete karşı mücadeleyi eşitlik mücadelesinden ayırmadan beş bin yıllık erkek egemenliğine karşı ikirciksiz bir direniş sergiliyorlar. Leyla Güven’den Clara Zetkin’e; Leyla Kasım’dan Rosa Luxsemburg’a; Sakine Cansız’dan Simone de Beauvoir’e; Seve-Pakize-Fatma’dan Mirabel Kardeşler’e; Cumartesi Anneleri’nden Plaza De Mayo annelerine; Makbule Ana’dan isimsiz binlerce sıra neferine kadar uzanan yüz yıllık devrimci kuşağın Mezopotamyist müfrezeleri olarak enternasyonal bilinçlerini ve öfkelerini ateşle sınıyorlar. Aldıkları politik terbiyenin, yetiştikleri ideolojik mecranın lüverinden fırlayarak mücadeleyi ve direnişi yeniden güncelliyorlar. Tarihin ilk kaybedeni olarak, kaybettiklerini kaybettikleri topraklarda arıyorlar. Mezopotamya’nın kadim tarihinin içinden sözü, onuru ve yaşamı savunuyorlar. Bu yüzden kayyım darbelerinden ve sömürgeci şiddetten en fazla payı onlar alıyorlar. Arka plandaki güçlü ideolojik form ve doğru politik tutum onları egemenlerin nazarında korkulan ve mutlaka kontrol altına alınması gereken en güçlü sınıf konumuna yükseltiyor. Kadınlardan korkun. Çünkü onlar korku duvarlarını çoktan aştılar ve sömürgeci şiddetin panzehiridirler.

Hülasa;

Sömürgecilik çıplak şiddettir. Kayyım bu çıplak şiddetin dışa vurumudur. “Buna göre sömürgeci bağlam, sömürgeleştirilen coğrafyaların yerli halklarının önce ırkçı üstünlük kuramları açık veya örtülü kabul edilerek bilgisinin toplanması; sonra bu topluluğa farklı tekniklerle nüfuz edilmesi; bedenlerinin, inançlarının, değerlerinin, dillerinin, ritüellerinin ve zihniyet dünyalarının değersiz kılınarak tahrip edilmesi ve işgal edilen coğrafyanın başka bir ‘sömürge hukuku’ ile idare edilmesini içerir.”[6]

“Kayyım” yeni sömürgeci anlayışın kodudur. Bu kod postmodern bir algoritmaya sahiptir. Klasik sömürgeci anlayış gerçek tahakküme dayalıyken yeni sömürgecilik biyopolitik tahakküm mekanizmalarına sahiptir. Kayyım bu biyopolitik tahakkümün içinde işlemekte ve çalışmaktadır. Sorun Kürt siyasetinin girdiği tepkimede yatmaktadır. Parlamenter patinajdan çıkamama hali bir yönetememe haline metastaz yapıyor. Büyük emeklerle ve binbir zahmetle elde edilen yerel mevzilerin ikili bir iktidarı mukim kılacak bir manivale gibi kullanma seçeneğinin sömürgezişleşme diskurla kurulamaması politik bir körlüğe işaret ediyor.

Belediye binasının etrafında polis bariyeri, beton bloklar, yüksek tonajlı kamyonlar, kepçeler, panzerler, akrepler, çiyanlar vs. araçlarla “Gazze şeridi” yaratmanın kendisi, görmek istemeyen gözlere bile “işgal ediyorum çünkü sömürgemsiniz” mesajı taşıdığı çok aşikar değil mi?

“Her devrimci özgürlük hareketinin nihai hedefi, uğruna mücadele ettiği territoryal alanı sömürgenin çıplak şiddetinden arındırmak ve mekâna kazınan sömürgeci şiddetin izlerini silerek mekânı kendi kılmak, onu sömürgesizleştirmektir.”[7]

Öcalan, bütün ömrünü Kürdistan’ın sömürgesizliğine adadı. Bunun ancak yeni bir insanla vücut bulacağına inandı. Yeni insanın demokratik, komünal ve ahlaki bir toplumsallığın inşasıyla mümkün olacağını belirtti. Yapı – aktör diyalektiğinin tarihsel ve simbiyotik ilişkisini “Tarih günümüzde gizli ve biz tarihin başlangıcında gizliyiz” kurucu virtüelliğiyle siyasal alan ve toplumsal alan ikiliğinin aşılmasıyla mümkün olacağını söyledi . Diyalektik Felsefeyi izlek kabul ederek “çözümlenenin an değil tarih” olduğunu, “birey değil toplum” olduğunu ve bu toplumun ancak demokratik uygarlık uzamında modernizmin ve post modernizmin eleştirisi üzerinden yeni bir sol tahayyülle oluşabileceğini işaret etti.

Çoğulluğun içerisinde kurucu gücün kadın olduğu var oluşsal politik bir öznelliğin özgün, özerk, ekolojik ve cins eşitliğine dayalı Mezopotamyist özellik üretimi ve devrimci bir müdahalenin ufkunda “kayyım”lar fazlasıyla eğreti durmaktadır. Bu eğretilik Weberyan konformizimle sökülüp atılamaz. Geçen yazımda yazmıştım. Tekrar etmek istiyorum. Tarih yazamazsanız, tarih sizi yazar… Hani Benjamin diyor ya “Geçmişi tarihsel olarak kurmak ‘onu gerçekten olmuş olduğu gibi’ tanımak değil, tehlike ânında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir…” [8]


*Yurttaş


[1] Jürgen Osterhammel
[2] Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri, Versus
[3] https://ayrintidergi.com.tr/gecmisle-hesaplasma-ve-somurgecilik-kurt-meselesine-somurgesizlestirme-ekseninden-bakmak/
[4] Kadınların Arasında, Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle, Metis, 154
[5] Turgut Uyar
[6] https://ayrintidergi.com.tr/gecmisle-hesaplasma-ve-somurgecilik-kurt-meselesine-somurgesizlestirme-ekseninden-bakmak/
[7] https://gazetekarinca.com/2018/01/devletin-zillet-makaminda-kurt-oluleri/
[8] Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine, Makale

PAYLAŞ:
    WhatsApp'da Paylaş!   Telegram'da Paylaş!     Yazdır   E-Posta Gönder

Önceki Haber
Musa Orhan'ın tecavüz ettiği İpek Er polis ablukasında defnedildi
Sonraki Haber
Asla korkmadık, korkmuyoruz – A. Selçuk Mızraklı