Ana SayfaYazarlarArif Altanİnanmış gibi yapın inanacaksınız – Arif Altan

İnanmış gibi yapın inanacaksınız – Arif Altan


Arif Altan


Dalgalı ayın titrek göle gönderdiği, gölden yüzümüze sıçrayan beyaz ışık parçacıkları. Caddelerden akıp sokaklarda kayboluyor çocuklar. Gözlerinde parlayan ışık ve içte ta derinde depreşen şu kasvet. Doğru ya, yine bir bayram sabahı! Temmuz’u eteğinden çekiştiren kavurucu Haziran. Issız, boş kavanoza düşen çakıl taşının bıraktığı yankı kadar ıssız bir sabah. Bir soğuk, bir garip, bir buz mavisi sızı. Yıkım sonrası şaşkınlık, savaştan, ölümlerden arta kalan bir çocukluk düşü bayram. Şekere serpilen zehir. Paçavra gazetelerde şen bir yazıya gölge olan yalnızlık. Keyifli metinlere sıkıntılı bir cümle olsun diye tatlı tatlı ölüveren doğu yakanın çocukları. Kasvet, mor bir yalnızlığa bürünen kasvet. Gerçeği ancak rüya, karabasanı kesintisiz bir gerçek olan yaşayanların cehennemi. Kim bilir, belki bir Leonard Cohen şarkısı, “kim yalnızlıkta/ kim bu aynanın içinde/ kim onun kadının emri ile/ kim ölümlü zincirlerde…” Şefkatli mi demişti ne, çok eski bir çocukluk hatırası belki de.

Anlamına seyreldi kelimeler yine çekildi kalabalık kıyılarımızdan. Bir boğuntu hissi işte yine, ta derinden vurup dönen bir sızı. Uzakta, çok uzakta yakılmış bir köyün dumanı gibi tütüyor bir suret, yanlış heveslerin üstünde. Çıplak ayaklı yoksul çocuklara bayramlık diye giydirilebilirdi belki, bulanık bakışlarına menekşe rengi bir neşe diye.

Bir soğuk, bir garip, bir buz mavisi sızı şu ıssız bekleyiş. Bilinir elbet bilinir, yanlış hevesler ile derin kederlerin kardeşliği başlangıcın hikayesi kadar eski. Başlangıcı bugüne bağlayan görünmez bir elin çizdiği kavis: Her şey başlangıcına döner! Kimsesiz, çiçeksiz, renksiz, ahenksiz, hayvansız, insansız ve tanrısız bir yalnızlıkta yol alanın düştüğü kuyu. Bir bayram sabahı mı, yanık insan eti kokusu mu? Demincek bir asi vuruldu; gülsuyu, esans, ıhlamur ve buhurumeryem tütüyor bakışları. İsli demlikte fokurdayan gerilla çayı dudakları, ıssız koyakta kalabalık şehirler şairinin yalnızlığıyla mırıldanıyor: “bir hafızken eskiden/ mecnun kaldım şimdi/ aşktan, senden, kendimden/ n’olur sevmeden öldürme beni…”

Ne olur sevmeden öldürme beni… Sevmeden öldürülür doğu yakasının çocukları, ama alacakaranlıkta ama gündoğumundan hemen önce. Ilık bir vokal olur kanları, dudaklarının izdüşümünün düştüğü dağ yamaçlarının buz köpüklü pınarlarına. Ve bayram hüzünlü bir Eylül suretinde, kaldırımda sere serpe uzanmış ölü bir ceset sessizliğinde sızıyor kırışmış hafızanın derinliklerine. Düşüncelerin yüzeyselliği ve boşluğu, kavramların sınırlılığı, zihniyetin bayağılığı, görüşlerin yanlışlığı ve yanılgıların sayısız titreşimleriyle kendine ölü bir kentin ıssızlığından inançlar damıtan umut, ah o büyük umutsuzluk! Tanrının ve dünyanın son büyük şakası: Kalabalığa düşen yalnızlığına, aşka düşen çocukluğuna öldürülür. Sevilmeden öldürülen çocuklardan arındırılmış bir bayram sabahı işte. Neşenize gülsuyu olamayan tuz serper şekerinize, kantuzuna banar tatlı uyanışınızı. Çiçeksiz, renksiz, ahenksiz, insansız tanrısız olan bilir: Çok yaşayan çok kötü yaşar. Kızgın namlunun ucunda söylenecek söz mü be Tagor: “Bırak yakamı gideyim/ Geri ver beni, her şey senin olsun…”

Ne ki, sığ olan sığ olanla, sıradan olan sıradan olanla, belirsiz olan muğlak olanla, beyinsiz olan akılsız olanla aynı şarkıyı mırıldanır. Issızlık, yalnızı çeker. “Geri ver beni, her şey senin olsun…” Başka bir şey demiyor, “Bırakın yakamı gideyim, bayramınız sizin olsun”. İşte sere serpe yatıyor, tıpkı tatlı bir düş gibi. Tanrı varsa böyle bir şey. O tarih öncesinden kalma ses bir kez daha yankılanıyor; “insandan kurtarmalı tanrıyı.” Bayram sabahını, bir dükkanın merdivenlerinde uyuya kalarak karşılayan dilencinin ellerine basıp geçiyor dalgınlıkla, aynı cümleyi tekrarlayan çocuk. Düş sönüyor, gün doğuyor. Bir ezan sesi, limon kolonyası kokusu, kemiğinde iliği kaynayana dek yakılmış yoksul bir halkın çocukları silinmiş izleri. Zamanın tefeciliği böyle bir şey, kendi halinde akan kanı, “kendi halinde akan zamanı hızlandırmak pahallı bir girişimdir”. Kimsesiz ölüler memleketi. “Dört çocuğumu öldürdün, beş çocuğunu öldüreceğim!” Doğru ya, yine bir bayram sabahı! Bir soğuk, bir garip, bir buz mavisi sızı. Bu huzursuz cümleler ondan. Kim bilir belki bir Leonard Cohen şarkısı; “kim ateş ile/ kim su ile/ kim gün ışığında/ kim gece vakti/ kim büyük sıkıntıda…” şefkatli mi demişti ne, çok eski bir çocukluk hatırası belki de.

Bayram değil kasvet, çocuk değil yıkıntı, sabahın ilk ışığı değil kan tuzu. Kasıp kavuran bir şey, mutsuzluktan öldüren, düşlerin oyuklarını boğuntuyla dolduran bir şey. Ama siz yine de neşeliymiş gibi bağdaş kurun, “Gözlerinizi kapatın, dudaklarınızı kıpırdatın, dua eder gibi yapın, inanacaksınız…”

Mutlaka inanacaksınız!