Ana SayfaYazarlarEmre Caka“Türkiye’de futbolun serüveni sinemaya da girmeli”

“Türkiye’de futbolun serüveni sinemaya da girmeli”


Emre Caka


Hava oldukça kasvetli, yağmur yağmak ile yağmamak arasında. Dışardaki insanlar yağacak korkusuyla bir an önce kendini eve atma gayretindeyken, evdeki insanlar da kuvvetle muhtemel benim gibi “Ya zaten birazdan yağmur yağar oturayım evde” diye mırıldanıyor.

Kışın ilk merhaba dediği soğukları pek de özlemediğimi fark ediyorum. Pek alternatif yok, evde olan birkaç otu çaydanlığa atıp kaynattıktan sonra televizyon karşısına geçmek en makulü. Netflix, PuhuTv, BluTv, Google’dan arama tarama derken Türkiye’de neredeyse spor film ve belgesellerinin hiç olmadığını bir kez daha fark etmiş oluyorum.

Dışarı çıkamam, yağmur her an başlayabilir… Carter Etkisi adlı NBA tarihinin en efektif oyuncularından Vince Carter belgeseli ile baş başayım şimdi… Carter’ın Etkisi‘ni tekrar tekrar görürken bir diğer taraftan da hala “Türkiye’de neden spor belgeselleri, filmleri çok az sayıda?” sorusunu kafamdan atamıyorum.

Bir bilene danışmak sorularıma en hızlı cevap olabilir, hem de bir taraftan keyifli bir spor sohbeti yapabilirdik. Kısa bir araştırmanın ardından, “Aaaa Şenay… Şenay Aydemir nasıl aklıma gelmedi ya dur bir yazayım bakalım, müsait mi?” diye telefona sarılmam ile “Keyifli olur o zaman şurada görüşmek üzere” cevabını alıyorum. Üzerinden birkaç gün geçiyor, sözleştiğimiz saatte ve mekanda buluşuyoruz, Türkiye ve spor kültürünü, NBA’i, Frazier-Muhammed Ali ilişkisini, Premier Lig’i ve Türkiye sinemasının spora neden bu kadar uzak olduğunu konuşuyoruz…

Arada şunu da belirteyim; ilgiliyseniz muhakkak CarterEtkisi’ni izleyin.

“Carter Etkisi”

Öncelikle Türkiye’de az olan spor filmleri ve belgeselleri ile başlayalım. Sizce Türkiye’deki spor filmlerinin kültürel ve sosyolojik bir karşılığı var mıdır?

Şöyle aslında, bizim daha çok gördüğümüz filmler komedi filmleri. Spor filminden ziyade, sporun komediye malzeme yapıldığı filmler. İki tane sıkıntı var aslında burada. Bir tanesi Türkiye sinemasının janra film yapmakla ilgili sıkıntıları var. Komedi dışında biz de janr çok gelişmiş değil. Misal korku filmleri de var, seyirci gitse de zayıf bir alanımızdır. Kalıcı bir korku-sinema kültürü yoktur. Ya da yol filmleri de bunun için geçerli.

İkincisi ise spor filmi gerçekten zahmetli bir iş. İyi bir spor filmi kotarmak için estetik düzey de gerekiyor. Sonuçta sizi belirleyen unsurlardan biri de sinemanızın estetik düzeyidir. Bazen arkadaşlar özellikle Amerikan spor film-belgeselleri izlerken, biz de neden olmadığını sorgular ancak yapılamaz çünkü bu sizin sinemanızın birikimi ile ilgili bir şeydir. Örneğin Barcelona’nın antrenman programı herkese açıktır, görebilirsiniz ancak o metotları alıp burada bir kulübe denediğimiz zaman aynı karşılığı alamayız. O bir tarihsel yapı, oyuncu yapısı, kültürel yapı vs ile olur. Bunların tamamı birleşince olur. Kopyala yapıştır ile aynı oyunu elde edemezsiniz. Bu da biraz öyle bir durum. Sizin sinema birikiminiz ne kadarsa o kadar olur.

Misal Dar Alanda Kısa Paslaşmalar‘ı değerli kılan nedir? Salt bir futbol anlatımı değil endüstriyel futbolu anlatan, sosyolojik tespitler koyan, ülkedeki ekonomik dönüşümleri gün yüzüne çıkartan bir durumu vardı. O yüzden Dar Alanda Kısa Paslaşmalar hala en iyi spor filmleri arasında gösterilmekte. Yeni dönemde ise bir ana akım projesi olmakla beraber Şampiyon filmini çok merak ediyorum. Çünkü bütün senarist arkadaşlara spor sineması açısından cesaret verebilecek bir çalışma. Özellikle at yarışı olması daha da dikkat çekici. Biz de her ne kadar ön planda olmasa da Cumhuriyet tarihinin ilk spor organizasyonlarından, ciddi takipçisi olan, devasa bir ekonomisi olan bir spor dalı.

“Şampiyon”

Misal… Şampiyon filmi senarist-yapımcı arkadaşlara cesaret verdi diyelim, neler yapılabilir sizce? Örneğin bir Koraç Kupası olabilir mi?

Tabii bunlar hep bir propaganda aracı. Tabii ki gerçek bir başarı hikayesi ancak sinematografik yapısı tartışmaya açık. Misal Galatasaray’ın UEFA Kupası belgeseli… O bakımdan Beşiktaşlı Süreyya ağabeyi anlatan Güzel Adam Süreyya belgeseli önemli. Onlarca yıldız oyuncu gelip gidiyor, antrenörler değişiyor, başkanlar değişiyor ancak büyük bir kulübün son 20-25 senelik belleği bir malzemecide toplanıyor. O yüzden bu belgeselin bir ayrıcalığı var. Örneğin Metin-Ali-Feyyaz anlatılsa belki de bu kadar iyi anlatılamazdı Beşiktaş’ın semt ile kurduğu ilişki, oyuncularla kurduğu ilişki ve içerideki diyaloglar…

Ama misal iyi bir Tanju Çolak filmi çekilebilir, izlemek isterim. Özel bir karakter incelediğimiz zaman. Samsun’dan çıkıp gelmesi, dünyanın en iyi golcülerinden olması, magazin hayatı, gece hayatı, cezaevine düşmesi, orada sendikacılarla tanışıp solcu olması, sonrasında başka yerlere yalpalaması vs gerçekten Müslüm kadar renkli bir karakter. Tanju, Türkiye futbolunun simgeleşmiş isimlerindendir. Onun üzerinden Türkiye futbolunu “Nedir, ne değildir?” olarak konuşabilirsiniz.

Mesela Trabzonspor’un 76-84 arası dönemi anlatılabilir. Ama bunu bir başarı hikayesi olarak anlatmak başka bir şey, bir kentin bir takım üzerinden dönüşümünü, kendisini var etmesini anlatmak başka bir şey. Bunlar tabi ciddi senaryolar gerekiyor…

Peki Türkiye şartlarında hem Tanju Çolak hem Trabzonspor üzerinden gidersek (elbette bütün şahsi ve resmi kulüpler içinde geçerli) olumsuz tarafları gösterebilir miyiz? Buna müsaade olacak mıdır?

Bunu dönemin kültürel ve sosyolojik durumuna göre anlatma mahareti biraz kalem ile ilgili. Bizim en büyük sıkıntılarımızdan bir tanesi senaryo yazımı. Böyle bir senaryo yazmak gerçekten zor ancak yapılamaz durum değil. Türkiye’de sporun başlama serüveni sinemaya da girmeli. Fakat orada da Türkiye’deki ilk kulüplerin azınlıklar tarafından kurulduğunu, İngilizler tarafından kurulduğunu belirtmek de “kırmızı çizgilerimize” giriyor maalesef. Çünkü biz “Türkiye’nin ilk takımı şudur, Fenerbahçe-Galatasaray kurucuları şu isimlerdir” vs. deyip gurur duymayı seviyoruz. Tüm tarihi kendimizden başlatıyoruz. Burada sol sosyalist harekette dahi benzer durumları görebiliriz. Bundan kısa bir süre öncesine kadar bütün Türkiye sosyalist mücadelesini Mustafa Suphi’ye dayandıran bir durumu vardı. Ondan önce Sultan Ahmet döneminde asılan Paramazları görmüyordu mesela.

“Oyundan zevk almak yerine kazanmak derdindeyiz”

Yalnızca sinema olarak değil de spor kültürüne dair ne denebilir? Sizce de kültürel olarak spor kültürümüz çok az değil mi? Seyirci çok, kültür yok gibi. Ne dersiniz?

Ben bunun biraz sosyolojik olduğunu düşünüyorum. Spor ile kurduğumuz ilişki tamamen kazanmak ve kaybetmek üzerinden inşa edilmiş. Çok nadirdir rakip takıma kaybedince alkışlamak. Şimdi hakkını yemeyelim, Hollywood sinemasında bu oldukça üst düzeyde. Çünkü orada kazan-kaybet mantığından çok rekabet kültürü gelişmiştir.

NBA maçlarına bakalım; rakibe ciddi anlamda büyük bir saygı vardır. Koskoca Lebron James’e övgü geldiği zaman “Hayır bana değil takıma ya da rakibe alkış olsun” der. Bilir kendisinin o övgüyü hak ettiğini ancak orada bir rakibe ve takıma yüksek saygı vardır.

Bizde tuttuğun takımın herhangi bir oyuncusu kural dışı bir hareket yaptığında hemen meşru bir zemin aranır. İşte geçen yıl da X takımından Y kişi aynı şeyi yaptı gibi. Ancak bu kazanma duygusu her geçen gün gerçekten uzaklaştıran, körlüğe doğru götüren bir duruma dönüşüyor. Oyundan zevk almak yerine kazanmak derdine bürünmüş oluyoruz.

NBA’den konu açılmışken soralım Jordan mı, Kobe mi?

Jordan. Netim bu konuda (Gülüşmeler).

Messi mi Ronaldo mu?

Messi.

Şampiyonlar Ligi favoriniz?

Liverpool ve Barcelona. Bu iki takımı da destekleme nedenim açıkçası Trabzon’un ikisini de yenmiş olması (Gülüşmeler). Tabii o zamanlar Liverpool’un işçi takımı olduğunu, Barcelona’nın Katalan bir kulüp olduğunu bilmiyorsunuz. Ama bunlar dünya deviyken Trabzon’a gelip yenildiler ve öyle bir bağ kurdum.

Yeni dönemden favori futbolcunuz?

Mbappe’den keyif alıyorum açıkçası. Ama bazı durumlarından pek de keyif almıyorum. Yerde yatması, biraz şöhret ile şımarıklık arasında kalması… Yaşıyla da alakalıdır muhakkak. Rakibe karşı da öyle ufak tefek şımarıklıkları oluyor. Mesela o Ronaldo’da da var. Messi ise oyun gerektirdiği için çalım atıyor. Bu iki isim gibi rencide etmek, tekrar tekrar geçmek amacıyla değil. Ve Messi o kadar kolay gösteriyor ki her şeyi, insanın aklı almıyor gerçekten. İzlerken “Ben de atarım” dediğimiz hiçbir golü atamayız. Misal Dünya Kupası’ndaki Nijerya maçında 45-50 metrelik uzun topu tek seferde diz kontrolünün ardından golle bitirmek dünyanın en zor işlerinden biri.

Peki Lucescu? Ne dersiniz, neler oluyor Türkiye’de ?

Açıkçası pek aidiyetim yok ama şöyle diyebilirim; Lucescu biçim olarak yanlış gidiyor. Artık kaçıncı maça geldik ve bir çekirdek kadro yok. Benim asıl anlamadığım alt yaş kategorilerinde Türkiye sürekli başarılar elde ediyor; A takıma gelince ise kimseden ses çıkmıyor. Burada tabii ciddi mental gelişme durumu da var. Erkekler zaten 35 yaşında anca tamamen olgunlaşabiliyor. Genç oyuncular da A takıma geldikten sonra “Ben şöhret oldum, yıldızım” gibi düşüncelere kapılma ihtimalleri çok yüksek. Koca koca kulüpler muhakkak mental gelişim vardır ancak yeterli olmuyor anlaşılan. Çok örneklerini de gördük.

Rekabet arzusu ve saygı

İzlerken en keyif aldığınız lig?

Premier Lig. Mükemmel bir mücadele var. Hatta şöyle diyebilirim evimde şu an sadece Premier Lig var. Çok üst düzey bir rekabet var, sert futbol var ancak taraflar sonunda mutlaka tokalaşarak sahadan çıkıyor. Rekabet kültürü diye bahsettiğimiz biraz da bu aslında. Bu durum en bariz boksta görünüyor aslında. Muhammed Ali–Frazier hikayesini düşünelim? Muhammed Ali yasaklı, Frazier dünya boks şampiyonu, unvanını alabilecek rakip yok ancak o hem meslektaşı ile dayanışıp mesleğini yapmasını sağlıyor, hem de şampiyonluktan çok mücadele etmeyi, rekabeti istiyor. Ve sonunda Muhammed Ali, Frazier’ı yenip elinden unvanını alıyor. Misal bu tür bir spor kültürü mevzu olacaksa Gatlin’in son dönemlerde nihayet Bolt’u geçmesinin ardından gidip Bolt’a “En büyük sensin” dercesine önünde eğilmesi ve dünya atletizm tarihine adını altın harflerle yazdırmış olan Usain Bolt’a saygısı muazzam bir olaydı.

Lige dönecek olursam, City muhteşem oynuyor. Ancak şunu görebiliyoruz, orada bütün takımların bir oyun planı var ve skor ne olursa olsun o oyun planına sadık kalıyor. O kolektif yapı bana çok keyif veriyor. Mücadele ve takımların birlikte hareket edebilme becerisini dikkatle izlersek, kendi diyalektiği mükemmel, hayranlık uyandıran bir şey. Yeter ki o moda girelim.

“E, şimdi ne olacak?”

Hadi bakalım… Climax?

(Gülüşmeler) Ağabey nerden geldik şimdi bu konuya, ne güzel tatlı tatlı konuşuyorduk.

Çok konuşulmadı ama (gülüşmeler devam ediyor).

Şöyle… Son dönemde benim kendimce uydurduğum “performans filmleri” diye filmler çıkmaya başladı. Teknik beceri ve bedensel oyuncu performansı üzerine olan, izlerken büyük haz aldığınız ancak çıktıktan iki gün sonra “E şimdi ne olacak?” dediğiniz filmlerden. Ama kabul etmek lazım kusursuz bir zanaat. Ama şunu da görmek lazım; bu tür filmler alternatifi olana kadar. Çünkü böyle bir izleyici kitlesi var adrenalin ile beslenen, izlediği filmin veya dizinin adrenalini sindirmeden, çözümlemeden yeni bir maceraya atılan. Misal Climax bir hafta on gün konuşuldu, neden? Çünkü Suspiria çıktı. O da aynı şekilde mükemmel bir iş ancak “E şimdi ne olacak?”

“Climax”

Şenay Aydemir’in 11’i

Sona gelirken bir 11 yapalım mı?

Olur… Bence en iyisi Rüştü’ydü. Çok iyi kaleciydi. 4-4-2 yapalım…

Kaleci: Rüştü

Sağ Bek: Recep

Sol bek: Abdullah Ercan

Stoper: Bülent Korkmaz

Stoper: Gökhan Keskin

Sağ kanat: Rıdvan Dilmen

Sol kanat: İskender Gönen

Orta saha: Tugay Kerimoğlu

Orta saha: Ogün Temizkanoğlu

Forvet: Tanju

2. Forvet: Hami Mandıralı…


Bu röportaj Yeni Yaşam‘dan alınmıştır.