Ana SayfaÇalışma YaşamıKamu Emekçileri Hareketi ve Kürt emekçiler – VI

Kamu Emekçileri Hareketi ve Kürt emekçiler – VI


Nejat Uğraş*


Türkiye Cumhuriyeti Devletinde İktidar ve Bölüşüm İlişkileri

Üçüncü bin yılın ilk günlerinden itibaren dünyadaki siyasi ve ekonomik dinamikler ciddi değişikliklere uğradılar. Mevcut kurumlar, siyaset tarzları, ideolojik bagajlar ve ittifak biçimleri dâhil her şey kabuk değiştirdi.
Dünyada ve Ortadoğu’da önümüzdeki on yılları belirleyebilecek “sağ milliyetçi” bir döneminin içinden geçiyoruz. Aşırı sağın yükselişi, AB’deki sarsıntılar, Ortadoğu’da meydana gelen çalkantılar ve Türkiye’deki siyasal söylem ve eylemler bu “sağ milliyetçi” diskurun yarattığı ve yaratacağı enkazın yıkıntıları arasında geçeceğe benziyor. “Dünya çapında klasik burjuva siyasetinin tüm merkezi unsurları esasen bir kültürel ırkçılık çerçevesine göre kurgulanan aşırı sağ siyasal yelpazede yer kapmak yarışına girmiş durumda. Lümpenleşen siyaset de bunun güncel köpüğünü oluşturuyor. Rabia işareti ile bozkurt işareti arasındaki ittifak da mevcut siyasal trendin bir parçası olarak şekillendi.”

Kapitalizmin genel eğilimleri sonucu işsizlikte artış, reel sektörlerde küçülme, finans sektörünün yükselişi ve büyümenin limitlerine dayanması her yerde en pespayesinden milliyetçilik ve sofistike leviathen’in anlatısına dönüşüyor. Türkiye’deki yansımalarını da 2013 yılından beridir Türkiye halkları gün be gün yaşadı, yaşamaya devam ediyor. “AKP ve MHP’nin aynı saldırı mevzisinde buluşmasını sağlayan siyasal gelişmelerin hikayesi belirttiğimiz konjonktürel iklimin sonucu olarak ortaya çıktı.”

2013 yılı bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde iktidar ve bölüşüm ilişkileri kapsamında oldukça kritik bir değişim-dönüşümün yaşandığı bir yıl olarak hafızalarımızda yer edindi.

İçeride; Gezi Parkı İsyanı, Kürt sorununda demokratik müzakere ve çözüm süreci, İmralı süreci, Akil İnsanlar ve Dolmabahçe Mutabakatı, Demokratikleşme Paketi ve başörtüsünün kamusal alanda serbestliği, Ergenekon ve Balyoz davaları, KCK operasyonları ve davaları, yeni alkol düzenlemesi, kız-erkek öğrenci evleri tartışması, dershanelerin kapatılması ve Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk skandalı olarak ifade edilen operasyonlar damgasını vuran gündemler olarak hayli dikkat çekiyordu. İçeride kar-kış-kıyamet devam ederken dışarıdaki manzara da içeriden farklı değildi. Stratejik derinlik adı altında dış politikada yaşanan gelişmeler özellikle Suriye’de halen devam eden büyük krizin öncülü olarak reel politik düzleme sabitleniyordu. Reyhanlı saldırısı ve Mısır’da olup bitenler dış politikayı doğrudan etkileyen önemli olaylar arasında yer aldı.

2013 yılını bu denli önemli kılan siyasal, sosyal ve sınıfsal gelişmelerin gerek iktidar açısından gerekse de toplumsal muhalefet açısından yeni konumlanışların ve yer tutuşların taktik bir düzeyden çıkarak stratejik bir merhaleye evrilmesiydi. İlk fitili 2012 yılında MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılmasıyla başlayan “devleti ele geçirme” kavgası 2013 yılı son aylarından itibaren aleniyet kazanarak kamuoyunun sahnesine taşındı. Devlet içerisinde örgütlenme ve paralel yapı oluşturan Fethullahçı Hareket’e karşı büyük tasfiye harekâtı için düğmeye basıldı. 2014 Şubat ayında, Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında toplanan Millî Güvenlik Kurulu, Gülen hareketini “Paralel yapı” olarak tanımlamış ve bu hareketi, ulusal güvenliğe tehdit kapsamına alarak büyük tasfiye dalgasının önünü ardına kadar aralamıştı. AKP hükümetinin devlet ve bürokrasi içerisindeki en büyük ve en örgütlü operasyonel gücü bizatihi büyük ortak tarafından bertaraf ediliyordu. Artık “Kramer Kramer”e karşıydı. Ortaklıkları boyunca kendilerinden olmayan veya rakip gördükleri kişilere karşı tasfiye amaçlı özel hayatı izleme, kaydetme ve kumpas olarak ifade edilen delil oluşturma faaliyetleriyle bütün toplumu büyük bir cendereye ve yargın kıskacına alan kutsal ortaklığın sonuna gelinmişti. “Algı operasyonu” yürütme, “toplum mühendisliği”, “fişleme”, “kumpas kurma”, “sahte delil üretme”, “otoriterleşme”, “kendi yargı ve polis gücünü oluşturma” ile suçlanan mezkur yapının yazı dizimizde andığımız bütün operasyonların altında ortaklarıyla birlikte ıslak imzalarının olduğunu hiçbir balçık sıvayamıyordu. Sendika üye ve yöneticilerine yönelik gerçekleştirilen tutuklamalardan aynı zamanda “sendika yöneticilerine yönelik pasaport iptali ve gösteri, basın açıklaması vb. diğer medeni hakların kısıtlanmasına kadar varan bir dizi uygulamaların” evrileceği merhale ürkütücü bir halin öncülü olarak perşembenin gelişini çarşambadan haber veriyordu.

Filler tepişiyor çimenler eziliyor

AKP ve Fethullah Gülen Cemaati arasında alenen yürüyen iktidar kavgası fil tepişmesine dönüşürken bu tepişmenin yerel seçimlerde sandığa nasıl yansıyacağı asıl merak konusuydu. Mart seçimlerini kısmi bir oy kaybıyla atlatan Erdoğan ve ekibi Cumhurbaşkanlığı seçim virajını da alarak güç matrisi içerisinde avantajlı konuma geçiyordu. Özellikle 2014 yılı içerisinde meydana gelen olaylar mevcut kavganın daha da ateşleneceğini gösteriyordu.
Ocak ayında başlayan ve Emniyet Müdürlüğü’nde yaşanan görevden almalar ve yer değişiklikleri, içinde Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) görevlilerinin de bulunduğu açıklanan üç TIR, savcılık kararıyla “terör örgütlerine silah ve mühimmat taşındığı” iddiasıyla Adana’da durdurulması, tutukluluk süresinin beş yıla indirilmesiyle ilgili düzenleme yapılmasıyla Türkiye’nin gündemine damgasını vuran Ergenekon, Balyoz ve KCK davalarında ardı ardına tahliyeler gerçekleşmesi mevcut durumun buzdağının görünen yüzüne dair gelişmeler olarak vuku buluyordu. 13 Mayıs 2014’te Soma’da Soma Holding’e ait maden ocağında çıkan yangında 301 madenci yaşamını yitiriyordu. Kayıtlara Türkiye’nin en büyük maden faciası olarak geçen bu vaka ile iş güvenliği ve maden sektörüne ilişkin tartışmalar alevlendi. Türkiye’deki madencilik koşullarının 19 ve 20. yüzyılın ağır sömürü koşullarının bile gerisinde kalma gerçeği bu kez de Ermenek’te 18 işçinin ölmesiyle bir kez daha tescil edilecekti. Zamanın en yetkili kişisinin iş cinayetlerini “kader” ve “fıtrat” olarak değerlendirmesi meseleye bakış açısını da yeterince izah ediyordu.
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi, 2018 yılına ilişkin iş cinayetleri raporunu”na göre bir yılda iş cinayetlerinde yaşamını yitiren işçilerin sayısı en az bin 923. Aynı rapora göre AKP’nin iktidar yılları boyunca iş cinayetlerinde ise yaklaşık 22 bin 500 işçi yaşamını yitirdiği belirtiliyordu.[1]

Tarihi dönemeç

Ülkede bütün bunlar yaşanırken 2015 yılı oldukça önemli kırılmaların yaşandığı ve bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı yeni bir uğrakta Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tarihinde ilk defa, yaşadığı bir toplumsal sorunu sulh yoluyla ve demokratik teamülleri esas alarak çözme fırsatı yakalamıştı. Sağlanan ateşkes ortamı Kürdistan ve Türkiye toplumunda ciddi bir rahatlama yaratmış, barışa ve çözüme dair umutları büyümüştü. İki yıl süren diyalog sürecinin müzakere ve çözüm sürecine evrilmesi amacıyla Abdullah Öcalan tarafından hazırlanan on maddelik yol haritası AKP’li hükümet yetkilileri ve HDP İmralı heyetinin hazır bulunduğu bir toplantıyla 28 Şubat 2015 tarihinde medya önünde okundu. Büyük barışın yol haritası niteliği taşıyan on maddelik “Dolmabahçe Mutabakatı” Türkiye’yi tarihi bir eşiğin ucuna getirmişti.

Türkiye Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın bilgisi ve onayı ile deklare edilen Dolmabahçe Mutabakatı yine bizatihi Cumhurbaşkanı tarafından yok sayıldı. Tarihi bir yol ayrımında barış yerine savaşın tercih edilmesi, ülkeyi yeniden derin bir kaosun içine itiyordu. Türkiye’de 7 Haziran 2015 genel seçim sonrası AKP hükümetinin ve Cumhurbaşkanının sonuçları hazmedemeyen tavrı, ülkeyi istikrarı sağlamak adına yeniden erken genel seçimin yapılmasına kadar götürmüştü. Özellikle 7 Haziran’dan 1 Kasım seçimlerine kadar izlenen gerilim stratejisi, 1 Kasım sonrası yerini kentsel mekânlarda ardışık şok saldırılara bırakmıştı. Yaşananlar örülen bir darbe dinamiğinin dip akıntılarıydı. Nitekim 15 Temmuz 2016 yılında bilinen kalkışma ve sonrasında ilan edilen OHAL’le birlikte KESK ve Kürt emekçiler yeniden menzile alınıyordu. Oysaki 15 Temmuz darbe girişimi karşısında KESK tüm sendikaları ve bir bütün olarak üyeleriyle birlikte daha ilk gün “Ne askeri darbe, ne sivil darbe! çözüm: eşit-özgür-demokratik Türkiye!” başlıklı açıklaması ile duruşunu net olarak ortaya koymuş, ülkenin temel ihtiyacının OHAL değil demokrasi olduğunu güçlü şekilde vurgulanmıştı.[2]

Yapılan darbe girişimi sonrası OHAL süreklileştirilerek anayasa rafa kaldırılmış ve ülke KHK’lerle yönetilmeye başlamıştır. HDP nin eş genel başkanları, milletvekilleri cezaevine konulmuş, kayyımlar ile birçok belediyeye el konulmuş, belediye eş başkanları ve çalışanları tutuklanmıştı.

Onlarca medya kuruluşu kapatılmış, basın yasaklarına sosyal medya yasakları da eklenerek haber alma hakkı engellenmiş, düşünce ve ifade özgürlüğünde ülke taş devrine rücu etmiştir. Türkiye dünyada en çok tutuklu gazetecilerin bulunduğu ülke sıfatını “öldürmüyoruz tutukluyoruz” retoriğiyle perçinliyordu.

Darbenin karşıt bir darbeye evrildiği bir süreçte kamusal alan iktidar blokunun bağırsak temizliği altında KESK ve Kürt emekçilerinin tasfiyesiyle düşmanca bir tutuma dönüşüyordu.

“OHAL sürecinde 32 Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 131 bin 922 işlem tesis edilmiş,  125 bin 678 kişi kamu görevinden ihraç edilmiş, 2 bin 761 kurum ve kuruluş kapatılmıştır.”[3]

“AKP bu süreci kamu emekçilerinin iş güvencesini ortadan kaldırmayı ve performans sistemiyle kamuyu tümüyle özel şirketlere dönüştürmeyi hedefleyerek yine fırsatçılık yapmıştır. Bu süreçte emekçilerin grev hakları OHAL ve KHK gerekçe gösterilerek, yasaklanmıştır. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz” diyerek OHAL’in emek düşmanı politikalara nasıl manivela yapıldığını açık ve net olarak itiraf etmiştir.[4]

“Birçoğu sendikalarımız yöneticisi olan 4649 KESK’li hukuksuzca, herhangi bir yargı kararı olmadan, savunmaları bile alınmadan, AKP’nin muhalefetin etkisizleştirilmesi hedefi kapsamında ihraç edilmişlerdir. Bir kamu emekçisinin hiçbir adil soruşturma geçirmeden, savunma hakkı verilmeden ve sadece OHAL süresince değil ömür boyu meslekten ihraç edilmesi, vatandaşlık haklarının sınırlandırılması düzenlemesi nasıl bir zorbalık ile karşı karşıya olduğumuzun en somut ifadesidir.”[5]

“İhraçların bir amacı da demokratik, bilimsel, özerk, laik ve anadilinde eğitimi savunan akademisyenlerin uzaklaştırılarak barış ve bir arada yaşama talebinin bastırılması, gerici eğitimin önünün sonuna kadar açılması olmuştur. AKP gerici-mezhepçi temelde kültürel hegemonya tesis etme çabasını 15 Temmuz sonrasında daha da yoğunlaştırmıştır.”[6]

Kamusal alanın tasfiyesi

Türkiye’de AKP’nin 2012’ye kadar ki iktidar serüveninin emek alanı açısından alameti farikası “özelleştirmeler” olmuştur. “AKP iktidarı dönemi icraatlarının anlatıldığı ‘Alınımızın AK’ıyla 8,5 Yıl’ isimli kitapta, 2002-2011 döneminde toplam 34 milyar dolarlık özelleştirme gerçekleştirildiği ifade” edilerek “Türkiye’nin 1986-2002 dönemindeki özelleştirme miktarının 8 milyar dolar olması ise başarısızlık olarak”[7] kaydediliyordu.  “AKP dönemi sadece bu ortak yaratılan maddi değerlerin sermayeye devri olarak yaşanmadı, aynı zamanda kamusal haklar alanı bir bütün olarak sermayenin para kazanacağı kapitalist pazarlar haline dönüştürüldü. Başta eğitim ve sağlık olmak barınma, ulaşım, haberleşme, su, beslenme vb. tüm haklar artık alınıp satılabilen birer meta”[8] haline dönüştürüldü. Emek alanının ve emekçilerin özellikle bu süreçte maruz kalacağı güvencesizleştirilme uygulaması önümüzdeki dönemin temel politik yönelimi olacaktı. Bunun için Özal’dan bu yana sermayenin lehine hayata geçirilmeye çalışılan yeni emek rejimi –taşeronluk, kıdem tazminatı, kamuda personel rejiminin yeniden düzenlenmesi vs- uluslararası ticaret ve tahkim ile ilgili düzenlemelerin yapılamamış olması uluslararası sermayenin homurdanmalarına neden oluyordu.

“Ulusal İstihdam Stratejisi, Ulusal Sanayi Stratejisi ve bunlarla birlikte 9. ve 10. Kalkınma planlarında, emek piyasalarının uluslararası ve ulusal sermayenin taleplerini karşılayacak biçimde esnekleştirilmesini sağlayacak düzenlemeler AKP hükümeti tarafından sistematik biçimde yaşama geçirilmektedir. Bunlar içerisinde şüphesiz en temel düzenleme eğitim sistemine ilişkindir. Eğitim sistemini piyasanın ihtiyaçlarına uygun hale getiren ve 4+4+4 olarak da bilinen düzenlemeler Mart 2012’de yasalaşmıştır.”

Bunun yanı sıra kamuda istihdamın esnekleştirilmesi, taşeron uygulamalarının yaygınlaştırılması, kıdem tazminatının fona devredilerek işlevsizleştirilmesi, özel istihdam büroları, geçici çalışma, ödünç çalışma ve bölgesel asgari ücret gibi emek süreçlerini esnekleştiren ‘Kiralık işçi yasası’ olarak da bilinen Özel İstihdam Büroları Yönetmeliği de Ekim 2016 tarihinde yürürlüğe girerek yasal süreç tamamlanmıştır. Söz konusu yasa Mayıs 2016 tarihinde Meclis Genel Kurulu’nda görüşülerek yasalaşmıştı. KESK’in ve muhalefetin ‘kölelik yasası’ diyerek karşı çıktığı kiralık işçi ve esnek çalışmaya ilişkin düzenlemeler ile kıdem tazminatı fiilen yok edilmiş, ihbar tazminatı ve iş güvencesini kaldırılmış, emeklilik-sağlık hakları fiilen kullanılmaz hale getirilmiş, iş güvenliği-işçi sağlığına büyük darbe yemiştir. Yan ödemeler, fazla mesai, yıllık izin, toplu sözleşme ve grev hakları da aynı yasayla tırpanlanarak “Modern kölelik ve Ortaçağ’a dönüş”ün bütün kapıları ardına kadar aralanmıştır.

Türkiye’de kamu hizmetlerinin gördürülmesinde, sistemli olarak kadrolu değil, sözleşmeli, ücretli vb. a tipik istihdam biçimleri üzerinden personel seçimi, yani güvencesiz çalıştırmanın yaygınlaştırılması nedeniyle, kadrolu çalışma artık bir istihdam biçimi olmaktan çıkmış durumdadır. İşçi sınıfı içinde esnek, kuralsız ve düzensiz çalışma olarak adlandırılan a tipik istihdam biçimleri hızla yaygınlaşarak, işgücü kendi içinde derin bir farklılaşma ve katmanlaşma yaşamaktadır.

Esnek çalışma ve iş güvencesi

Alman sosyolog Ulrich Beck, “yaygın güvencesizliğin gelecekte-toplumun görünüşte zengin merkezinde bile-nüfusun çoğunluğunun yaşamlarını ve yaşamlarının temellerini belirleyeceği bir risk toplumunda yaşıyoruz” belirlemesinde bulunmaktadır. Yaşadığımız dönemde güvencesizlik kişisel ilişkilerden sağlığa kadar insan yaşamına dair birçok alanda var olmasına rağmen bu bağlamdaki en temel kaygı alanlarından birisi esnek çalışma ve iş güvencesidir.
Güvencesiz iş kavramı ile ilgili evrensel olarak kabul gören bir tanım bulunmuyor ancak “çalışma koşulları ve süresine ilişkin belirsizlik veya çalıştığı işin sürekliliği ile ilgili kaygı duymak” olarak tanımlanmaktadır. Yani “çalışma yaşamı açısından geçici, düzensiz, kuralsız, korumasız, emniyetsiz, standart dışı, kırılgan ya da eğreti koşullar” altında çalışma anlamına gelmektedir.

Geleneksel üretim alanları dışında çalışanların profilini ucuz emek gücünü oluşturması nedeniyle çoğunlukla Kürtler oluşturmaktadır. Cumhuriyet tarihi boyunca bu topraklarda katliamlar, köy boşaltmalar, faili meçhul cinayetler, işkence, uzun süreli cezaevi gibi birçok insan hakkı ihlaline maruz kalan Kürtler yaşamın hemen her alanında yok sayılmıştır ve ilerlemelere rağmen hala yok sayılmaya devam ediliyor. Kürt halkının yaşadığı sorunlar arasında emek alanı ilk sıralarda yer almaktadır. Buna karşın Kürt meselesinin siyasal yönüne odaklanılması nedeniyle emek alanıyla ilgili sorunlar göz ardı edilegelmiştir. Kürtlerin bu topraklarda işsizlik, ucuz emek gücü ve güvencesiz çalışma olgularının hepsinde üst sıralarda yer almasının sınıfsal yönü bu bağlamıyla hem Kürt siyasal hareketinin hem de KESK”in radarının dışında kalması oldukça manidardır.

Hülasa;

Kamu emekçileri hareketi ve Kürt emekçilerinin iç içeliği devletin hafızasında bertaraf edilmesi gereken “kötü bir örnek” olarak mimliyordu. Bir yanda sınıf mücadelesinin en önemli aktörü  olma diğer yanda Kürt sorunu gibi önemli bir sorunda, sorunun dillendirilmesi ve tartışılmasında platform görevi görme özelliği ile egemenlerin nazarından hiç kurtulamadı. Legal ve illegal her türlü uygulamaya maruz kalan Kamu Emekçileri Hareketi, ardı arkası kesilmeyen saldırı dalgalarıyla düzen sınırlarının içine çekilmek istenmiş, ehil bir sendika olması yönünde ‘törpüye’ tabi tutulmuştur. “Makul” ve “makbul” bir sendika olma dayatmasını reddetmek KESK’in varlık nedenidir.
KESK, egemenlerin her türlü politik kontrol yönteminin üzerinde denenmesinde beis görülmeyen, bir sendikadan daha fazla olmasına izin verilmeyen bir mecrada akmaya devam ediyor. Yine Kürt, Türk, Laz, Arap, Çerkez, Gürcü, Çeçen, Boşnak, Terekeme ve ülkenin bilcümle emekçilerin ve ezilenlerin önemli bir mevzisi olma iddiasını taşıyarak.

Ama Türkiye gibi kritik dönüşümlerin yaşandığı bir ülkede, KESK’in bir sendikadan beklenenden daha fazla muhalefete, daha fazla mücadeleye, daha fazla değişime ve dönüşüme öncülük etmesi herkesin beklentisi. Bunun için KESK’in kendisini değiştirmesi ve dönüştürmesi, geleneksel sendikal anlayışın etki alanından hızla çıkması gerekiyor. Yeni bir sendikal anlayış, yeni bir mücadele programı ve stratejisini gündemine alarak tartışması KESK’in  geleceği açısından hayati bir öneme sahiptir. Kırk yıllık mücadele deneyimi ve birikimi bunu gerçekleştirmesine yeter de artar bile…


[1] http://gazetekarinca.com/2019/01/is-cinayetleri-2018-yilinda-en-az-bin-923-isci-yasamini-yitirdi/
[2] http://www.kesk.org.tr/2019/07/15/15-temmuz-darbe-girisimi-tum-yonleriyle-aydinlatilmayi-beklerken-sivil-darbe-uygulamalari-tum-hiziyla-devam-ediyor/
[3] a.g.a
[4] a.g.a
[5] a.g.a
[6] a.g.a
[7] http://sendika63.org/2011/05/hak-mucadelesinin-secimi-aktuel-gundem-53624/#more
[8] a.g.e

*Yurttaş


Nejat Uğraş’ın altı bölümlük dosyasının önceki bölümlerine aşağıdaki bağlantılar üzerinden bakabilirsiniz:

Birinci bölüm: Emekçilerin Onur ve İsyan Yürüyüşünün Kısa Tarihçesi

İkinci bölüm: Kürt Emekçilerin Örgütlenmesi

Üçüncü bölüm: Kürt Emekçiler Ölüm Menzilinde

Dördüncü bölüm: KESK’e Dönük Masa Başı İmal Operasyonlar

Beşinci bölüm: KESK’e Dönük Masa Başı İmal Operasyonlar-2