Ana SayfaCezaevleriDüşman ceza hukuku ve infaz uygulamaları – Rengin Ergül

Düşman ceza hukuku ve infaz uygulamaları – Rengin Ergül


Rengin Ergül*


Güvenlik kaygısının giderilmesi üzerine kurulan düşüncede, ceza ve ceza muhakemesi hukuku alanında “düşman ceza hukuku” ile karşı karşıya geliriz. Düşman ceza hukuku herkes için en geniş ve eşit özgürlük anlayışını statükonun korunmasına feda eden, güvenliği özgürlüğün yadsınmasında bulan bir hukuk kuramı ve pratiğidir.

Bu alanın ünlü kuramcısı Günter Jacobs’tur. “Tehlikenin Önlenmesine Yönelik Bir Ceza Hukuku Anlayışı” çalışmasında temel hukuk ve devlet düzenini tanımayan yurttaşları “düşman” olarak nitelemenin ve onları işleyecekleri suçlarda temel haklardan yoksun bırakmanın yerinde ve gerekli olduğunu ileri sürer. Sonuçta sanık bile olamayacak derecede hakları kısıtlanan bu insanlar, yine onun deyimiyle unperson (kişi olmayan) olarak kişilikten çıkartılacaklardır[1]. İnsani varlığından soyutlanan bu “düşmanlar” artık yurttaş ceza hukuku kapsamındaki bir cezanın amacının ve işlevinin muhatabı değildir. Onlar en az zararla ve en uygun yöntemlerle bertaraf edilmesi gereken tehlikelerdir.[2] Jacobs’a göre her kim kişisel davranışında yeterli derecede bilişsel güvenlik sunamıyorsa kişi olarak muamele görmeyi bekleyemeyeceği gibi devlet de ona asla kişi muamelesi yapmayacaktır. Aksi halde diğer kişilerin güvenlik hakları ihlal edilmiş olur. Asıl çıkış noktası devletle sözleşme yapmış bireylerin devlete karşı ileri sürecekleri ve devletin tek meşruluk nedeni olan güvenlik hakkının korunması gerektiğidir. Temelde sapmamış olan yurttaş ve temelde sapmış olan yurttaş vardır. Birincisinin statüsünü taşımasına izin verilmelidir, ikincisi ise kendi davranışı için güvence vermediğinden yurttaş olarak muamele görmek yerine bir düşman olarak kendisine karşı mücadele verilmelidir. Bu tür hukuk anlayışı düzene alternatif arayanı, alternatif yaratmaya çalışanı düşman görmektedir.[3]Vatandaş ceza hukuku”nda cezanın belirgin işlevi karşılık vermektir, “düşman ceza hukuku”nda ise tehlikenin bertaraf edilmesidir.

Terörle Mücadele Kanunu bunun yansımasıdır. Bu zihniyet Ceza Muhakemesi Kanun’unun da içine sızmıştır.[4] Son 40 yılda ABD ve İngiltere’den başlayarak Batı ülkelerinden dünyanın tüm ülkelerine ihraç edilen “terörle mücadele kanunları” ile burjuva ceza ve yargılama hukukunun ciddi bir kopma ve kırılmaya uğradığı, düşmanla savaş hukukunun normlarıyla yargılama ve infaz usulleriyle insan hakları hukuku kazanımlarının ciddi bir taarruz altında bulunduğu açıktır.

İstiklal Mahkemeleri, Tunceli Kanunu, 27 Mayıs Yassı Ada Davası, 12 Mart Sıkıyönetim Ask. Mah., ilk Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM), 2. DGM, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri ve İhtisas Mahkemeleri ise Türkiye pratiği ile “düşman ceza hukuku” arasındaki ilişkileri de gözler önüne sermektedir.

Türkiye’de düşman ceza hukukunun en yaygın uygulandığı olağanüstü hal ve sıkıyönetim dönemleri olağan dönemlerle neredeyse eşit sürededir. Sadece sürelere bile bakacak olduğumuzda Türkiye’de kriz dönemi hukukunun yani istisnai hukuk rejimlerinin kural haline geldiğini görebiliriz. Haluk İnanıcı’nın deyimiyle[5] “Türkiye Cumhuriyeti neredeyse kurulduğu günden beri kriz hukukuyla yönetilmiştir. Kriz hukukuyla yönetilmediği dönemlerde ise evrensel hukuk normlarından uzaklaşarak ‘hukuk kriziyle’ yönetilmiştir.”

İtalya Napoli’deki Poggioreale Cezaevi’nde mahpusların Corona virüs isyanı

Bugünlerde yaşadığımız bir diğer hukuk krizi ise “kısmi af” adı altında İnfaz Kanun’ununda yapılacak değişiklerde baş göstermiştir. Söz konusu Kanunun 2. Maddesinde “Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazına ilişkin kurallar hükümlülerin ırk, dil, din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, doğum, felsefî inanç, millî veya sosyal köken ve siyasî veya diğer fikir yahut düşünceleri ile ekonomik güçleri ve diğer toplumsal konumları yönünden ayırım yapılmaksızın ve hiçbir kimseye ayrıcalık tanınmaksızın uygulanır. (2) Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazında zalimane, insanlık dışı, aşağılayıcı ve onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz” denilmektedir. Bu maddenin ilk fıkrasında infazda eşitlik ilkesi 2. Fıkrasında ise işkence yasağına atıf yapılmıştır. Ancak şu an mecliste görüşülmekte olan tasarı Terörle Mücadele Kanunu kapsamında yer alan tüm suçları dışarıda bırakarak infazda eşitlik ilkesine, cezaevlerinde tedavi imkânı bulunmayan korona virüsüne karşı bir korunma önlemi içermemesi yönüyle de sağlığa erişim hakkına ve işkence yasağına halel getirmektedir.

Öncelikle İnfaz Kanununda değişiklik yapma ihtiyacı nerden çıktı diye bakmak lazım. 2019 yılının son günlerinde Çin’in Wuhan eyaletinde “Covid 19” adı verilen bir hastalık baş göstermeye başlamış ve kentte başlayan salgın, inanılmaz bir hızla bir anda Dünya’nın dört bir yanına yayılmıştır. Hastalığın yarattığı tahribatın ve yaratacağı olası faciaların farkına varan Dünya Sağlık Örgütü, 16.03.2020 tarihi itibariyle hastalığın pandemi olduğunu ilan etmiştir. Hastalık geçtiğimiz günlerde Türkiye sınırlarına da giriş yapmıştır. Bu satırları yazdığımız zaman itibariyle ülkemizde 56.956 kişide korona-pozitif, yani hastalık tanısı konulmuştur. Ne yazık ki bu hastalardan 1.198’i hayatını kaybetmiştir.[6]

Salgın hastalık karşısında halk sağlığının korunması için hükümet tarafından bir dizi önlemler alındı. Önlem alınması gereken alanlardan biri ise cezaevleri idi. Cezaevlerine ilişkin öncelikle Adalet Bakanlığı art arda önlemler açıkladı.[7] Ancak açıklanan tüm önlemler salgın herhangi bir hastalığın en kolay yayılabileceği alanlar olan cezaevleri için yetersizdi. Ardından 20 Mart 2020 tarihinde Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) mahpuslara ilişkin bir dizi ilkeler[8] yayınladı. 25 Mart 2020 tarihinde ise BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri bir çağrıda bulundu[9] ve 6 Nisan 2020 tarihinde de Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri yine bir çağrıda bulundu[10]. Bu ilke ve çağrıların ortak noktası cezaevlerinde bulunan mahpusların sayısının azaltılması ve pandemi kapsamında alınacak önlemlerin mevcut özgürlükleri kısıtlama noktasına varmaması idi. Yine BM İnsan Hakları Komiseri ve Avrupa Konseyi İnsan Haklar Komiseri bu çağrılarda açıkça gerekçesiz tutuklanan siyasi mahpusların serbest bırakılmaları talebinde bulundu. Oysaki Adalet Bakanlığının açıkladığı önlemler mahpusların aileleriyle görüşme hakkını tamamen ortadan kaldırıyor ve avukat görüşmelerini kısıtlıyordu. Yine hali hazırda mecliste görüşülen yasa tasarısında siyasi gerekçelerle hükümlü olan tüm mahpuslar kapsam dışı bırakılmıştı. Değinmemiz gereken bir diğer konu ise cezaevlerinde sadece ceza almış ve cezası kesinleşmiş hükümlüler değil, aynı zamanda yargılaması devam eden tutukluların sayısı da azımsanmayacak bir düzeydedir. Günümüzde düşman ceza hukukundan nasibini alan çoğu gazeteci, avukat, aktivist, öğrenci, siyasetçi, sosyalistler ve Kürt gençleri tutuklu yargılanıyor. Tutuklu yargılama bir koruma tedbiri olarak istisna olduğu halde yukarıda saydığımız gruplarda yer alanlar için hiçbir zaman istisna olmadı, her zaman iktidarın gözdağı aracı olarak kullanıldı ve kullanılmaya devam ediliyor. Yayınlanan bu ilke ve çağrıların dışında AİHM’in cezaevlerinde yaşanan salgın hastalıklar konusunda verdiği kararlara baktığımızda; AİHM bulaşıcı hastalıkların (ve özellikle de tüberküloz, hepatit ve HIV / AIDS’in) yayılmasının, özellikle cezaevi ortamında bir “halk sağlığı” sorunu olması gerektiğini vurgulamıştır. Yine sayısız AİHM kararına, uluslararası insan hakları metinlerine ve özellikle hapishanelere ilişkin temel insan hakları metni olan Nelson Mandela Kurallarına göre; cezaevindeki tutuklu ve hükümlüler, yasal statülerine bakılmaksızın, aynı kalite ve standartta, ülke genelinde mevcut, kapatılmamış olan kişilere sağlanan tıbbi bakıma eşit erişim hakkına sahiptir.

Peki, mecliste hali hazırda görüşülen tasarı bu ilkelerin hangisine cevap veriyor? Maalesef hiçbirine… Mevcut tasarı infaz indirimi konusunda siyasi mahpusları dışarıda bıraktığı gibi pandemi konusunda cezaevlerinde alınacak herhangi bir önlemi de içermiyor.

Aslında şu anda yaşanan kriz bir infaz hukuku krizi değildir, yukarıda da bahsettiğimiz gibi düşman ceza hukuku uygulamalarının sonucudur. Bunun en açık örneği, Mecliste infaz kanun teklifi görüşmeleri sırasında infazda eşitlik konuşulurken “İdris Baluken ölsün mü?” sorusuna AK Parti sıralarından “Ölsün” yanıtının gelmesiydi. Aynı zamanda bir hekim olan İdris Baluken şahsında tüm siyasi mahpuslar artık bir “düşman”dı ve düşman ceza hukukuna göre en uygun yöntemlerle bertaraf edilmeleri gerekiyordu ve pandemi krizi karşısında siyasi mahpusları kapsamayan bir kısmi af şu günlerde bunun en uygun yöntemiydi.

Düşman ceza hukuku uygulamalarının sonlandırılması ancak Terörle Mücadele Kanununun kaldırılması, Ceza Muhakemesi Kanunun ve 1980 darbe Anayasasının değiştirilmesi ile mümkündür. Elbette bu ne 2010 referandumundaki gibi yamalarla ne de iktidarın güdümünde ilerletilecek bir Anayasa değişiklik süreci ile mümkündür. Tüm hak kişilerinin katılımı ile kamusal alanda özerk ve eşit bireylerin katılımı ile yazılacak yeni bir anayasa ile mümkündür. Pandemi koşullarında bahsettiğim şey hayal gibi görünebilir ancak görünen o ki sadece iktidar değil biz hak savunucuları ve muhalefet partileri de bu salgına hazırlıksız yakalandık.

Türkiye’de kişiselleştirilmiş yargılama ve cezalandırılmalarla sindirilen muhalifler, yani hak kişileri, yalnızca toplumsallaştırma yoluyla bireyselleştirilebilir. İşte bu koşul altında, tam anlamıyla özümsenmiş bir haklar öğretisi, bireylerin dokunulmazlığını, kimlik oluşturulan yaşam bağlamlarında da koruyan bir tanıma politikasını gerektirmektedir. Bu nedenle de haklar sistemindeki birey yapısını başka normatif bakış açılarıyla düzeltmek için karşıt bir modele gerek yoktur; tersine yapılması zorunlu olan tek şey, bunu tutarlı bir biçimde hayata geçirmektir. Ne var ki bu da, sosyal eylemler ve siyasi mücadelelerle olanaklıdır. [11]

Habermas’a göre, bir hukuk düzeni ancak tüm vatandaşların özerkliğini eşit biçimde sağladığı zaman, meşrudur. Hukukun muhatapları da kendilerini aynı zamanda hukukun yazarları olarak gördüğünde, özerktir. Ve yazarlar da, yalnızca yasa koyma süreçlerine katılanlar olarak özgürdür; bu süreçler de herkesin farklı iddialar getirebileceği iletişim biçimleriyle ve düzenlemelerle gerçekleştirilir.  Bu biçimde kararlaştırılmış düzenlemeler herkesin akılcı güdülenmiş olayını gerektirmektedir. Normatif açıdan bakıldığında, demokrasisiz bir hukuk devleti yoktur.[12]

Peki buradan baktığımızda gördüğümüz nedir?


* Avukat, Özgürlük için Hukukçular Derneği


[1]Prof. Dr. Henning ROSENAU, Çev.: Dr. Erhan TEMEL, Jakobs’un Düşman Ceza Hukuku Kavramı, Hukukun Düşmanı, 2008, s.394
[2]Ercan Kanar, Derleyen: Haluk İnanıcı, Parçalanmış Adalet, Türkiye’de Özel Ceza Yargısı, “Özel Yetkili Mahkemelerce Üretilen Hukuk, İletişim yayınları, İstanbul, 2011,, s. 69.
[3] Duygun Yarsuvat, 2010, s.4 (http://www.yarsuvat-law.com.tr/articles/article3.pdf)
[4] Kanar, s.70.
[5]Haluk İnanıcı, Parçalanmış Adalet, Türkiye’de Özel Ceza Yargısı, “Özel Yetkili Mahkemelerce Üretilen Hukuk, İletişim yayınları, İstanbul, 2011, s. 18-19.
[6]https://covid19.saglik.gov.tr/ (son erişim tarihi 13.04.2020)
[7]http://www.basin.adalet.gov.tr/Etkinlik/ceza-infaz-kurumlarinda-alinan-koronavirus-tedbirleri-30-nisana-kadar-uzatildi (son erişim tarihi 12.04.2020)
[8]https://www.ihd.org.tr/ozgurlugunden-yoksun-birakilan-kisilere-korona-virus-pandemisi-baglaminda-muameleye-iliskin-ilkeler/ (son erişim tarihi 12.04.2020)
[9]https://www.ohchr.org/EN/NewsEvents/Pages/DisplayNews.aspx?NewsID=25745&LangID=E (son erişim tarihi 12.04.2020)
[10]https://www.coe.int/en/web/commissioner/-/covid-19-pandemic-urgent-steps-are-needed-to-protect-the-rights-of-prisoners-in-europe (son erişim tarihi 12.04.2020)
[11] Jürgen Habermas, “Öteki” Olmak, “Öteki”yle Yaşamak, çev. İlknur Aka, altıncı baskı, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları,2012, s.116
[12] Jürgen Habermas, “Öteki” Olmak, “Öteki”yle Yaşamak, çev. İlknur Aka, altıncı baskı, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları,2012, s.123
Previous post
İnfaz düzenlemesinde tartışmalı üç maddede değişiklik
Next post
Tahliye olacak tutuklulardan bin liraya varan sevk ücreti talebi