Ana SayfaManşetGökyüzünün kanadığı vakit

Gökyüzünün kanadığı vakit


Nejat Uğraş


Sonsuza uğurladıklarımızın anısına ithafen! Saygıyla. Minnetle…

“Yaralı bayramlar geçti
Mevsimler, bütün anlamlarıyla
Yüreğin koyu yerinde birikenler
Kendi takvimleriyle gelip geçtiler
Gelip geçti şehirler ve ölüler
Unutmadık
Topraktan çobanyıldızına değin
Hey yer
Her şey
Mümkündü
Nazım kadar coşkulu
Aragon kadar aşık
Lorca kadar yaralıydık
Unutmadık.”

Serdar on dokuz yaşındaydı. Kendisinden sonra aynı yolda yürüyüp düşen ablasının kardeşi. Sürgünde tutsak bir ananın oğlu. Hücrede sabah düşü; acılı, yalnız bir babanın onuru. Serdar’ın hikayesidir bu. 1995 yılının 4 Temmuz’uydu. Tan vaktini haber verecek horozlar aralıklarla ötüyordu. Şehvetle okşarcasına efil efil esen bir rüzgarla serinlenen ve şehir halkına koyu lacivert rengiyle ninni söyleyen gecenin, karşıki dağların dorukları tarafından yırtılmaya ramak kaldığı bir sıraydı. Otomatik bir silahtan fışkıran salvo ateşiyle sarsıldı. İkinci bir salvoyla yere düştü. Gökyüzü kanadı.

Lacivert gecenin ninnisi yerini bir savaş alanından yükselen silah seslerine bırakmıştı. Otomatik silahların biri susuyor, diğeri başlıyordu. Bilmeyen, cinayet sokağında iki grubun karşılıklı çatıştığını sanacaktı. O an derin uykuda olanlar, Temmuz gecesinin bir an içinde, elektriğe boğulmuş yağmur yüklü bulutların patladığı bir ilk bahar gecesine dönüştüğünü görmüşlerdir rüyalarında. Gökyüzünden önce ateş topları yağmıştır, peşinden de sular boşalmıştır çağıl çağıl ve en sonunda da saydamlaşan gökyüzüne kan damlaları sıçramıştır. Hiçbiri değildi oysa. Serdar, üniformalı Dehaklar tarafından allahsızcasına yaşamdan koparılmıştı.

“Orada bir coğrafya yağmalanıyor
Orada gazetelerin ofset baskısı
Orada yeniden yazıyorlar 835 satır
Ve umudunu kaybetmeyen şehirler
Gökyüzünun karanlık kefeniyle örttük
Yıldızların delik deşik ettiği ölüleriz
Adsız ölüleriz
Adları bir coğrafya ile yan yana yazılan
Gövdelerinizi unutmadık, unutmadık hiçbirinizi.”

Otomatik silahlar durmak bilmiyordu. Yirmi dakika kadar sürmüştü bu gösteri. Serdar, yere düştükten sonra da adamlar gösterilerine devam etmişti. Kimisi havaya, kimisi sağa sola ateş etmişti. Amaçlarını gerçekleştirmişlerdi. Gerisi gösteri ateşiydi. Mahalleye ve bütün kente ‘biz böyle yaparız, bilginiz olsun’ mesajını vermişlerdi. İnsan öldürmeye programlanmış silahlı altmış adamdı. Giysileri gecenin koyu laciverdi içinde gri bir renge bürünmüştü. Adamların beş, on metre gerisinde devasa araçları duruyordu. Kendileri gibi araçları da aynı korkuyu saçıyordu etrafa. O sırada gösterinin farkına varanlar, bu adamların kim olduklarını biliyorlardı. Gecenin o saatlerinde dışarı çıkıp gösteri yapanlar onlardan başkası olamazdı. Bunun ne ilk ne de son olmadığını biliyorlardı. Yalnız, genç bir adamın yerde kanlar içinde yattığını henüz anlayamamışlardı.

“Pazarlarda aynı kan
Aynı paranın değiş tokuşunda
Karanlık çarşılar
Aynı kanlı tarih her defasında
Bir biz kaldık bu kadar içindeyken hayatın
Ölüme yakın duran
Bir de on binlerin korosunda haykıran
İntifada intifada
İki güzelliğimiz vardı bizim
Ufkumuzdan inen
Ve bir daha geri dönmeyen iki güzelliğimiz
Birini kurşunlar, ötekini ofset baskılı resimler aldı”

Genç bir ölüm henüz dinmemişti. Adamlardan biri on metre kadar ileride, yerde kanlar içinde yatan genç adama yaklaştı. Böğrüne bir tekme vurdu, bağırarak “gebermemiş daha” dedi. “Tamamlayayım mı?” diye sürdürdü bağırmasını. Onay gelmişti. Elindeki uzun namlulu silahı diğer eline aldıktan sonra, kılıfında duran tabancasını çıkardı boşta kalan eliyle. Ayaklarının dibinde duran genç adamın sol üst kaşının üstüne bir el ateş etti. Geri döndü. Az ileride sokağın karşısındaki beton evin duvarı dibinde yere çömelik vaziyette, ellili yaşlardaki babanın kafasına dayadı uzun namlulu silahı. Diğer elinde tabancası duruyordu. “Bunu da geberteyim mi?” diye bağırdı sessizliğe çekilen gecenin içinden. Yanıt gecikmedi, “Onu götürüyoruz!”

“Savaşlar ve pazarlar çağıydı
Aynı silahlardı kullandığımız
Aynı çarşılar aynı kandı
Sevgiye ve kurşuna açılmayan yüreklerden geçtik
Pusu yataklarından, dağılmış bahçelerden
Viran tarihten
Uykuları çevik, namlularını oğulları gibi seven
Çocuklar gibi küsüp
Kırda gelincikler gibi gülümseyen
Müsademe çocuklarını gördük
Geçip gidiyorlardı
Tarihin en uzun gecesinden”

Annesinden bir hawar yükseldi. Bir şimşek çaktı. Kıvılcımları, lacivert geceyi parçalara böldü. Cinayet sokağı yarıldı. Adamlar panikledi. Beton duvarın dibinde yığılı duran babanın soluğu kesilmişti. Gözlerinin önünde, birkaç dakika önce namluların ucundan fışkıran ateşten parçacıklar, yıldızlar şeklinde oynamayı sürdürüyordu hâlâ. Başka bir şey görünmüyordu. Eşinden yükselen hawarla birlikte kalkmak için davrandı, yapamadı, yere düştü.

Temmuz gecesi, serinliğini henüz devretmemişti günün boğucu sıcağına. Birkaç horoz öttü. Bagok dağlarının tepeleri açık bir maviye bürünüyordu ağır ağır. Silah sesleri ve bir annenin hawarları üzerine, cinayet sokağına kapı ve pencerelerden birkaç baş uzandı. Faltaşı gibi açılan gözler içeri kapandı, vebadan kaçarcasına. Geceleri içerisi sıcak olduğundan, o sırada damda yatan komşular da uyanmıştı. Olayın ciddiyetine varmalarıyla hızla aşağıya inip içeri kapanmaları bir oldu. Kapı ve pencereler kapandı. Yalancı bir bilinmezlikte yitti herkes.

Ciğerleri paramparça olan bir anne-babadan, silahlı altmış adam ve kanamış bir gökyüzünden başka tanığı kalmamıştı bu cinayetin. Araçlar tanıklık yaparlar mıydı?

“On dokuz yaşındaki üniversite öğrencisi Serdar O. Teröristlerle çıkan çatışmada ölü olarak ele geçirildi” şeklinde bir üçüncü sayfa haberi olacaktı ertesi gün. Haber kimi gazeteler tarafından kayda değer bile bulunmadı. Haberi yazan gazeteler de okunduktan ve dükkanlarda kese kağıdı olarak kullanıldıktan sonra Serdar’ın adı da unutulup gidecekti.

“Otuz üç kurşun sıkıldı her birimize
Kutuplar kadar uzak, baba ocağı kadar yakın
Doğunun gündüz ve gecelerinde
Otuz üç yıldız
Hala ışığını gönderiyor bize
Birkaç çakmaktaşı cebimde gezdirdiğim
Birkaç karanfil
Yol için ipek, uyku için maya
Kalbiniz için
Kara bir yemin gibi çırılçıplak
Kelimeler getirdim
Kaybolmuş yüzyılların vatanında
Ölümün erken takibe aldığı çocuklar.”[1]

Genç ölümler o kadar çoğalmıştı ki. Serdar, günlüğüne düştüğü notta “yetmez bunca genç ölüme kalan topraklar” diyecekti. Toprak bitti, ölümler daha bitmedi bu kadim topraklarda. Ailesi bir parça toprak bulabildi yine de. Üşüyen yerlerini örttüler buldukları toprakla. Sol üst kaşının üstünde açılan yarasına ağıtlar okudular. Acılarını yüreklerine gömdüler. Yalnız sofradaki boş yeri, küçük bahçeli bir evde oturan insanların gözyaşlarıyla ıslanacaktı hep. Gün geçtikçe acıları katmerleşen bu insanlar, o günden sonra cinayet sokağını kullanmayacaklardı. Ve hep şu soruyu soracaklardı: “Hangi kitapta yazılıydı sükunetle karşılamak bütün bunları?”

Arap’tı Serdar. Feyruz’un şarkı söylediği dille gülen, düş kuran bir çocuk. Daha on dokuzunda…
Damarlarındaki kanı, çöl savaşçısı ataları gibi coşkulu akan, kumral bir delikanlıydı o. Nusaybinliydi. Üzüm karası gözleri, kavruk tenleriyle tozlu sokaklarda koşuşturan cılız, çelimsiz Kürt çocuklarının oyun arkadaşıydı. Sonra yoldaşı oldu o çocukların; O çocukların çıkarsız, günahsız arkadaşlığına ihanet etmedi. Yanı başında yakılan köyleri, sürgünleri, sokak ortasında kurşunlananları, katledilenleri görmezden gel(e)medi. Bir halkın özgürlük mücadelesine ve onun en değerli evlatlarına inandı, yüzünü yücelere döndü ve tutkuyla bağlandı. Ve o yoldan bir daha hiç geri dönmedi!

Günlüğüne düştüğü not kısacık yaşam öyküsünün özeti ve amacı olacaktı.

“Topraklarında yaşadığım, kültürüyle büyüdüğüm, dillerini konuştuğum,acılarına tanık olduğum
kardeş Kürt halkına vefasızlık edemezdim. Kardeşliğin gereğini yapacaktım. Onların hem en sadık
dostu, hem de en sadık yoldaşı olacaktım. Bunun için bilincin pek, iradenin keskinliğinden başka bir şeye ihtiyacımın olmadığını biliyorum. Daha tam olarak buna hazır olmasam da bütün yüreğimle yüreyeceğim yolun bundan başkası olmayacağını derinden hissediyorum. Kısa zamanda çok yol almak istiyorum. Heyecanımı dizginliyemiyorum. Üniversite okumaktan keyif almıyorum. Asıl üniversite, asıl yaşam bizi yücelere çağırıyor. Olmam gereken yer orası. Bunu biliyor ve anlıyorum. Anlamak yaşamanın başlangıcıdır ve hatta yaşamaktır…”

Durdurabilene aşk olsundu!

Hülasa;

Andre Malrux bir kitabında “cinayette zor olan öldürmek değil, alçaklaşmamaktır” der. Serdar’ı babasının gözleri önünde öldürecek kadar alçaklaştılar o gece. 4 Temmuz 95’te, daha 20 yaşına varmadan vurdular onu. Yaşama sevdalı genç bir yüreği, yaşama gözlerini açtığı evin önünde kararttılar. Binlerce sıra neferi gibi büyüklük gösterip büyük bir yük bırakıp, O da sonsuzluğa kanat çırptı.

Derler ki, Kürdistan’da dolunay gecelerinde gökyüzüne bakıp, yüreklerinizi açtığınızda o kanat çırpıntılarını duyabilirsiniz.

Açın yüreklerinizi…

(O)nlar,
[Kürdistan’ın] “kırk çiçekli bahçesi
kederli iç avlusu
çınlayan ovası
sokakların kokusudurlar” [2]


[1] Murathan Mungan, Unutmadık
[2] Birhan Keskin
Previous post
IndieWire’a göre tüm zamanların en iyi 40 fantastik filmi
Next post
DSÖ, HIV ilaçları ile hidroksiklorokin denemelerini durdurdu