Ana SayfaManşetÖfkelenmek için hava müsait

Öfkelenmek için hava müsait


Reyhan Hacıoğlu


Kalın mı kalın duvarlar. Uzun mu uzun koridorlar. Ve öyle ki bahar bahçe bir yanımız, bir yanımız kışa hazırlık pestili, üzümü… Ekim geldi iki gözüm ve Eylül’den sonra. En büyük başlangıçları yapmışken, yine de hüzünlü geliyor yaprağın daldan kopuşu. Sessiz ve usulca, bir akşam üstü, ılık bir rüzgarla yavaş yavaş yere düşerken, kalan ki sağ kalan olmamıştır bu mevsimden, önce düşler sonra bedenler… Ve öylece kala kalan ağaç için direniş vaktidir artık.

Tarih böyle başladı ve mevsimler böyle direndi yıllardır. Bir de Lilav mevsimi var. Kimse bilmez tabii onu. Nisan sonu Mayıs başı denir. Ve ancak “Bu havalarda” direnenler nasıl olduğunu hissedebiliyor. Ağaçlar köklerindeki halka kadar ömür sahibiymişler. On halka on yaş, yüz halka yüz yaş. İnsan dediğin de can’ım, o da öyle değil mi. Yüzündeki ve ellerindeki çizgilerle ölçülmez mi yaşı.

Hayır, insan yara yaşı ile ölçülür. Hani herkes biraz “deli” ya şimdilerde. O yaştan değil işte, yaşamaktan… Bence ağaçlar da öyle. O halkalar ki kaç mevsim, kaç kış, kaç sonbahar yağmuru yaşamış ve kaç ayrılığa dayanmış.

Biz var ya çok güçlüyüz aslında. Bir ölür bin doğar/ız diyorlar ya. İşte her düşen yaprağın bir ağaca dönüşmesi bu inançla. Kürtlerde tarih değil, isimler tekerrür eder misal. Kaç zaman önce anlamsız bulduğum bu tekrar, kaç zamandır öyle anlamlı geliyor ki anlatamam, anlat mıyım hatta…

Abisinin ya da ablasının öldürüldüğü gün doğanlar abilerinin ve ablalarının ismini alır misal ya da aynı coğrafyada doğduysan muhakkak vardır adının bir daldan kopmuşluğu zamanında. Ki muhakkak olmuştur, zira “Dostum burası Ortadoğu!” Buna rağmen ve buna inat yeşerir işte ağaçlar. Değil, acıları unutmak değil bu, bu acılardan geçmek diyor bir “Derviş”. “Kentlere bombalar yağardı ve biz durmadan” direnirdik. Hem de ölümüne. Nitekim bir hayli zaman önce… Neyse.

Bizi “derdest” ettiklerinde gülümseyen, ölülerini gömerken ellerine kına yakan, ölen ama ertesi gün öfkesi dağı taşı delen, “Korkmuyoruz” diyen ve her seferinde, en çok da en güzelleri ayrılırken daldan ağaç; “Yine geleceğiz” diyor ya, işte öyle bir direniş bizimki. “Birazdan görüşürüz” diyordu ölüme giden ve bir daha gelmese ne çıkar, o “muhteşem” direndi ya, sırf onun için bile ayakta kalır insan ve öyle yapıyor binler ve sonra milyonlar da.

Biz “susarak özleyen”lerden değiliz, hiç olmadık da. Ölüsüne söz veren ve o söz için ölenleriz. Şarkılar ağıttır biraz, halay ise belki dönülmeyecek bir yola çıkmadan az evvel ki en afili vedadır. Ne fark eder ki; ölüm bizi ayakta bulacak ve tercihimiz olacak. Onurlu bir yaşam içinse her şey, ki öyle gitti Veysel bile. Ve “Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün…” diyor/lardı ya. Gelirler gözüm, ki bu bir gidiş değildi zaten yeniden ve daha güçlü bir geliş içindi.

Biz çok güçlüyüz “yedi düvele” karşı değil, onu “onlar” iddia eder, herkes onlara göre düşman ya, biz bizi öldürenlere, aşımıza, işimize göz koyanlara karşı ve yazıktır ki dostun duvarlarına karşı da çok güçlüyüz… Evet, evet; direnmekse özgürlük biz çok özgürüz.

Her şey o kadar sıradandı ki. Güzel bir sonbahar havası. Biraz neşe, biraz heyecan. O yaz çok çetin geçmişti lakin umut dimdik ayakta idi. Koşa koşa içeri girip; “Televizyonu açın Ankara’da bomba patlamış” dedi ve sonra tek tek düşen kareler… Derin bir suskunluk ve birden “Yine vurdular”la başlayan o acı. Kimse dokunmadı. Ağladı ağladı, saydı döktü. Kimi onlara kimi bize. “Neden güvenir ki insan” deyip deyip dolandı. Sonra birden durdu ve yaşlarını sildi. Gözlerindeki o öfke var ya o öfke… İnsan öfkeli olmalı, öfkesi olmayanın mücadelesi de yoktur, diyor ya yazar ve çok şey yaşayan adam. Evet, o öfke var ya o öfke… “Acı çekmek özgürlükse özgürüz” hepimiz de.

Ekim’i severdim eskiden, gerçi ben Eylül’ü de severim ya. Ve hatta sonbaharı bile bir bütün. Düşününce, bir Kasım sabahı “Diyarbakır ortasında” diye başlayan şarkıyı. Evet, evet öfkelenmek için hava müsait ve mevsim de. Zira en çoklarımızı bu en çok havalarda kaybettik. Ve en çok direnmek belki de “Bu havalarda” olmalı.

Biz eski biz değiliz velhasıl onlar da biliyor ya. Yoksa “Fo” amcanın Kürtleri tanımadığını kime sorsan bilir ve tanımadığı bir halkın haliyle propagandacısı olamayacağını da. Cahillikten değil vallahi değil “pislikten” bunlar hep.

Dilimize, güzel gözlü çocuklarımıza, emeğimize ki ne güzel dedi “Korkmuyoruz” diye, yerin 7 kat altından göğün arşına kadar velhasıl “sapına” kadar direnişti sözleri. Böyle adamlar ve böyle kadınlar çıkaracak bizi düze. Zaman daralıyor, zira demirin tuncu insanın… Hatırlamadım şimdi. Herkesin boşluğu kendine tabi. “Bu coğrafyanın hep acı hikâyeleri mi var. Evet, ama bu da öykücünün suçu değil” diyor yazar. Haklı! Ama “Sınıfın artık bir başarı hikâyesine de ihtiyacı var” diyor 900 gün direnen adam.

Biz var ya biz çok güçlüyüz. Gücüne inanmayanların işidir korku. Tek kişi kalsa da, ki öyle de oldu. Her direniş kendi mirasını bırakır ve kendi hikâyesini yazar.

HAKİKATİN gerçekliği başka bir şeye ihtiyaç duymaz tektir ve nettir. Ekim diyorum iki gözüm. Onca kayıp, onca acı ama en çok da her şeye rağmen ille de direniş ille de direniş. “Yorulmaya” vakti olur mu hiç insanın ve durmaya.

Biz var ya biz çok şanslıyız. Zira ölümden korkmayız, ölsek de yeri boş kalmayız ve bizi hatırlayanlar hep güzel gözlü çocuklar olacak… Ve ne çıkar engelleseler de sel olup akmaya bir son vedaya. Ve herkesin ölüsü kendi yüreğinde gömülüdür aslında. İçimiz Garzan olsa da direnişimiz baki kalacak. Ve şimdi mevsim Ekim, aylar kışa giderken ve yapraklar daldan koparken bu bir veda değil “Biz bunu da atlatırız” deme vakti. Ve kuşanıp gidenlerin özlemlerini daha çok sarılma zamanı belki de…

Direnişi kuşan iki gözüm, Ekim soğuk zira ve ardın sıra kışlar çok daha soğuk oluyor. Yüreğini sıcak, direncini yüksek tut, tut ki bizi düze çıkaracak “Genç başlamanın” umudu olacak.


PAYLAŞ:
    WhatsApp'da Paylaş!   Telegram'da Paylaş!     Yazdır   E-Posta Gönder

Önceki Haber
Gazeteci Bekir Coşkun hayatını kaybetti
Sonraki Haber
Bolivya'da seçim: İlk sonuçlara göre sosyalist aday Luis Arce kazandı