Ana SayfaYazarlarAkın OlgunYarın Cumartesi – Akın Olgun

Yarın Cumartesi – Akın Olgun


Akın Olgun


Toprağa bir canı bırakmak zordur, bir parçanızı kendi ellerinizle toprağa verdiğinizde, içinizde kocaman bir boşluk oluşur ve o boşluğun zamanla kapanacağını kulağınıza fısıldar, eşiniz, dostunuz, arkadaşınız.

“Zaman” der bir kardeş, “zaman dindirir her acıyı” der bir dost, “zaman ilacıdır her şeyin” der bir yoldaş ve sırtınıza usulca dokunan eller, çekilirler kederinize duydukları hürmetten.

El ayak çekildiğinde, kederinizle baş başa kaldığınızda, bir ıslaklık kalır yüzünüzde, ellerinizde, yüreğinizde ve boğazınıza düğümlenen nedenler arasında dindirirsiniz itirazlarınızı.

Sonra, “zaman” sarar yaranızı ve anlarsınız ki, omuzunuza dokunan o el, eller, hepsi, yine o zamanın kendisine aittir ve toprağa kendi ellerinizle vermek huzurlu bir vedalaşmadır.

Helalleşmektir zaman ve en çok da bir mezar taşına dokunabilmektir.

Huzur ki sevdiğinizin yerinin, yurdunun, toprağının olduğunu bilmektir.

Cumartesi annelerine verilmeyen şey budur işte.

“Bazen camdan bakıyorum, kardeşimi buralarda bir yerde toprağa koymuşlar. Ama ben nerede olduğunu bilmiyorum. Bazen çobanlara görüp onlara sesleniyorum, hiç gittiğiniz yerde cenaze falan buldunuz mu?” diyen kayıp yakını İffet ananın seslenişinden daha yıkıcı, daha acı ne olabilir ki dediğiniz yerde, bir başka ses ekleniyor ona, sonra bir başka ses, sonra bir başka ses, sonra bir başka ses. Sesler kenetleniyor birbirine.

Haftalar aylara, aylar yıllara, yıllar yıllara devroluyor.

Bulunan her kemik, her kıyafet, her ayak izi, her haber, her ses, her şey bir umuda dokunuyor, bir umudu aldatıyor, bir umudu sarsıyor, bir umudu büyütüp, bir umudu ufalıyor.

Umut, umudun metcezir’i, umut umudun gönüllüsü oluyor ve yaşatıyor her vakit.

Zalimlerin, ellerinin dokunduğu her yerde cesetler birikiyor, üst üste yığılıyor keder ve “kayıplarımız nerede?” diyen o seslerin yükseldiği her yerde, hayat yeniden yaratılıyor.

Akıbeti aranan evlatlar, eşler, çocuklar değil sadece olup biten. Hayatın kazanılması aynı zamanda. Adaletin, vicdanın kazanılması ve kaybedilen, elimizden alınan ne varsa yeniden yaşama, onura, yüreğe bırakılması… Başka türlü, insan kalınamaz çünkü.

“Adalet” diyen o seslere ne kadar kayıtsız kalırsanız kalın, ne kadar yok-muş gibi yaparsanız yapın tanığıdır gözleriniz, kulaklarınız, vicdanınız ve mutlaka takılacak ayaklarınız kendi sevdiklerinize. Hiç başınıza gelmeyeceğini düşünmektir çünkü kendinize kurduğunuz en büyük tuzak.

Düşeceksiniz, kanayacak diziniz, acıyacak elbet canınız.

Canınız her acıdığında “ay balam” diyen annelerin sesi, girip kollarınızın arasına, ayağa kaldıracak.

İşte bu dokunuş, kuşatma altında şimdi. Kolunuza giren o eller kuşatma altında. Vicdanınız, yüreğiniz, sevdikleriniz, kaybettikleriniz, kazandıklarınız, aşklarınız, özlemleriniz, sarılışlarınız kuşatma altında, kuşatma altındayız.

Gücün nefreti, gücün düşmanlığı, gücün zorbalığı tanıdık.

Coplar, postallar, kalkanlar ve üzerlerine inip kalkan hakaretler, tanıdık.

Yağmur, soğuk, kar, kış fırtına tanıdık.

Hızla uzaklaşanlar, bahanelere sığınanlar tanıdık. Yan yana görünmek istemeyenler, günü, anı, havayı koklayanlar tanıdık.

Günübirlik sözler, atarlar, tutarlar tanıdık ama hiç biri bir sonraki haftaya sözleşen Cumartesi annelerinden daha tanıdık değil.

Onların inadı, her şeyin üstünde durarak, bir gerçeği hatırlatıyor bizlere. O gerçek, hakikatin hepsini göğüsleyebilecek bir direncinin olduğudur.

Çobanlara, “gittiğiniz yerde bir cenaze buldunuz mu” diye soran bir kardeşin , “bir gün çıkar gelir diye evin kapısını hiç kilitlemiyorum” diyen bir annenin karşısında hangi güç ve zorbalık direnebilir ki?

Ve zaman, toprağa verilmemiş, akıbeti bulunmamış, vedalaşıp, helalleşememiş hiçbir canın acısını dindiremez, dindirmiyor.

Adalet yerini bulmadan, hiçbir ah, hiçbir çığlık gitmiyor.

Ve yüzleşmeden, hiç kimse huzur bulmuyor, bulamıyor.