Ana SayfaYazarlarElend AydınTroyka: Şakak, bilek ve kalbin zamansız süvarileri – Elend Aydın

Troyka: Şakak, bilek ve kalbin zamansız süvarileri – Elend Aydın


Elend Aydın


Zamanla olan ilişkim hep zikzaklıydı ama Annem, sevdikleri ve sevenleriyle yeni bir hayata başlayınca artık ne ben eski ben ne de zaman eski zaman olarak kaldı. İkimiz de değiştik, ayrıldık ya da buluştuk. Belki de biraz yabancılaştık. Mesela eskiden takvim ve saatlerle aramda su sızmıyordu. Bir yanım, saat ve takvimlerdi sanki. Günler, aylar, yıllar avuçlarımdan geçerdi olmayan ayaklarıyla. Ama şimdilerde ne saat ne de takvimler umurumda bile değil. Zorunlu özel günler falan geldiğinde de “Ya, öyle miymiş, yılın şu günü, günün şu saatimiymiş! Aman ne önemli” modundayım. Çünkü zaman benim için bir yerde durdu, dondu, öldü değil; bir yerde doğdu, Annemle doğdu! O kadar zamanım; her şey o kadar zaman ve zaman o kadar biziz ki! Takvimler falan hiçbir şey ifade etmiyor hatta anti-zaman işaretler gibi geliyor bana. Peki bu vaziyet nasıl oluştu? İnanın gayet doğal, otonom bir akışla. Bir de baktım ki; zamanım, zamansızım; saatsiz, takvimsiz bir su gibi. Başta geçici bir durum sandığım için kale bile almadım ama sonra, ama şimdi her şey çok farklı. O kadar farklı ki, bedenimizdeki üç saatli bombanın farkında olarak; dur durak bilmeden çoğalan oluşumumuzu anbean duyumsuyorum. Evet, sadece bedenimizde üç saatli bomba var: biri nabzımızda, biri şakaklarımızda, diğeri kalbimizde. Saat ve takvimlerin olup olmaması mesele değil yani; bizler zaten üç yeren saatiz, “bombayız”. Nabız atışlarımız durmadan ilerlerken bizi olmadık yerlere sürüklüyor, farkında mıyız? Şakaklarımızda horon tepen saatli bombanın bizleri nereye götürdüğünden haberimiz oluyor mu? Ve kalbimiz, en sabırsız, kuralsız ve uslanmasız saatin durmak bilmez tiktakları, hangi kaptansız gemiyle fırtınalı denizlere vuruyor kendini? Evet, artık şu gün, bu ay, falanca yıl ve saat yok Anne. Şimdi senin zamanındayız ve bedenimizdeki tiktakları yeri göğü inleten saatlerle; buralarda bir yerlerde değil, orada bir yerlerdeyiz, senin yanında. Varoluşun çok uzak, çok yakın, çok soyut, metafizik ve çok hakiki boyutları arasında, bize armağan ettiğin saatlerle, yılmadan kavuşma boncukları diziyoruz zamansız iplerle. İyiyiz Anne, çünkü sen de iyisin. Mesela tam ezberciliğin bataklığında debelenip “Sensiz ilk baharımız” falan diyecekken sensizlik diye bir şeyin olmadığının, üstelik “ilk” dediğimizin, yeni bir hayatın, huzur ve ışığın. İlki olduğunun, ayrılık ya da son diye bir şeyin olmadığının ayırtına varıyorum. Bu hikayeden dram çıkmıyor yani, oluşun farklı boyutlarında çoğalan, çok katmanlı bir yolculuk çıkıyor. Üstelik Leyla Qasım’ı seven kalbinim, şimdilerde Leyla Güven için şarkılar yazdığını da biliyorum. Zaman o kadar zamansız, zamansızlık o kadar imkansız ki!

Bir Newroz akşamında tiktaklar içindeyim işte. Nabız atışlarım beni başka bir hikayeye yolculuyor; şakaklarım, bulutlarla dans eden akşam güneşinin birazdan kaybolacak neşesine durmadan uğurlarken beni; kalbim, Vivaldi’nin kemanına bağladığı vuruşlarıyla beni, durmadan bir yerlere bırakıyor. Ama bu üç saatin hikayesinde de ne dram var ne de teslimiyet. Uyusak da, küssek, dalsak, arafta ya da hiçbir yerde olsak da durmadan yol alan bu süvarilere; bir daha saat dememek lazım belki de. Onlar saat değil. Ama birilerini korkuyorsa “bomba” diyebiliriz. Bizden haberli , kendilerinden habersiz süvarilerdir; bizi durmadan bir yerlere götürüp bir yerlere getirenler… Şakak, bilek ve kalbin zamansız süvarilerine merhaba! Ama bu üçlü troyka (kalp, şakak, nabız –ve vuruşları-) nerede, ne zaman duracak?