Ana SayfaManşetJanet Biehl ile söyleşi: “Korkularımız sömürülüyor, bizi dayanışma güçlü kılar”

Janet Biehl ile söyleşi: “Korkularımız sömürülüyor, bizi dayanışma güçlü kılar”

HABER MERKEZİ – Toplumsal ekoloji, komünalizm ve ekofeminizm üzerine çalışmalar yürüten Janet Biehl, demokrasinin dünya genelindeki krizine ve kırılganlığına dikkat çekiyor, “Eğer bir şey yapılmazsa ABD pekâlâ bir diktatörlüğe dönüşebilir” diyor. Yozlaşmış politikacıların insanların korkularını sömürdüğünü söyleyen Biehl, buna karşı halkların dayanışmasının önemine vurgu yapıyor. Biehl’ın bu dayanışmacı ruhu gördüğü yer ise Rojava.


Söyleşi: Fatma Koçak


Dünya genelinde tekçi-otoriter rejimlerin yükseldiğini görüyoruz. Kendi pencerenizden dünyanın gidişatının bir özetini çıkarın desek, neler söylersiniz?

Batıda birçok sistem var. Bunlardan özellikle aşina olduğum sistemler kendilerini uzun zamandır “demokrasi” olarak adlandırıyor. Fakat bu sistemler merhum eşimin [Murray Bookchin] demek istediği yüz yüze demokrasi anlamında bir demokrasiyi kastetmiyorlar. Bunlar temsili demokrasiyi kastediyorlar, yani seçilen temsilcilerin başkente gönderildiği bir sistemi. Bunlar aslında demokrasiden çok cumhuriyetçi yapılar. Ama sonuçta genel olarak demokrasi olarak adlandırılıyorlar.

Peki, bu sistemlerde gerçekleşen nedir? Bence bu cumhuriyetler şu anda dünyanın büyük bir bölümünde büyük bir tehdit altında. Çünkü sağcı güçler yükseliyor, göçmenlerden ve koyu tenli insanlardan korkulması gerektiği yüksek sesle dillendiriliyor, insanların sömürüsü gündemleştiriliyor, ırkçılık ortaya çıkıyor, ülkem ABD’de beyazların üstünlüğünü savunan düşünceler yayılıyor. Artık bunları daha sık duyuyoruz. Sağcı, ırkçı kurumlar sokaklarda yürüyüş yapabiliyor ve onlara hiçbir şey olmuyor. Pek çok insan bunlara karşı, fakat bu oluşumların bu eylemleri yapma özgürlükleri var. ABD’de siyah insanlara saldırılar daha da artıyor ve aynı zamanda ırkçılık korunuyor. Şimdiki yozlaşmış, zalim ve dengesini yitirmiş Başkan [Donald Trump] demokrasiyi koruyan kuralları, değerleri ve kurumları yok ediyor. Bu çok tehlikeli bir durum ve bir şey yapılmazsa ABD pekâlâ bir diktatörlük olabilir. Bu konuda çok ama çok endişeliyim.

Zengin ve fakir arasındaki büyük ekonomik ve zenginlik uçurumu da bu durumu besliyor. Bu uçurum hiçbir zaman şimdiki gibi devasa bir boyuta ulaşmamıştı. Herhangi bir demokrasinin ya da cumhuriyetin böylesi bir ekonomik farkı kaldırabilmesi, bununla yaşayabilmesi çok mümkün değil.

Ve son olarak, ülkede çok fazla cehalet var. Bence cehaletin kendisi demokrasi için bir tehdit. ABD’deki insanlar sistemlerini kanıksadı. İyi bir yaşam için bu sisteme ihtiyaçlarının olmadığını akıllarına getirmiyorlar. Okullardaki yurttaşlık eğitimi çok az. Pek çok okulda hükümetin demokratik bir biçimde çalışması gerektiği konusunda herhangi bir eğitim verilmiyor. Yani insanlar demokrasinin ne kadar kırılgan olduğunun ve nasıl tehdit edilebileceğinin farkında değil. Demokrasi korku, yabancı düşmanlığı ve ırkçılıkla var olamaz. Demokrasi ekonomik eşitsizlikle var olamaz.

Bir yandan da ekolojik yıkım var.

Dünyadaki en büyük krizin küresel ısınma ve iklim değişikliği olduğunu düşünüyorum. Şimdi bu her yerde açığa çıkıyor. ABD’nin Orta Batı’sında büyük seller yaşadık, deniz seviyesi yükseliyor ve bu şehirleri tehdit ediyor, ısı ve kuraklıklar çok uzun zamandır sürüyor, Kaliforniya’da dev orman yangınları oluyor… Bunlar ülkemden sadece birkaç örnek ama tüm dünyada bunlar oluyor.

Yaygın inanışa göre geri dönüşü olmayan sıcaklıktaki bu yükseliş için sadece 12 yılımız var. Türlerin neslinin tükendiğini görüyoruz. Binlerce yıl boyunca inşa edilen karmaşık ekosistemler yok ediliyor. Fransa’da herkes yüzlerce yıl önce inşa edilmiş bir katedral olan Notre Dame için çok üzgün. İnsanlar, “Özenli bir çalışmayla inşa edildi ve bir kıvılcımla yok oldu” diye düşünüyor. Katedralin kaybı için çok üzgünüm, ama aynı zamanda bin yıllardan beri var olan türlerin kaybı için, kutup bölgesindeki buzulların erimesi için de çok üzgünüm.

Uzun zamandır alıştığımız şeyler çok çabuk kaybolacak. Bu, durdurulması gereken bir şey. Bence bunu hala durdurabiliriz ama bunun için toplumda büyük bir yeniden yapılanma gerekiyor. Yani bu, ülkemi, ülkenizi ve dünyanın geri kalanını etkileyen bir kriz.

Nasıl bir yapılanma gerekiyor?

Mesela ülkem ABD’de, Trump tarafından somutlaştırılan ırkçı, otoriter siyasi bir hareket var ve bu hareketin yükselişini görüyoruz. Çok varlıklı olan yüzde 1’lik bir kesim onun arkasında duruyor. Aynı zamanda zengin ve fakir arasındaki fark gittikçe artıyor. Avrupa’da da artan bir eşitsizlik var. Yabancı düşmanlığını ortaya çıkaran, göçmenlere karşı nefreti arttıran, dünyanın başka yerlerinden gelen insanlardan nefret eden otoriter hareketler var.

Yozlaşmış politikacılar insanların korkularını sömürüyor ve bu gittikçe daha da kötüye gidiyor; farklılık korkusu, ötekinden korkma, kendine benzemeyen insanlardan korkma, tenleri koyu veya farklı renkte olan insanlardan korkma.

Rojava’da olduğu gibi insanları olduğu haliyle kabul etmeyi, kapsayıcı olmayı, erkek ve kız kardeşliği öğrenmek gerek ama bunu öğretmek yerine korkular salıyorlar. Bize nefret öğretiliyor. Ve bunda oldukça etkili ve başarılı da oluyorlar.

Dünyadaki bu kötü gidişata hangi noktalardan, hangi modellerle müdahale edilebilir? Mesela Murray Bookchin’in ‘Üçüncü Devrim’e dair görüşleri var.

“Üçüncü Devrim”, Murray Bookchin’in yazdığı dört ciltlik kitabın bir referansıdır. Bu onun son kitabıdır. Son zamanlarında Türkçeye çevrildi, belki okumuşsunuzdur. Esas olarak Avrupa ve Amerika devrimlerindeki halk hareketlerinin tarihidir anlatılan. Üçüncü Devrim bir deyimdir ve şuradan gelir:

Murray tarih öğrencisiydi. Devrimler üzerine çalışmayı çok severdi. ABD’de sürdürdüğü yaşamında kendini çok yabancılaşmış hissediyordu. ABD’de o dönem devrimci bir hareket olmadığı için kendini çok yalnız hissediyordu. Bu nedenle tarihe geri dönmeyi ve kendini çok daha fazla evinde hissettiği devrimler üzerine araştırma yapmayı severdi. Ve bir noktada Fransız Devrimi ve Rus Devrimi sırasında, sadece tesadüf eseri birisinin “Üçüncü bir devrime ihtiyacımız var” dediğini fark etti.

Üçüncü Devrim ile denilmek istenen sırasıyla şöyledir: Birinci Devrim burjuvazinin devrimidir, orta sınıfın monarşi karşısında daha fazla güce sahip olmayı istediği zaman Fransa’daki 1789 Devrimi’ni dönüştürmesi gibi. İkinci Devrim solun ama hiyerarşik solun, burjuvaziyi devirmek isteyen hiyerarşik solun devrimidir. Ancak bunlar çok hükmedicidir, çok yukarıdan aşağıyadır, çok otoriterdirler ve hatta bunlar 20. yüzyıldaki totaliter sistemleri beslemiştir. Üçüncü Devrimi ise yukarıdan aşağıya olan İkinci Devrim’e karşı halkın devrimidir. Üçüncü Devrimciler İkinci Devrimciler’e şöyle der: “Sadece eski sistemi değiştirmek istemiyoruz, bütün insanların eşit olduğu bir devrimi, yeni bir devrimi istiyoruz.” İşte bu Üçüncü Devrim’dir. Murray’ın buna en iyi örnekleri Paris Komünü, Bolşevik yönetiminin aracı olmadan önceki Rus Devrimi’nin erken Sovyetleri ve özellikle de 1936’dan 1937’ye İspanya Anarşist Devrimi, özgürlükçü anarşist devrim.

Sizce Rojava bunun neresinde duruyor?

Kesinlikle Üçüncü Devrim ile ilişkili. Ama size söyleyeyim, Murray bir kadın devrimi yapacağımızı söylemeyi hiç düşünmedi. Bence Rojava Devrimi “Dördüncü Devrim”dir. Alternatif bir yol örneği, devlete bir alternatif; daha özgür, daha eşitlikçi bir model var; kadınların kurtuluşuna, kapsayıcılığa ve işbirliğine açık, topluma büyük önem atfeden bir model bu. Dünyadaki solcular için ilham verici. Alternatif devrimler için bir model olduğuna inanıyorum.

Heyecanla anlatıp sahiplendiğinizi anladığım bu modelin mevcut krize çözüm olacağını söylüyorsunuz. Neden?

ABD’de, insanların birbiriyle rekabet ettiği kapitalist bir toplumda büyüdüm. Herkes başkalarını alt etmeye çalışıyor çünkü bir kıtlık var. Sadece bir ailenin olduğu bir evde büyüdüm, komşularımızı çok az tanıyorduk. Bu çok zordu. Bu bireyci bir toplum; kendi kendimize bakmamız gerekiyor. Sadece kendimize güvenmemiz ve başkalarını boş vermemiz gerekiyor. Yani düşünce amiyane tabirle şöyle; “başkasını kim takar, sadece paramı alırım, yaşamak için yeterli parayı alıyorum, ya sonra, oo bu insanın da benim kadar parası var, o zaman daha fazla para kazanmam lazım, bak o kişiden daha iyi durumdayım.” Yani insanlar elde ettikleri paraya göre takdir ediliyor. Murray bunu çok eleştirdi. Onunla 20 yıl çalıştım, hep şunu söylerdi:

“Biliyor musun, insanların birbirine baktığı toplumlar var, bu toplumlar herkesin bir evi olmasını sağlar, bu toplumlar engellilere ve yaşlılara bakar, bu toplumlarda insanlar görevleri paylaşır, erkekler maço değildir, birbiriyle rekabet etmeden de güvendedirler, böyle toplumlar var Janet.”

Bu toplumların nerede olduklarını asla anlayamadım, bunu soyut bir düşünce olarak tahayyül ediyordum hep. Buraya [Rojava] gelene dek bu realiteden bihaberdim. Buraya geldiğimde ise kendi kendime şunu söyledim: “İnsanların birbirine baktığı komünal toplumla [Murray’ın] kastettiği demek buydu.” Teşekkür ederim, bunun mümkün olduğunu gördüğüm için çok mutluyum.

İnsanlar arasında -Kürtler, Araplar, Çeçenler, Süryaniler, Türkmenler; Müslümanlar, Hıristiyanlar, Ezidiler, tüm farklı bileşenler- dayanışma var. Gerçek şu ki sahip olduğunuz dayanışma sizi güçlü kılar, herhangi bir ülkenin fethini de imkânsız kılar. Bu dayanışmanın gücü kendi başına kuvvetli bir güç.


Janet Biehl hakkında
İngiltere’de yaşayan Janet Biehl bağımsız bir yazar, sanatçı ve tercüman.
2014 Aralık ayında aralarında akademisyen, araştırmacı ve gazetecilerin de olduğu uluslararası bir heyet ile birlikte Rojava’da incelemelerde bulunan Biehl, sosyal ekoloji, komünalizm ve ekofeminist siyaset üzerinde çalışıyor.
Biehl, özgürlükçü solun sosyal teorisyeni ve politik filozofu olarak bilinen Murray Bookchin’in eşi ve uzun yıllar onunla birlikte çalışmalar yürüttü.
“Ekoloji ya da Felaket: Murray Bookchin’nin Yaşamı” adlı kitabın yazarı.
Previous post
İşsizlik intiharları: Ateş sadece düştüğü yeri mi yakar? – Özlem Ergun
Next post
S-400 krizi: ABD Türkiye’yi F-35 programından çıkarma sürecini başlattı