Ana SayfaYazarlarAbdulmelik Ş. BekirKontrolü kaybeden iktidar ve muhalefetin sorumluluğu – Abdulmelik Ş. Bekir

Kontrolü kaybeden iktidar ve muhalefetin sorumluluğu – Abdulmelik Ş. Bekir

Her taraftan sıkışan ve bu sıkışmışlığını savaşla aşmaya çalışan iktidara karşı muhalefetin önünde muazzam bir alan açılmış durumda. 31 Mart ve 23 Haziran’da zımni oluşan muhalefet ortaklığı demokrasi ittifakına dönüşebilirse AKP-MHP iktidarının sonu olur. Maalesef muhalefetin milliyetçi prangaları bu çıkışın önündeki en önemli engel. Engeli aşıp aşmayacağı yönünde kayyım atamaları bir sınav olarak duruyor.


Abdulmelik Ş. Bekir


AKP-MHP iktidarının kendi eliyle yarattığı kriz artık bariz bir şekilde yönetememe düzeyine ulaştı. Atılan her adım var olan krizleri derinleştirirken, yeni krizlere ebelik ediyor. Son yıllarda çokça dillendirilen, “Bu kadarını da yapamazlar denilen her şeyi yaptılar” söylemi iktidar bloğunun rasyonaliteden kopuşunu kusursuz bir şekilde tanımlamaktadır. Bu söylem genellikle iktidarın güçlü olduğuna yorulur ancak tam tersi iktidarın aczinin veciz ifadesidir. Önümüzdeki dönemde daha da, “bu kadarını da yapmazlar” denileni yapmaya devam edecekler. Akıldan, mantıktan yoksun ne kadar adım varsa atmaları yüksek ihtimaldir. Tam da gerçeklikten kopan, tekçi rejimin atacağı adımlardır bunlar. Aksi durumdan kuşkulanmak gerekir.

Çünkü kontrolü kaybettiler. İtiraf etmeseler de yenildiklerini en iyi onlar biliyor. Hem de kendilerini ‘tek adam rejimiyle’ en muktedir zannettikleri dönemde, kaderlerinin ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğu ve nasıl hallaç pamuğu gibi atılabileceklerini gördüler. 31 Mart ve 23 Haziran seçimleri iktidar bloğunun önüne iki seçenek koydu. İki seçeneğin sonucu da iktidar bloğunun siyaset dışı kalmasıydı. Tercih konusu olan bunun nasıl yapılacağıyla ilgiliydi. Ya yenilgiyi kabul ederek, demokrasiye dönerek yumuşak bir geçiş yapacakları ya da şiddet politikasının dozajını yükselterek kendi sonlarını hızlandıracaklardı. Seçim sonrası belli bir yalpalama döneminden sonra şiddette karar kılındı.

Bu bağlamda iktidar bloğu içerde baskıyı yükselterek yenilgisini unutturmak ve toplumda gelişen umudu bitirmek, dışarda Federal Kürdistan Bölgesi, Suriye ve Doğu Akdeniz’de yeni hamleler geliştirerek bir koalisyondan ibaret olan iktidarını konsolide etme ve ayakta tutmaya çalışacaktır. Özetle savaş ve içerde ve dışarda tehdide dayalı milliyetçi söylem ve politikalara abanacaktır. Devletin resmi ideolojisi gereği Kürtler bu politikanın doğal hedefi halindedir. Aslında yeni bir strateji değil. Türkiye’nin, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren sürdürdüğü bir strateji. Yeniliği ise savaş ve baskı dozajının arttırılmasından.

İçerdeki baskının ilk adımı HDP’nin elinde olan üç büyükşehir belediyesine el konulmasıyla atıldı. Bu politikanın devamının gelmesi yüksek ihtimaldir. Zira önündeki yığınla krizli sorun olan iktidarın strateji sahibi olduğu tek nokta Kürt inkarıdır. Diğer tüm krizlerin en önemli etkeni olan bu stratejinin sonuç vermeyeceği tarihi tecrübeyle sabittir. On yıllardır sonuç vermesi bir yana büyük bedellere mal olsa da Kürt siyasal hareketini bitirmek bir yana daha da güçlendirdi. Belediyelere el koyma ve yeni tutuklamaların iktidara bu yolda çok fazla bir şey kazandırmayacağı gibi Kürt siyasal hareketine çok fazla şey kaybettirmeyecektir. Baskı politikaları bu saatten sonra trajikomik sonuçlar üretmekten öteye geçmeyecektir.

Diğer bir alan ise Federal Kürdistan Bölgesi’ne savaşı yaymak ve buralarda kalıcı olarak konumlanmaktır. Türkiye burada sadece Kürtlerle karşı karşıya değildir. Bölgesel gelişmelere bağlı olarak çok farklı faktör ve güçle muhataptır. Buralarda bazı alanları tutmanın Türkiye’ye kısa vadeli bazı avantajlar sağlayabilir. Kalıcı olmak ve bu avantajları sürdürmek ise öyle sanıldığı gibi kolay olmayacaktır. Buranın sürekli bir savaş alanı olacağı aşikardır. Buradaki savaşın insani, diplomatik ve ekonomik maliyeti her geçen gün artarak devem edecektir. Ancak Türkiye şimdilik ABD-İran, ABD-Rusya gerginliği ve KDP’nin aktif desteğinden faydalanıyor. Bu dengenin her an değişmesi mümkün.

Irak merkezi hükümetinin birkaç gün önce hava sahasının izinsiz kullanılmasını engellemeye dönük kararı ve bölgesel hükümetle anayasal çerçevede ortak politikalar geliştirme çabaları Türkiye’nin bu alana dönük politikalarına yansımaları olacaktır. Kararın alınmasında her ne kadar son günlerde İsrail tarafından İran’ın Irak’taki noktalarının vurulması nedeniyle Tahran’ın etkisinin olduğu düşünülse de, IŞİD’e Karşı Uluslararası Koalisyon’un karara uyacağını duyurması söz konusu kararın daha geniş bir konsensüsse dayandığına işaret ediyor. Irak hava sahası ABD’nin sorumluluğunda olduğu düşünüldüğünde kararın Washington’un elinin güçlendirdiği kesin. Ticari uçuşlar dışında artık Irak hava sahasını kullanmak isteyenler ABD’ye ve Irak’a el açması ve buna karşı daha fazla taviz vermesi mecburi.

Bu gelişmelere paralel olarak KDP Genel Başkanı Mesut Barzani’nin geçen hafta yaptığı, “Kürt kanının Kürt eliyle dökülmesine izin vermeyeceğiz” açıklaması da not edilmesi gerekir. Açıklamanın gönüllülükten ziyade Türkiye müdahalesinin istediği gibi gitmemesi ve dış faktörlerin etkisiyle belli bir zorunluluk taşıdığı da tahmin edilebilir. Dolayısıyla Türkiye’nin bu alandaki müdahalesinin başarı kazanması bir yana, yeni sorunlarla bir çıkmaza dönüşmesi kaçınılmazdır. Federal Kürdistan medyasına yansıdığı kadarıyla Dışişleri Bakanı M. Çavuşoğlu’nun Barzani’ye mektup göndererek, Irak merkezi hükümetiyle ihtilaflı bölgeler, sınır güvenliği ve Peşmerge’nin Irak ordusuyla koordinasyonunu içeren müzakereleri Türkiye’nin aleyhine görerek kabul edilmemesini talep etmesi yukarıda bahsettiğimiz dengenin her an değişebileceğinden duyulan korkunun nişanesidir.

Kürt savaşının diğer bir ayağı ve şu an herkes için en önemli alan olan Kuzey ve Doğu Suriye kısmına tekabül ediyor. Türkiye’nin ABD ve Rusya’yı dengeleyerek Kürt statüsünü engelleme politikası her taraftan dikiş atmaktadır. Daha önce de birkaç defa değindiğimiz bu denge politikasının yürütülmesi muhatap güçler karşısındaki diplomatik, askeri ve ekonomik güçle ilgilidir. Türkiye’nin ABD ve Rusya gibi iki gücü uzun süre kendi çıkarları doğrultusunda dengede tutması mümkün değildi. Nitekim bir süredir bunun sancıları Ankara’da hissediliyor. Moskova’ya yakınlaşması Washington’dan Washington’a yakınlaşması Moskova’dan zılgıt yemekle sonuçlanıyor.

Türkiye’nin bunca tavize rağmen taraflardan istediğini ne düzeyde elde ettiği de müphem. Son olarak ABD ile ‘güvenli bölgeye’ ilişkin bir mutabakata varıldığı iki tarafça kamuoyuna duyuruldu. Birçok muammalı yönü olsa da Türkiye’nin istediğinin hasıl olmadığı aşikar. Kaldı ki ABD tarafı mutabakatı özellikle ‘güvenli bölge’ demekten kaçınarak ‘ortak güvenlik mekanizması’ şeklinde ifade etti. ABD’nin bu yaklaşımı iki taraf arasında Kuzey ve Doğu Suriye’nin ötesinde konuların tartışıldığına yorumlamak mümkün. Yani Türkiye’nin Rusya’ya yakınlaşması ve NATO bağlamındaki ilişkilerine balans ayarı yapılmış olabilir.

Washington’un Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik herhangi bir müdahaleyi Rusya-İran eksenin kendisini Ortadoğu’da sınırlandırması olarak okuma opsiyonu da gözetilince Türkiye’ye ciddi bir rest çekmiş olma ihtimalini de yadsımamak gerekir. ABD’nin izni olmadan Türkiye’nin tek taraflı olarak Kuzey ve Doğu Suriye’ye operasyon düzenlemesi imkansıza yakın. Tüm risklere rağmen yapsa bile hava sahasını kullanmaması durumunda tarihi bir yenilgi alması yüksek ihtimaldir.

Anlaşılan sıkışmış durumda olan Türkiye ABD’nin restine karşı ya kendisine önerilene ikna oldu ya da Rusya ile ilişkilerinde yeni bir rotaya girme sözü verdi. Birincisinde Türkiye sindirmese de doğrudan bir saldırı yerine Kuzey ve Doğu Suriye’yi karıştırmak, kendisine yakın kesimleri buraya çekerek güç toplamaya çalışarak amacına ulaşmaya gayret edecektir. Türkiye burada sorun çıkarabilse de istediğinin olmasına özerk yönetimin izin vermesi imkansızdır. İkincisinde ise Türkiye’nin içerde Kürtlere ve Federal Kürdistan bölgesinde PKK’ye yönelik savaşına göz yumması mümkündür. Bu politika ABD’nin uzun süredir istediği ve dayattığı stratejiydi. Başarılı olması halinde ABD’yi Suriye’de birinci derecede kazanan pozisyonuna taşımakla birlikte Kürtlerin statüsünü de kaçınılmaz hale getirecektir.

Öte taraftan Rusya ve ortaklarının Türkiye-ABD görüşmelerine paralel olarak İdlib’de agresif bir şekilde cevap vermesi, denge politikasının çok iyi işlemediğine işaret ediyor. Moskova’dan gelen “Türkiye söz verdiği sorumluluklarını yerine getirmedi” açıklamalarının sıklaşması ABD-Türkiye görüşmelerinden duyduğu kaygının düzeyini göstermektedir. Rusya’nın Türkiye’yi kullanarak Suriye’de cihatçılardan kolay bir şekilde kurtulma ve ABD-NATO ile Türkiye’nin ilişkilerine çomak sokma politikasının geleceğinin de çok parlak olmadığını hissetti. Rusya bu politikasıyla bölgede bulunan tüm Kürtlerin güveni ve desteğini de kaybetti. Rusya ve ortakları için en ölümcül gelişme ABD ve Türkiye’nin Suriye’de ortaklaşmasıdır. Her ne kadar Türkiye-rejim, Kürtler ve rejim arasındaki hakem konumunu korumaya çalışsa da ABD-Türkiye mutabakatına emin olduktan sonra Kürtlere yeni tekliklerle gelmesi kaçınılmazdır.

Her halükarda tablo Türkiye’nin değeri kendinden menkul “Rusya ile anlaşır radikal grupları himaye eder, ABD ile anlaşır Kuzey ve Doğu Suriye’ye girerek Kürtleri dağıtır, yerine selefi grupları ikame ederek Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olurum” politikasının bir çıkmaz olduğunun tarifidir. AKP-MHP iktidarının bu saatten sonra kendi inisiyatifleriyle savaş politikasından da vaz geçmesi ihtimali oldukça düşüktür. Kürtlere karşı topyekûn savaş konsepti gereği tüm enerjisini Kürtlerin statüsünün engellenmesine harcamaya devam edecektir. Zaten bu politika ve amaç gereği Rusya’ya yanaştı ve birçok taviz verdi ancak ABD faktörü oldukça bunun Kürtlerin statüsünü engellemeye yetmeyeceği gördü. ABD’nin politikalarına dümen kırma ihtimalinin bir nedeni bu.

PKK Lideri Abdullah Öcalan ile yürütülen görüşmelerin devam etmesinin nedeni de Türkiye’nin ABD-Rusya arasında izlemeye çalıştığı denge politikasının dökülmesi, yaşadığı siyasi ve ekonomik krizin iktidar açısından yaratacağı hezimete karşı bir tedbir olarak değerlendirilebilir. AKP-MHP iktidarı son ana kadar Kürtlerin statüsünü engellemeye çalışacak. Ancak bunu başaramaması durumunda Öcalan faktöründen faydalanmaya çalışacaktır. Öcalan ile görüşmeler tabiri caizse devlet tarafından bir sigorta olarak yedekte tutuluyor.

İktidar bloğunun bazı talepleri şimdiden Öcalan’a dayattığını tahmin etmek zor değil. Belediyelere el konulmasını Öcalan’ın devletin şartlarına prim vermemesine yorumlanabilir. Topyekûn savaş konsepti ve şantaj politikasıyla Öcalan’a dayatmada bulunmanın sonuç vermediği ve vermeyeceği İmralı’nın yirmi yılına bakmak yeterlidir. Yine de iktidarın geleceğinden duyduğu kaygı nişanesi olarak not etmeye değerdir. O gün geldiğinde iktidarın Öcalan’a taktiksel yaklaşımı İstanbul seçimleri öncesi mektup açıklamasında olduğu gibi kendi elinde patlama ihtimali hiç de az değildir.

Avukatlar tarafından son görüşme içeriğine ilişkin basına yansıttığı hususlara bakıldığında Öcalan önceki görüşmelere oranla Kuzey ve Doğu Suriye konusuna değinmeden genel tarihsel değerlendirmelerle yetinmiş. Değerlendirmeleri daha çok toplumsal kesimleri muhatap alan bir içerikte. Geçmiş süreçlerde de Öcalan’ın görüşmelerine bakıldığında somut konulara değinmediği zaman genellikle, “ben aradan çekiliyorum” dediği dönemlere denk geldiğini takip edenler bilir. Son görüşmenin içeriğine bakılarak, Öcalan’ın iktidarın dayatmalarına, “ben bu işte yokum” karşılığı olarak okumak mümkün. Öcalan, “Kürtlerin bir hukuku olacak mı?” sorusuyla hem devlete hem de kamuoyuna pozisyonunu deklere ederek, kırmızı çizgisini çekmiş ve beklemeye geçmiştir. Devletin mevcut topyekûn savaş konsepti sürdüğü müddetçe de buradan bir gelişme beklemek gerçekçi değildir.

AKP-MHP öncülüğündeki iktidar bloğunun sermayeyi savaşa yatırdığı artık net. Gerçeklikten kopan, krizden nemalanan ve yönetemeyen bir iktidarın savaşa yoğunlaşarak kendini kurtarması mümkün değildir. İktidar bloğunun bugünden itibaren attığı her adım trajedi ve komedi sınırlarında seyredecektir. Ne içerde ne de dışarda önünde dağ gibi büyüyen hiçbir sorunu çözme kabiliyeti haiz değildir. Kürtlerle savaşa bölgesel statükocu devletlerin hiçbirine bugüne kadar kazandırmadığı gibi bundan sonra da kazandırmaz. Kürtleri bu topraklarda inkar ve şiddetle yok etmek, eritmek de mümkün değildir. İnkar ve şiddet politikasıyla sadece bu savaş daha uzun süre devam ettirilebilir. Nitekim on yıllardır yapılan budur. Ne kadar sürerse sürsün bu savaş devlet tarafından kazanılacak bir savaş olmaktan çoktan çıktı.

Her taraftan sıkışan ve bu sıkışmışlığını savaşla aşmaya çalışan iktidara karşı muhalefetin önünde muazzam bir alan açılmış durumda. 31 Mart ve 23 Haziran’da zımni oluşan muhalefet ortaklığı demokrasi ittifakına dönüşebilirse AKP-MHP iktidarının sonu olur. Maalesef muhalefetin milliyetçi prangaları bu çıkışın önündeki en önemli engel. Engeli aşıp aşmayacağı yönünde kayyım atamaları bir sınav olarak duruyor. Sınavı geçmelerini umalım…