Ana SayfaDünyaPetrol savaşları ve 21. yüzyılın Skyes-Picot’u – Hasan Doğan

Petrol savaşları ve 21. yüzyılın Skyes-Picot’u – Hasan Doğan

İttihatçılar Abdülhamit’i devirerek işbaşına gelmişlerdi. Şimdi ise Abdülhamit ve İttihatçılar kol kola yürüyerek tarihi yeni baştan yazmak istiyor. Ama mevcut dünya dengeleri, gelişmeler ve Kürtlerin pozisyonu böyle bir sonuca izin vermeyecek gibi görünüyor.


Hasan Doğan


Bugün Suriye’nin kuzeydoğusunda, hem de aşırı eşitsiz güç dengelerine rağmen, ciddi bir silahlı saldırı ve ona karşı adına “onur direnişi” denilen savunma savaşı yürütülüyor.

Savaşan taraflar TSK ve ona bağlı paramiliter güçler ile Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi’ne ve yerel kent meclislerine bağlı askeri güçler oluyor. “İşgal” ve “direniş” diye de tanımlanan bu savaş daha çok Serekani ve Gre Spi alanlarında gelişirken, 17 Ekim’de ABD ile Türkiye arasında yapılan bir ateşkesle önce “ara” verildi, 22 Ekim’de Soçi’de yapılan Rusya-Türkiye mutabakatı ile de 150 saat sonra yani 29 Ekim saat 18.00’den itibaren bitirildi. Rus yetkilileri “Demokratik Suriye Güçleri (DSG) beklenenden önce çekildi” şeklinde açıklama yaparak anlaşmaya uyulduğunu teyit ediyor.

ABD-Türkiye ateşkes antlaşmasını kabul ederek şartlara uyan DSG, Rusya ile yapılan 10 maddelik antlaşmanın ateşkes bölümü hariç diğer maddelerini Rusya ile yapılan yoğun müzakere sonunda kabul ettiğini ilan ederek güçlerini 30 km derinliğe çekmiş bulunuyor.

Konu Suriye’nin egemenlik hakları ve toprak bütünlüğü olmasına rağmen Esad rejiminden halen ciddi bir tepki gelmiyor. Hatta sınır bölgelerinde meydana gelen çatışma, yaralanma ve ölüm olaylarına ilişkin tek bir açıklama bile yapılmazken, TSK tarafından 18 rejim askerinin esir alındığı ilanı yapılıyor. Ve bu askerler Ruslar aracılığı ile iade ediliyor. Suriye topraklarında ve bu ülkede egemenlik hakkı olduğunu iddia eden, devletler arası hukuka göre de öyle olan rejimin yetkilileri yerine en çok işgalcilerin ve küresel güçlerin konuşması aslında savaşın boyutunu da gözler önüne seriyor. Zaman zaman konuşan rejim yetkilileri de TSK ve paramiliter güçlerin saldırısı karşısında zayıfladığını düşündüğü DSG güçlerine karşı kuvvet gösterisi yapıyor. O nedenle de bazı çevreler bu savaşa “dar bir coğrafyaya sıkıştırılmış üçüncü dünya savaşı” diyor. Bu dar alan ise adı konulmasa da Kürdistan oluyor. O nedenle bu savaş bir anlamda Kürdistan ülkesi ve halkı için varlık/yokluk savaşı anlamına geliyor. Onun için de kendisini Kürtlüğü ile birlikte tanımlayan her kişi ve çevre ortak tutum belirleme noktasına gelmiş bulunuyor.

Elbette savaşan güçler ve müdahil taraflar düşünüldüğünde konunun sadece Kürdistan coğrafyası ve halkıyla sınırlandırılmasının ciddi bir eksiklik olabileceğini de gösteriyor. O nedenle Suriye’nin Kuzeydoğusunda yürüyen bu savaşa yerelde ne isim takılırsa takılsın tüm bölgenin yeniden gözden geçirilmesinin adımları olarak görmek gerekiyor.

Halen ateşkes antlaşmasının ihlal edilmesi üzerinden bütün hızıyla süren çatışmaların en ilginç yanlarından biri de Kuzeydoğu Suriye güçleri ya da yönetimlerinin yapmış olduğu açıklama ve değerlendirmelerin dünya kamuoyunda ciddi bir yankı bulmasıdır. Türkiye devlet yetkililerinin “suçlama” olarak nitelendirdiği bu açıklamalara anında yanıt vermenin dışında benzeri konularda tersinden suçlamalarda bulunmasına rağmen dünya bunu ciddiye almıyor. Hatta birçok uluslararası kurum/kuruluş ya da farklı devlet yetkililerinin Türkiye’yi temel devletler arası hukuk ve insan haklarını ihlalle suçlamasının yanında yargı yoluna da işaret etmesi Türkiye için ciddi bir sorun oluyor. Bu durum Türkiye’nin “Milli Ordu” diye tanımladığı DAİŞ artığı çete güçlerinin pratiğinin sorgulanmasını da günlük olarak beraberinde getiriyor.

Diğer yandan Kuzeydoğu Suriye işgali ya da Kürtlere karşı etnik temizlik olarak da nitelendirilen saldırılar ve ona karşı gelişen direniş, dünya siyaset çevrelerinin pozisyonlarını da günlük, hatta anlık olarak değiştiriyor. Bir anlamda çeşitli ekonomik-siyasi anlaşmalar yoluyla ortak olunan bu suça kimse açık olarak taraf olmak istemiyor. O nedenle de başta hem ABD ve hem de Rusya olmak üzere tüm güçler Kuzeydoğu Suriye yönetimini, halkını ve askeri güçlerini Türkiye üzerinden tehdit ediyor. En son Rus yetkililerin belirttiği “aradan çekiliriz Türkiye sizi ezer” açıklaması ya da ABD’nin “saldırırlarsa durduramayız”, “iki gücün arasında kalmamak için güçlerimizi çekiyoruz” şeklindeki açıklamaları aslında “tavşana kaç, tazıya tut” özdeyişine ya da “iti ite kırdırtma” politikasına denk düşüyor.

Elbette bu duruma bakarak öncelikle Türkiye devlet yetkililerinin bundan ders çıkararak muhatabını doğru seçmesi gerekiyor. Çözümü dışarıda değil iç barış ve müzakerede araması en gerçekçi yol gibi görünüyor.

Peki, neden böyle yaklaşması gerekiyor?

Çünkü Mevcut AKP/MHP iktidarı Birinci Dünya Savaşı’nda ve en son Ankara antlaşması ile kaybettiği toprakları yani petrol sahalarını yeniden ele geçirmek istiyor. Alman atına binerek Birinci Dünya Savaşı’na giren İttihatçılar da Berlin Antlaşması ile kaybettikleri yerleri alma hayaline kapılmışlardı. Almanların “Doğuya Açılım” projesini bu amaçla kullanmak istemişlerdi. Ama sonuç bir hüsran oldu. İngilizler, Fransızlar ve Ruslar Skyes/Picot’la bu süreci karşıladılar. Skyes/Picot sadece Türkler değil Kürtler için de bir ölüm fermanı idi. Sevr-Lozan ve arkasından Ankara antlaşmaları ile bu ferman Türklerin Kürtlere saldırtılması üzerinden farklı bir evreye sıçratıldı. Bilinen katliamlar ve buna karşı direnişler süreci başladı.

Neden böylesi bir süreç yaşandı? Çünkü 20. yüzyıl paylaşım savaşlarının Ortadoğu’daki asıl nedeni petrol ve su kaynaklarının yeniden paylaşılması üzerine kurulmuştu. O nedenle de Mezopotamya ve Nil havzası başta olmak üzere Arap coğrafyası ve Kürdistan paramparça edilerek sömürgeleştirildi. Bugün Osmanlının devamı olduğunu savunan Türkiye de ancak Kürtlerle birlikte verilen Ulusal Kurtuluş savaşıyla bu coğrafyada tutunabildi. Böylesi bir ortaklaşmaya rağmen Petrolsüz ama aynı zamanda yer altı zenginlikleri bol olan su kaynaklarının merkezi durumunda bulunan Kuzey Mezopotamya parçası sürekli olarak yerli halklarından arındırılmak istendi. 1915’te Ermenilerden ve Süryanilerden arındırılan bu coğrafya, Ezidi ve Müslüman Kürtler başta olmak üzere Araplar, Rumlar, Asuriler, birçok çevrenin soykırım/etnik temizlik olarak adlandırdığı uygulamalar ve aşırı şiddet eşliğinde Mezopotamya dışına itildi ya da asimile edilmeye çalışıldı. Aynı zamanda Balkanlar, Afganistan ve en son da Suriye gibi farklı yerlerden gelmiş insanlar bu coğrafyaya yerleştirildi. Bu politika İkinci Dünya Savaşı sonrası resmen devlet olarak yapılanan Suriye ve Irak’ta da özellikle BAAS iktidarları döneminde Kürdistan coğrafyasında yaygın olarak uygulandı. Bu politikaya Suriye’de “Arap Kemeri” politikası denildi. Bugün Türkiye yetkililerinin orada yani Rojava’da, “Daha çok Araplar yaşıyor. O nedenle oraları Kürtler değil Araplar yönetecek” demesinin altında yatan gerçek de budur. Hem Arap Kemeri politikası hem AKP/MHP iktidarının paramiliter gruplarının saldırıları ve hem de son saldırılar insanları yaşadıkları topraklardan ettikleri için Türk yetkilileri rahatlıkla bu değerlendirmeyi yapmaktadır. Belki aynı değerlendirmeyi neredeyse tamamı Kürt olan Afrin’de olduğu gibi Türkiye sınırları içindeki Kürtleri boşaltmayı başardıklarında oralar için de yapacaklardır.

Şimdi DSG tarafından gerekleri yerine getirilen ateşkes sürecine rağmen işgal saldırıları hız kesmeden devam etmektedir. Hatta en son konuşmalarında AKP başkanı R.T. Erdoğan neredeyse tamamı Kürt olan Kobani’yi de işgal etmek istediğini açıkça ilan etmiş bulunmaktadır. Yani aslında bu beyanla AKP/MHP iktidarının aynı Afrin’de olduğu gibi temel sorununun Kürtlerle olduğu da net olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Diğer yandan Rusların sürece müdahil olması ile birlikte diğer güçlerin savaşın arka planında yer alan ama fazla belirgin olmayan niyetleri de açığa çıkmaktadır.

Rus müdahalesi ABD ile birlikte önceden tasarlanmış gibi görünmektedir. Çünkü Mimbiç’ten çekilen ABD güçleri bunu “görev teslimi” olarak tanımladı. Öyle anlaşılıyor ki Vietnam’da Suriye’nin güneyi için anlaşan Trump-Putin yönetimleri en son İsrail’de yapılan görüşmelerde de Kuzeydoğu Suriye için anlaşmış. Irak’ta, Lübnan’da son günlerde giderek tırmanan olaylar ve yaşanan hükümet sorunları bu antlaşmanın Irak’ı ve Lübnan’ı da kapsayabileceği ihtimalini güçlendirmektedir. ABD askerlerinin öncelikli olarak Türkiye ile bir antlaşma temelinde Kuzeydoğu Suriye’yi boşaltması ve Rusların asker getirmesi de bu planın bir parçası gibi görünüyor.

Bütün bunlar olurken DAİŞ çete başı Bağdadi’nin İdlib’te ve hem de sınırın sıfır noktasında TSK’nin kontrolü altındaki bir köyde ve bir gün sonra DAİŞ sözcüsünün yine Türkiye’nin işgal ettiği Cerablus’un bir köyünde ABD hava güçleri tarafından öldürüldüğünün açıklanmasıyla birlikte ABD askeri gücünün yeniden Kuzeydoğu Suriye topraklarına hem de açıklananın çok çok üstünde bir sayı ile dönmesi gelişmelerin renginde bir muğlaklık da yaratmaktadır.

Fakat net olan bir şey var: O da AKP/MHP iktidarının Petrol bölgelerine ulaşma hayali suya düşmektedir. Çünkü Kuzey Suriye’de farkında olalım ya da olmayalım yeni bir harita şekillenmektedir. Kamışlo’dan Derik’e, oradan da DereZor’a uzanan petrol bölgelerine ABD yerleşmektedir. Serekani’den Afrin’e kadar olan hatta da Rusya etkin olacağa benzemektedir. Bu durum etnik ve inanç demografisine nasıl yansıyacaktır bunu da bölgedeki halkların direnişi belirleyecektir.

Bu gelişmeler çerçevesinde başta Almanya olmak üzere özellikle Soçi mutabakatı sonrası Macaristan hariç AB ülkeleri işgal karşısında ciddi bir pozisyon alma konusunda tartışmalar yapıyor. Özellikle Almanya’nın Türkiye ile tarihsel ilişkilerinin Rus karşıtlığı üzerinden şekillenmesi de düşünüldüğünde Merkel başta olmak üzere Alman siyasetçilerinin tepkisi de anlaşılır oluyor. Alman çıkarlarıyla bağlantılı olarak İngiliz ve Fransız siyaseti de Rusların bu sahada söz sahibi olmasına tepki gösteriyor. AB ile İngiltere arasında yaşanan Brexit krizi bu nedenle biraz ertelenmiş gibi görünüyor. Özellikle ABD’nin bölgenin yeniden dizaynında Rusya ile geliştirmiş olduğu ilişkilerden de rahatsız olan AB ülkeleri, tutumlarını sanki Kürtleri destekliyormuş gibi yaparak göstermeyi tercih ediyor. Böylece ABD kamuoyunu da Trump yönetimine karşı baskı aracı olarak kullanmış oluyor.

Kısacası Skyes/Picot’un yaratıcıları bölgenin yeniden dizaynında devre dışı kalmaktan hiç de hoşnut görünmüyor. O nedenle tepkilerin Kürtleri desteklemek değil pastadan pay kapma istemi olarak yorumlanması daha gerçekçi gibi görünüyor. Çünkü tüm tepkiler ve yaptırımlar sembolik olmanın ötesine geçmediği gibi mevcut Türkiye politikalarını ciddi olarak zorlamak yerine ayaklanan kamu vicdanını yumuşatmaya yönelikmiş gibi görünüyor. Bu ayın ortasında resmi olarak Erdoğan ile bir araya gelecek Almanya, İngiltere, Fransa başkan ya da başbakanlarının tutumlarıyla bu durum daha da netleşeceğe benziyor.

İran ile kurduğu bağlantılar sayesinde Doğu Akdeniz havzasına Suriye üzerinden inmeyi başaran Rusya bu sayede İsrail’le olan ilişkilerini de farklı boyutlara taşıdı. Eskisinden daha güçlü olan bu boyut başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere diğer Arap ülkelerine de yansıdı. Doğal olarak Rusya’nın Suriye’deki giderek artan varlığı tüm bölgeyi hem de çok yakından ilgilendiriyor. Hem Suriye rejimi ve hem de Kuzeydoğu Suriye özerk yönetimi ile kurduğu ilişkiler Suriye’nin birliğinin sağlanması noktasında Rusya’yı en güçlü el durumuna da getirmiş bulunuyor. Her seferinde Suriye’nin etnik ve inanç yapısının tanınması gereken yeni Suriye’den bahseden Rusya, Kürtler tarafından da “acaba” sorusuyla birlikte dikkate alınmaya çalışılıyor. En son Lavrov’un dört ülkedeki Kürt sorunu ve dil-kültürel özerkliklerden bahsetmesi Rusya’nın bölgesel düzeyde bazı politikalar geliştirme arayışında olduğunu da gösteriyor.

Şu anda Serekani hattında alan genişletmek isteyen işgalcilere karşı DSG güçleri direniyor. Kuzeydoğu Suriye halkları savaşın başlangıcında yaşadığı şaşkınlığı atarak daha derli toplu bir direniş içine girme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Dünya Rojava’yla dayanışma eğilimi içinde olduğunu her zamankinden daha güçlü gösteriyor. Halklar arası dayanışma ABD siyasetine de ciddi olarak yansıyacağa benziyor. Trump hakkında alınan karar ve temsilciler meclisinin almış olduğu kararlar kamuoyu baskısını da ortaya koyuyor.

Kuzeydoğu Suriye yönetimi sadece savaş değil diplomasiyle de savaşın kaderini değiştirme arayışını her zamankinden daha fazla yoğunlaştırmış bulunuyor. Bu yoğunluk küresel güçlerin tutum ve davranışlarına günlük olarak yansıyor.

AKP başkanı RT Erdoğan ne kadar üst perdeden konuşursa konuşsun Kuzey Suriye’de zamana yayılan savaşın acı sonuçlarıyla karşılaşacağa benziyor. O nedenle sadece Kuzey Suriye’de değil Kürtlerin olduğu tüm parçalarda sınırsız bir saldırı ile Kürtlerin hem Türkiye siyasetindeki ve hem de bölgedeki etkisini kırmaya çalışıyor. Abdülhamit de Şeyh Ubeydullah hareketini ezerek benzeri bir sonuç almaya çalışmıştı. Hamidiye alayları ve Ermeni katliamları Kürt iradesinin kırımı üzerine geliştirilmişti. Şimdi de benzeri süreci yaşatarak ömrünü uzatmak isteyen bu iktidar Türkiye’nin geleceğini de masaya yatırmış bulunuyor. İttihatçılar Abdülhamit’i devirerek işbaşına gelmişlerdi. Şimdi ise Abdülhamit ve İttihatçılar kol kola yürüyerek tarihi yeni baştan yazmak istiyor. Ama mevcut dünya dengeleri, gelişmeler ve Kürtlerin pozisyonu böyle bir sonuca izin veremeyecek gibi görünüyor.

Sonuç olarak AKP/MHP iktidarı petrol yataklarına kavuşamayacak. Ama Kürtler kendisini bu kadar acı ve şiddet sarmalı ile baş başa bırakan bu iktidara karşı tutumunu daha farklı noktalara kaydıracak mı? Şimdi sorulması gereken soru bu.

Previous post
Britanyalı 'süper zenginler'in korkusu: İşçi Partisi seçimi kazanırsa ülkeyi terk ederiz
Next post
Almanya'nın Dresden kentinde "Nazi olağanüstü hali" ilan edildi