Ana SayfaManşetYitip giden evlatlara – Rengin Ergül

Yitip giden evlatlara – Rengin Ergül


Rengin Ergül


“Canım oğul, güzel yiğit
al gel kanlı gömleğini, sana nasıl kıydılar?”

Bu sözler 31 Mayıs 1971’de Nurhak’ta katledilen Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan için kaleme alınmıştır aslında ama devlet dersinde öldürülen her çocuk için tekrar tekrar hatırlarız. Devamında ise şöyle der;

“Nurhak sana güneş doğmaz
uçan kuşlar yuva kurmaz”

Aslında bu ülkenin dört bir yanında yitirdiklerimize baktığımızda, bugün güneş doğmayacak, yuva kurulmayacak bir coğrafyada yaşadığımızı söyleyebiliriz.

27 Nisan’da “dur” ihtarına uymadığı iddiasıyla polis tarafından kalbinden vurulan Ali El Hemdan ile bu gerçeği bir kez daha gördük. Ali El Hemdan 17 yaşındaydı ve ailesini geçindirmek için çalışmaya gidiyordu. Ali El Hemdan’ın vurulduğu Sucuzade mahallesi, tekstil atölyelerinin bulunduğu bir bölgeydi, diğer Suriyeli mülteciler gibi bu atölyelerde sosyal güvencesiz ve ucuz iş gücü olarak çalışan Ali El Hemdan 20 yaş ve altındakilerin sokağa çıkma yasağı olduğu için ceza almaktan korkup kaçtı ve polis kurşunuyla yaşamından oldu.

Ana akım medya bunları yazmadı; ‘bacağından vuruldu’ dediler, ‘yanlışlıkla vuruldu’ dediler, polisi kastederek ‘başka çare kalmadı’ diyen bile oldu. Bu ölümle Türkiye; polise verilen yetkiler ve cezasızlık politikası, sınıf politikası ve mülteci politikası ile yine sınıfta kalıyordu.

Basın verilerine göre polis son 12 yılda 91’i çocuk olmak üzere 395 kişiyi dur ihtarına uymadığı iddiasıyla öldürdü[1]. Son üç yılda ise faili polis olan 116 cinayet işlendi[2]. Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu (PVSK)’ya göre polisin  silah kullanabilmesi için suçüstü hali, kişi hakkında yakalama emri veya tutuklama kararı yahut meşru savunma hallerinden biri olması gerekirken bir genç kalbinden vurulmuştu ve aslında daha adını bile bilmediğimiz nice genç polis kurşunuyla öldürülmüştü. Bu ölümlerin karşısında ise açılan davalarda polisler ‘PVSK’ya dayalı yetkiyi kullandım’ diyor ve beraat ediyordu. Walter Benjamin’in dediği üzere “Yasa yapmak, güç yaratmak demektir ve bu çerçevede, dolaysız bir şiddet gösterisidir.”[3] Türkiye Cumhuriyeti’nde çoğu kanun gibi PVSK da tam anlamıyla bunu karşılamaktaydı.

Örneklendirmek gerekirse kamuoyunun yakından bildiği Baran Tursun davasında sanık polis Oral Emre Atar 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı,  dava kapsamında delilleri gizlemek ve evrakta sahtecilikten yargılanan 10 polis ise beraat etti[4]. Yine 21 Mart 2017’de Diyarbakır’daki Newroz kutlaması esnasında polis tarafından öldürülen Kemal Kurkut’un davasında Adli Tıp Kurumu, Kurkut’un “yerden seken mermiyle” öldürüldüğü yönünde rapor verdi[5] ve dava halen devam etmekte. Yani aslında polisin faili olduğu tüm davalarda cezasızlık artık bir koruma zırhına dönüştü. Ali El Hemdan cinayetinin faili olan polis ise bizi şaşırtan bir hız ile hemen tutuklandı ancak şunu unutmamak gerekir; devlet görevlileri tarafından uygulanan şiddet için, münferitleştirme ve ihtiyatlılık yoluyla, karmaşık süreçler üzerinden yine aldatmacaya başvurulduğunu öngörebiliyoruz. Bu aldatmaca kaçınılmaz olarak, devlet görevlilerinin uyguladığı yasa dışı şiddetin sorumlusu olarak sunulan birkaç “çürük elma”[6] üzerine odaklanılması sonucunu doğurmakta ve davalar takip edilmediğinde bu kişiler dahi cezasız kalmaktadır.

Polis şiddetinin dışında sınıfsal boyutuna baktığımızda işçilere koronavirüs günlerinde hiçbir güvence sunmayan siyasal iktidarın yaptırımı belirsiz ve keyfi olan sokağa çıkma kısıtlamalarına başvurduğunu görüyoruz. Kolluk kuvvetleri sokağa çıkma yasağına uymayanlara, maske takmayanlara Umumi Hıfzıssıhha Kanunu kapsamında para cezası kesiyor ancak bu para cezalarını belirleyen herhangi bir düzenlemeyi ise kamuoyu ile paylaşmıyordu. Bu cezalar tablonun en kıymetsiz yerleriydi şüphesiz. Çünkü ülkedeki çocuk işçiliğinin boyutlarını görmezden gelen ve kesinlikle işverenlere yaptırım uygulamayan siyasal iktidar bir günde 20 yaş altının sokağa çıkmasını yasaklayabiliyordu. Siyasal iktidar 20 yaş altının çalışarak geçindirdiği evlere herhangi bir destek öngörmüyor ama işçilerin 3 ay grev hakkını kullanamayacağına ilişkin paketi ahlakı sorgulatır bir şekilde meclis başkanlığına sunabiliyordu[7]. Aynı iktidar 1 Mayıs 2020’de DİSK’in ve işçilerin Taksim’e girmesini işkence uygulayarak, sendika başkanını gözaltına alarak engelliyordu. Tıpkı İnfaz Kanunu’nda koronayı gerekçe gösterip Çakıcı gibi mafya mensuplarını serbest bırakıp hasta mahpusları görmezden gelen iktidar bu sefer 1 Mayıs’ta DİSK’in Taksim’e çelenk bırakma talebini korona gerekçesiyle reddedip yakalama işlemleri esnasında hiçbir tıbbi kurala uymayarak sendikacıları ve şüphesiz işkence uygulayan kolluğun kendisini virüs tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyordu.

Ve Nisan 2011’den beri Suriye’de yaşanan savaştan kaçarak yaşamak için Türkiye’ye sığınan Suriyeli mülteciler; sınır hatlarında vurulmuştu, işkence görmüştü, tekstil atölyelerinde ucuz iş gücü olarak çalıştırılmış, inşaatlarda yaşamlarını yitirmişti ve Avrupa Birliği ile Türkiye arasında bir koz olarak görülerek sınır hatlarında çaresizliğe terk edilmişti, Ali El Hemdan da bu mültecilerden biriydi; resmi rakamlara göre Mayıs 2020 itibariyle Türkiye’de ‘geçici koruma’ rejimi altındaki Suriyeli mültecilerin toplam sayısı  3 milyon 583 bin 584 kişiye ulaştı. Avrupa ülkelerinin kendi etrafına ördüğü yüksek duvarlar yüzünden insan kaçakçılığı bir endüstri hâline geldi. Yine bu duvarlar yüzünden insan ticareti bugün Türkiye’de hızla büyümekte. Avrupa’daki hükümetler ve siyasi elit camialarındaki aristokrat ve her şeyi sadece kendilerine hak gören zihniyet dolayısıyla binlerce mülteci Akdeniz’de gömülü kaldı[8]

Polis, sınıf ve mülteci politikası karşısında; kapitalist modernite ve burjuva hukukunun şartlı mülteci, geçici koruma rejimi gibi statülerin altına sıkıştırmaya kalkıştığı Kürtler, Araplar, Ezidiler, Süryaniler yani Ortadoğu halklarının “bu vahim statüsüzlükten kurtulmasının en uygun modeli demokratik ulus modelidir”. Çünkü ulus devletler çatışma ve çözümsüzlüğü içinde barındırırken pozitif hukukla getirilen çözümler bu hastalıklı düzenin sadece devamlılığını sağlayabilir. Modern ulus devletlerin fabrikalarında, yüksek güvenlikli sınır tellerinde ve Akdeniz’de gömülü botların içinde yaşamını yitiren tüm mülteciler için kamusal alanda varlık gösterebilecek özgür ve eşit yurttaşlığın inşasının demokratik ulus modeliyle mümkün olduğunu dile getirebiliriz.

Şüphesiz ki bizim dile getirdiklerimizden daha can yakıcı bir gerçek vardı; kanlı gömleğini alıp gelemeyecek bir oğul daha bu dünyadan göçtü ve ateş düştüğü yeri yaktı.


[1]https://farukbildirici.com/blog/detay/Adana-da-polisin-bir-genci-vurmasinda-medyanin-yanlislari-1 (E.T. 01.05.2020)

[2]http://www.baransav.com/?Syf=18&Hbr=48153&/Polis-cinayetleri-D%C3%BCnya-g%C3%BCndeminde;-3-y%C4%B1lda,-faili-polis-olan-116-cinayet-i%C5%9Flendi…(E.T. 01.05.2020)

[3] Walter Benjamin, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Metis Yayınları, çev. Ece Göztepe, 2014, s. 295

[4]https://www.hurriyet.com.tr/gundem/baran-tursun-davasinda-karar-11689990(E.T. 01.05.2020)

[5]https://www.failibelli.org/dava/kemal-kurkut-davasi/(E.T. 01.05.2020)

[6] Leo Panitch-Colin Leys, Günümüzde Şiddet; Ya Barbarlık Ya Sosyalizm,Yordam Kitap, 2008, çev. Umut Haskan, s. 106

[7]https://www.evrensel.net/haber/402168/akpnin-15-maddelik-yeni-ekonomi-paketinden-tis-ve-grev-yasagi-cikti(E.T. 01.05.2020)

[8]https://internationaleonline.tumblr.com/post/106896709156/forty-four-months-and-fourty-four-years-4(E.T. 01.05.2020)


Yazarın diğer yazıları:

Düşman ceza hukuku ve infaz uygulamaları – Rengin Ergül

Previous post
“Türkiye'de gazeteciler yeni tehditlerle karşı karşıya”
Next post
Bursa'da karantinaya alınan kadın tacize uğradı, polis 'karantinadan sonra şikayet edersin' dedi