Ana SayfaManşetHakikat karşıtlığı olarak yalan ve bir yalancının portresi – Doğan Amed

Hakikat karşıtlığı olarak yalan ve bir yalancının portresi – Doğan Amed


Doğan Amed


Gerçek gibi yalanın da tek bir çehresi olsaydı onu daha dostane karşılardık; çünkü yalancının söylediğinin tam tersi, mutlak doğru olurdu. Oysa gerçeğin zıddı olan yalan, bin bir yüze ve sonsuz bir alana sahiptir.

Montaigne, Denemeler

J.P. Sartre, yalanı gerekli kılan şeyin “öteki’nin varlığı” olduğunu belirtir; öteki’den kasıt ise yalanın karşısında olan, yalan söylenmesine neden olan hakikattir.

Hak kökeninden gelen hakikat, Arapça ve İbranice metinlerde doğruluk, bilgelik ve aydınlık ile eş anlamlı olarak, bu anlamda da toplumsal bir yasa biçiminde ele alınıyor. Yalan ise gerçeğe aykırı, doğru olmayan söz olarak yer buluyor sözlüklerde kendisine.

Hakikatle baş edememenin, hakikatle açık ve dolaysız ilişki kuramamanın bir sonucu olarak ortaya çıkan yalan, karanlıklarda yol alarak, doğrunun etrafından dolanıp çarpıtarak, hakikati arkasından hançerlemeye olanak sağlıyor.

Freud’a göre, sapkınlık salt cinsellik alanına özgü bir olgu değildir. “Yalan en büyük sapkınlıktır, gerçekliği inkâr etmek, yadsımaktır.” Sapkınların hakikate biteviye saldırırları bundandır. (Yeri değil belki, ama tarihte sözü çokça edilen Lut Kavmi, söylene geldiği gibi, cinsellik nedeniyle değil iki yüzlülük ve riyakârlığı, yalanı ve yalancıyı baş tacı etmesi, hakikate saldırısı nedeniyle lanetlenmiştir.)

Hakikatin toplumun kolektif vicdanı olduğunu hatırlarsak, yalanı egemenin vicdansızlığından zuhur eden ve sapkınca kullandığı bir şiddet aracı olarak görmek ve tanımlamak doğruya yakın olacaktır.

Ötekine (hakikate) saldırarak hedefine ulaşmayı destur edinmesi, düşman görülen kişi ve toplumu küçük düşürerek zafer kazanma, böylece kendi aşağılanma duygusunu tersine çevirmeye çalışarak ilerlemek istemesi, onu (yalanı ve yalancıyı) hem bir şiddet ve hem de sapkınlık durumuna sokuyor.

Kişilerin söylediği yalan, kişiyle (yalancıyla) sınırlı kaldığı ölçüde ruhsal bozukluk olarak değerlendirilebilir belki, ancak kişilerle sınırlı kalmayan (iktidarın ve iktidarı elinde tutanlar) yalanların toplumu zehirleme, toplumsal hakikatleri çarpıtma özellikleri var ve esas olarak böylesi yalan-yalancılardan kurtulmak önemli ve öncelikli.

Zira bu tür yalanlar toplumun tutsak kılınarak kendi hakikatinden koparılması, birbirine düşmanlaştırılması amacıyla ve saf kötülük adına yapıldığı için ayırt edici bir özellikleri var.

Bu çerçeveden bakılınca kurumsallaşmış yalan olarak devletin saf kötülüğe örnek gösterilmesi nedensiz değil. Zira Sümer icadı olarak ortaya çıkan-çıkarılan, iktidarın ete-kemiğe bürünmüş hali olan devletin, bir iktidar aygıtı olarak ayakta durabilmesinin temelinde, tarihin en büyük hakikat çarpıtması, hakikatin ters yüz edilmesi, hakikatin yerine konulmuş kötülükle yoğrulmuş yalanlar vardır.

Bu yalan zihinlere öyle zerk edilmiştir ki, adeta insanlığın devletle varolduğu-devletsiz varolamayacağı gibi bir algı oluşturulmuş ve bu yalan sayesinde insanlık bir sömürü ve vahşet tekelinin çarkında öğütülmeye günümüze dek devam ettirilmiştir.

Varlığını sürdürebilmesinin yegâne koşulu olarak, hakikati geriletmesi, görünmez kılması olan bu yalan çarkı; bunu yapabildiği oranda kendisini garantiye alabilmiş, tökezlediği anda ise, yıkılmaktan kurtulamamıştır.

Hakikat düşmanlığı kendisini kurumsallaştırırken, bu çarkın tepesindekilerin yalan söylememesi ya da yalan söylemeyen birilerinin bu çarkın tepesinde-çeperinde yer alması mümkün olabilir mi? Bilakis, bu yalan makinesinin işlemeye devam edebilmesi için arsızlık ve hayasızlıkta zirve yapmış en usta yalancının, hakikat düşmanı demagogun en tepeye çıkarılacağı, çeperlerinin de bu türden kişilerle doldurulacağı açıktır.

Ar etmeden yalan söylemek, söylediği yalanın ortaya çıkmasından zerre kadar etkilenmemek, söylediği yalana hakikat muamelesi yapmak, sadece kendisi değil, tüm toplumun da böyle davranmasını beklemek, yapmayanlara şiddetle yönelmek, bunu çirkeflik derecesine vardırmak, hakikat düşmanının ar ve hayâ duygusunun olmamasından kaynaklanıyor.

Arsızlık ve hayâsızlıkta sınır tanımayan bu yalancı, çıkarılmış olduğu devlet çarkının tepesinde, mükemmel mitomanik özellikleri ve uyumu ile göz kamaştırıcı yalanlar söylemeye devam ediyor.

Ağır kişilik bozukluğu olan insanlarda görülen mitomani, bir yandan geçmişten kalma hafızadaki boşlukları doldurmayı amaçlarken, diğer yandan davranışlarını tetikleyen yahut aşırı bastıran travmatik durumların neticesi olarak ortaya çıkıyor.

Söz konusu mitoman kişilik de sürekli ebeveynlerin yalanlarına şahit olmuştur. Çocukken ebeveynleri tarafından ilgi ve onaylanma isteği duymuş fakat hiçbir biçimde onay ve kabul görmemiştir. Ebeveyn şiddetine sürekli ve aşırı derecede maruz kalmıştır. Her daim aile ve arkadaş çevresinden ötelenmiş ve dışlanmıştır. Bundan kaynaklı aşağılık kompleksi yaşamış, bu durum kendisiyle habis bir ur gibi büyümüştür.

Zihniyeti böyle şekillenen bu kişi için yalan, zamanla varlık nedeni haline gelmiş; bilerek yalan söylemeye başlamış, bir noktadan sonra ise söylenen yalanlar kendisini de esir almıştır. Zamanla kendi yalanlarına zihinsel olarak körleşmeye, kendine yabancılaşmaya başlamıştır. Yalanlarına hakikat muamelesi yapmış, yalanlarının ortaya çıkması durumunda ise söylediklerini yok saymaya başlamıştır. Bastırma ve inkâr aracılığıyla o olayı/yalanı hiç olmamış gibi değerlendirmeye gitmiştir. “Gördüğüm gerçek benim yalanlarıma uymuyorsa o zaman gördüğüm gerçek olamaz” demiştir.

Lakin hakikat inatçıdır; hakikatin resmi yüzüne vuruldukça, yalancının gerçeklik algısı bozulmuş, dünyayı kendinden olanlar ve kendine düşman olanlar şeklinde ikiye bölmeden düşünemez hale gelmiştir.

Zamanla müzminleşen bir hal alan yalancı, bastırma ve inkârla çözemediğini bu kez de yansıtma mekanizmasını devreye sokarak çözmeye çalışmış, hakikate ve hakikat arayışçılarına yalancı muamelesi yapmaya dek vardırmıştır işi.

İlkel bir savunma dürtüsü olarak, kişinin kendi duygu, dürtü ve düşüncelerinin karşısındaki insanlarda olduğunu hissetmesi olan yansıtma, yalancıda aynaya bakamama, aynada kendini görememe hali olarak tecessüm ederken, ağzından ahlak, erdem, günah, fazilet, ahret gibi kavramları düşürmemesi, kendisi dışındakilerin (düşmanlarının) yalancı, ahlaksız, günahkâr insanlar olduklarını söyleyip durması böylesi bir yansıtma halini imliyor.

Yalancının portresine eklenmesi gereken bir diğer yön ise Narsizmdir. Örnek olsun; sürekli ilgi odağı olmak, dikkat çekmek ve her şeyi kontrol etmek istiyor. Aşağılık kompleksinden kaynaklı olarak, başkalarının hayranlığını ve sevgisini kazanmayı şiddetle arzuluyor. Dikkatlerin her daim üzerinde olması gerektiğine inandığı için sürekli konuşuyor. Ülkenin tüm evlerinde olmaya azami dikkat gösteriyor. 300 yerel ve ulusal televizyon kanalı, 1500 radyo, onlarca gazete her gün 24 saat kendisinden söz etsin istiyor.

Yetmiyor olacak ki, yatak odalarında dahi görünür olmak istiyor. “Ulus için şu kadar çocuk yapın” diyerek, bir yandan kendisini “ulusun babası” görüyor, öte yandan ise kadın düşmanlığına geçiş yapıyor. “Önce kadınları vurun” düsturunu sürekli hafızasında tutuyor; kadının eksik, yetersiz olduğunu her yerde propaganda ediyor, kadın sokağa çıkmasın istiyor, kadını kendi mülkü ve eşyası olarak ele alıyor.

Her konuda bilgisi ve beceresi olduğunu düşünüyor. Tiyatro sanatçılarına taş çıkartacak senaryolar ile sahte ve suni krizler yaratıyor.

Güç delisidir yalancı; herkesin ve her şeyin kendisine bağlı olması gerektiğine inanıyor; bunun için fiziksel, siyasal, yargısal ve ekonomik şiddet enstrümanlarını sürekli devrede tutuyor.

Ömrü boyunca aşağılanmış olmasını, toplumu aşağılayarak gidermeye çalışıyor, toplumu güdülecek koyun, kendisini sürü çobanı görüyor.

Kendisini ya da yaptıklarını eleştirenlere karşı öfke ile doluyor, hakaret ve küfür ile cevap veriyor. Böyle davranarak, lümpenlik ve şirretlikte sınır tanımadığını da göstermiş oluyor.

Devşirilmiş olmak, bu yalancının bir diğer özelliğidir: Biliniyor ki, devşirmeler önce kendini inkâr eder, sonrasında başkalarını; kendi hakikatinden kopan, başkalarının da hakikatten kopmasını, uzak durmasını ister, salık verir, dayatır; zira kendisine geçmişini hatırlatacak her hakikat kırpıntısı, devşirmenin sonunu getirecektir.

Halk ve hakikat düşmanı yalancı da, bir devşirme olduğu(!) gerçeğinin üstünü örtmek için, düne kadar “tu kaka” ettiği İttihatçı-Kemalist Türklük sözleşmesine iman ederek, bu sözleşmeyi güncele uyarlamaya, yeşil tonlarla kitlesellik kazandırmaya çalışıyor. Bu özelliğiyle hakikat düşmanı yalancı, bir faşist şeftir aynı zamanda.

Sürekli “tek”lemesi, sürekli faşist öğeleri propaganda etmesi, ötekine (Kürtlere, kadınlara, farklı etnik ve cinsel kimliklere) tahammül edememesi, bu faşist özelliklerinden kaynaklanıyor.

“Faşizmi tehlikeli kılan, moleküler ya da mikropolitik iktidarıdır, çünkü o bir kitle hareketidir” derken Deleuze, yalanın faşizme nasıl evrilip kurumsallaşarak kitle hareketi haline geldiğini de gayet iyi anlatmış oluyor. Hakikat düşmanı ve yalancı da terfi ettiği faşist şeflikte kalabilmek için, kendi yalanlarına kitlesellik kazandırmayı, böylece moleküler iktidarını sağlamak istiyor; zeminin buna elverişli olduğunu düşünüyor, değilse de buna zemin döşüyor. Irkçı simge ve sembolleri, dini değerleri elden düşürmüyor, “şu inmez, bu dinmez” diyerek, bunları tüm topluma karşı bir silah olarak kullanıyor.

Aynı durum yalana maruz kalan, inanan için de işlemeye başlıyor. Uzun süreli ve sistemli yalanlara maruz kalan, bu yalanlar altında yaşamaya alışan için, hakikatin en ufak kırpıntısı bile yalana maruz kalan ve inanan kişi ve yığınlar için gerçeklik ve hakikat olarak görülmüyor, aksine yalana tutulan için, hakikat bir küfür gibi algılanıyor, hakikatten kaçmak için her türlü çaba sergileniyor, yalancının kendisine daha fazla yalan söylemesini istiyor, Roma arenalarında aslanların önüne atılıp parçalanan insan bedenlerinden haz alan lümpen yığınlar gibi, tatmin olmayan, daha fazla yalan isteyen, kendinden geçercesine söylenen yalana koşan kalabalıklar oluşuyor.

Örnek olsun: Türkiye toplumu uzun zamandır Kürt halkına karşı her türlü yalan ve popülist söylemlerle yönlendirilmektedir; Kürtlerin inançlarına, duygularına, toplumsal değerlerine yönelik olarak söylenen yalanlar bir zamandan sonra hakikatin yerini alarak “hakikat” olmaktadır. Yalana alıştırılmış lümpen kalabalıkların, Kürtlere, muhaliflere, hak savunucularına, kadınlara yönelik saldırıları ve servis edilen linç görüntüleri, yukarıdan aşağıya bu yalan çarkı ve yalancının nasıl bir toplum bilinci oluşturmak istediğini gösteriyor.

Yalancının söylediği yalanlar yukarıda belirtilenlerle sınırlı kalmıyor; yalan aynı zamanda muhaliflerinin dizayn edilme amacı güdülerek de söyleniyor. Yalancı yalanlarını söylerken, tek tipleşmeyi ve benzeşmeyi hedefliyor; yalancı, söylediği yalanlar ile bir yandan yandaşlarının tek tipleşmesini sağlayıp mevzisini tahkim ederken, öte yandan da düşman gördüklerini dar bir alan içerisine hapsedip birbirine benzeşmesine, ama en çok da kendisine benzeşmelerini sağlamak istiyor.

Kendisine “ana muhalefet” diyen partinin, uzun zamandır içerisinde debelendiği ve bir çıkmaza (aslında bir tercih)  dönüşen yeni bir söz söyleyememesi, çıkış yapamaması, yalancının yalanlarının çemberinde dolanmaktan öteye gidememesi böylesi bir tek tipleşme ve benzeşmenin sonucudur.

Kürtlere ve her kesimden muhaliflere yönelik gerçekleşen saldırılar, katliamlar, Kürt vekilliklerinin düşürülmesinin öngününde, teklifi, “yasaya aykırı ama evet” diyerek onaylamak, belediyelerine el konulmasına ses çıkarmamak, HDP’nin yürüyüşünü provokasyonla özdeş görmek, Rojava-Başur saldırı-işgal tezkerelerine onay vermek bu tek tipleşmenin ve benzeşmenin sonucudur.

Bir kulağı sürekli olarak yalancının söyleyeceği yalanlarda olan, bundandır ki muhalefet olamayan “muhalefet”, hakikatin kıyısından köşesinden dahi geçmeyen bu yalanları benimseyerek, rasyonel, eleştirel bir süzgeçten geçirmeden kabul etmekte ve sahiplenerek, adı geçen dar alanda kısa paslaşmalar yapmanın ötesine gidememektedir.

“Eğer özgürlük insanlar için azıcık da olsa bir önem arz ediyorsa, insanlara duymak istemedikleri şeyleri söyleme zamanı gelmiştir.”

George Orwell

O halde söyleyelim ve dikkatlerden kaçmasın; yalancı sürekli diken üstünde, sürekli teyakkuz halinde, sürekli bir korku iklimi içerisinde yaşıyor. Etrafında binlere varan kolluk ile dolaşıyor, bunlara da güvenmiyor olacak ki, SS birlikleri oluşturuyor. En büyük korkusunu doğal olarak hakikatin ortaya çıkması ve hakikat arayışçıları oluşturuyor. Bu kadar saldırganlık, bu kadar gözü dönmüşlük, bu kadar vahşet bu korkudan kaynaklanıyor.

Lakin “Korkunun ecele faydası yok” deyimi en çok ona lazım olacak; o çok korktuğu hakikat ve hakikat arayışçıları (Kürtler, kadınlar, emekçiler) er geç korkusunu sona erdirecek ve buna hiçbir şey engel olamayacaktır.

Previous post
'Bebekten Katile Erkeklik'
Next post
Kundaklama iddiası: Ankara'da üç gecekondu yandı