Ana SayfaÖzelYeni bir toplumsal serencam olarak 3. Yol ve demokratik siyaset – Doğan Amed

Yeni bir toplumsal serencam olarak 3. Yol ve demokratik siyaset – Doğan Amed


Doğan Amed


Türk ulus devlet sistemi tarihsel bir tıkanıklık ve kriz içinde. Bu olgunun belirtileri her geçen gün artmakla kalmıyor, anbean yaşanıyor. Bir önceki yazımızda belirttiğimiz üzere, sistemin yaşadığı kriz, tıkanıklık ve çürüme devlet ile sınırlı kalmaktan çıkmış ve toplumun kılcal damarlarına kadar ulaşmış durumda.

Kuşkusuz ki Türk ulus devletinin yaşadığı kriz ve tıkanma dünya genelinde yaşanan ulus devlet krizlerinden, çelişki ve çatışmalarından azade değildir. Küresel sistem, halklara açmış olduğu savaşla söz konusu kriz ve tıkanmayı aşmak istiyor. Bunun için Ortadoğu başta olmak üzere farklı coğrafyalarda kanlı müdahaleler gerçekleştiriyor. Adı konulmamış olsa da üçüncü paylaşım savaşı olarak halklara karşı yürütülmekte olan bu kanlı müdahaleler sonuç alabilmekten oldukça uzakta görünüyor. Başka bir yerde oyun kurulurken, başka bir yerde ise oyun bozuluyor.

Küresel sistemin lümpenleşmiş parçası ve üyesi olan Türk egemenlik aygıtı, bu krizlerden ve çatışmalardan en ağır biçimde etkileniyor. Bu bağlamda kriz ve tıkanma ikili bir sarmal üzerinden ilerliyor; kriz hem evrensel hem de ulusal boyuttadır. Evrensel boyutunda işaret edilecek yer ulus devlet felsefesi ile ilgilidir. Bunu en genel anlamda kapitalizmin ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel krizi olarak okumak yanlış olmayacaktır. Öcalan, bu durumu, kapitalist modernite krizi olarak tanımlıyor ve alternatifinin (bir başka yazının konusu olarak) demokratik modernite olduğunu belirtiyor. Hal böyle olmakla birlikte, Türk ulus devletinin bugün içerisinde olduğu kriz ve tıkanmanın bu derece ağır olmasının nedeni olarak sadece bunu dile getirmek bizi yanıltır ve doğruyu görmemizi engeller.

Kapitalist modernitenin dünya ölçeğinde yaşadığı sistemsel krizin yanında, Türk ulus devletinin bugün yaşadığı kriz, tıkanma ve çürümeyi Türk egemenlik sisteminde, onun yönetim felsefesi ve toplumsal zihniyetinde aramak gerekir. İçsel bir faktör olarak bu zihniyetin nelere yol açtığını bilmek, çözümün nereden geçtiğini, nasıl olması gerektiğinin de anlaşılmasını önemli ve gerekli kılıyor.

Türk ulus devletinin kuruluş hikayesi biliniyor, bu konuda tekrara düşmeden söylenecek şey şudur: Bu yapıyı, 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sona ermesiyle iki “kutuplu” hale gelen hegemonik yapının “sağ” ve “sol” kutuplarının, Ortadoğu coğrafyasının kalbine soktukları bir hançer olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır. Emperyalist güçlerin yerli/işbirlikçi devletler ile birlikte kurulan/kurdurulan tekçi ve ırkçı Türk ulus devleti, ulus devlet olabilmenin yegane yolu olarak; Kürdistan ve Anadolu’da yaşamakta olan kadim halkları etnik temizlikle (Ermeni soykırımı), sosyal ve kültürel asimilasyon yolu ile (Anadolu ve Karadeniz de yaşayan onlarca halkın asimile edilmesi) ve ekonomik olarak (6-7 Eylül ile Rum ve azınlıkların servetlerine el konulması) politikalarını devreye sokmakta görmüştür.

Birçok halk, etnik, dinsel ve kültür grubu belirtilen bu politikalar sonucu sadece coğrafyadan silinmekle kalmadı, aynı zamanda tarihten de silinmekle yüz yüze kaldı. Ancak rejimin asıl “uluslaşma” alanı Kürdistan coğrafyası ve hedefi Kürt nüfusunun Türkleştirilmesi olarak belirlenmişti. Bundan hareketle, ilan edilen rejim ilk olarak Kürdistan ve Kürt halkına yönelik askeri, sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik sefer ve saldırılar başlattı. İlkin Kürt kimliği inkar edilerek, Kürtler yok sayıldı. Dili yasaklandı, kültürü yağmalandı, coğrafyası yeni baştan işgal edilerek tüm yer altı/yer üstü zenginliklerine el konuldu. Lakin dört parçaya bölünmüş olsa da gerek nüfus yoğunluğu ve gerekse de tarihsel olarak coğrafyanın tümüne yayılmış olan Kürtler örgütsüz olmalarına ve tüm güçsüzlüklerine rağmen bu politikaya karşı direndiler. Bu direniş, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kimi zaman spontane ve kendiliğinden gelişen, kimi zaman da yetersiz araç ve imkanlarla başlatılıp, yürütülen isyanlarla kendisini gösterdi.

Gelişen isyanlar silsilesi modern zamanların nicel birikimine dönüşecek ve Kürtlerin mücadelesi Cumhuriyet’in ikinci yarısından itibaren modern/örgütlü zeminlere ve araçlara kavuşacaktı. Bugün 29’uncu isyan diye nitelenen kalkışma tarihsel, sosyal, siyasal ve ekonomik temelleri olan bir kalkışmadır. Buna rengini veren politik evren 1960 sonrası dünya, bölge, Kürdistan ve Türkiye’de yaşanan dönüşümlerle birlikte ortaya çıkan elverişli koşulların doğru biçimde, hem evrensel ve hem de özgün/özerk değerlendirmesi sonucu ortaya çıktı.

Fotoğraf: Kurtuluş Arı

Kürt siyasal hareketinin çıkışı ve gelişim hikayesi başlıca bir yazının konusu olmakla birlikte, Kürdistan ve Anadolu coğrafyasında yaşayan ve fakat elimine edilerek, tarihten silinmekle yüz yüze gelen onlarca dil, kültür, dinsel ve etnik gurubun “TÜRK”lük adı altında asimile edilmesine karşı bir ret tavrı, yok olmaya karşı bir var olma mücadelesi olarak tarih sahnesine zuhur etmesi, oluşturulmak istenen sahte ve yapay ulus projesi içerisinde eritilerek yok edilmeye karşı, bu politikanın boşa çıkarılması ve halkların/kültürlerin kendi kimliklerinin ayırdına vararak değerlerine sahiplik etmeye başlaması hikayenin özüdür.

Egemen rejimin, Kürt siyasal hareketi öncülüğünde halkların, kültürlerin, kadınların bu uyanışına verdiği cevap, Kürt halkı şahsında soykırım savaşını bir kez daha devreye sokmak olmuştur. 12 Eylül darbesi bu amaçla hayata geçirildi ve hedefinde, Kürtler başta olmak üzere, halklar ve emekçiler vardı. 12 Eylül darbesi ile birlikte, Kürdistan’ın dağı, taşı yeniden işgal edildi. Kürdistan açık bir cezaevine dönüştürülürdü. On binlerce Kürt/Kürdistanlı; kadın, yaşlı, çocuk demeden toplama kamplarına çevrilen kışlalara dolduruldu. Tutsak edilen devrimciler şahsında Kürt halkına ırkçı bir zihniyetle Türklük dayatılarak dilinden, kimliğinden koparılmak istendi. Bu amaçla zindanlara atılan devrimcilere teslimiyet ve ihaneti kabul ettirebilmek için yeryüzünde eşine rastlanmayan, insan havsalasının alamayacağı vahşi işkenceler uygulandı.

20’nci yüzyılın son çeyreğinden itibaren her türlü araç ve yöntem kullanılarak Kürtlerin ülkesi insansızlaştırılmak istendi, binlerce köy yakıldı ve yıkıldı. On binlerce insan, devletin resmi ve gayri resmi güçleri/çeteleri tarafından katledildi, kaybedildi. Kürdistan’da bunlar yapılırken, Türkiye genelinde neoliberal politikalar devreye sokularak, emek sömürüsü ve emekçi düşmanlığı zirveye çıkarıldı. Türk-İslam sentezi ile toplum yaşamı Türklük ve İslamiyet ekseninde ele alınmaya başlandı ve “Türk ve İslam” olmayan kesimlere karşı her tür uygulama mübah hale getirildi.

“Asker millet” söylemi ile toplum militarist zihniyet tarafından kuşatıldı. Basın, eğitim, dinsel oluşumlar-tarikatlar aracılığıyla toplumun zihin dünyası yeni baştan ve yukarıdan aşağıya yeniden dönüşüme tabi tutuldu. Türkiye illerinde, muhalif-devrimci-demokrat kişi/kesim ve kurumlara karşı sürek avı başlatılarak, “ya benimle olursun, ya da açlık ve sürgüne razı gelirsin” ikilemi dayatıldı. Topluma ait tüm örgütlü kurum ve kuruluşlar ya kapatıldı ya da devletin çizgisine uygun bir yere çekildi.

Egemen rejim, hedefini 2000’lerin başında Kürt direnişini bastırmış, Türkiye’de hiçbir muhalif odak bırakmamış, neoliberal politikaları tümden hayata geçirmiş olarak girmek ve böylece dikensiz gül bahçesi yaratmak olarak belirlemişti. Bu amaçla her türlü fiziki, siyasal, ekonomik ve zihinsel zor araçlarını kullanmaktan çekinmedi. Ancak tüm bu program, hazırlık ve öngörülerine rağmen, hayat ve hakikat başka biçimde gelişti. Kürt direnişi bastırılma ve yok edilmek şurada kalsın, her geçen gün daha da gelişerek tarihinin en güçlü seviyesine ulaştı. Kürdistan’da başlayan özgürlük direnişi sınırların dışına taştı. Tüm engellemelere rağmen, istenen düzeyde olmasa da Türkiye halkları ile buluştu.

Bunları dile getirmemizin nedeni şudur: Bugün adına AKP denilen yapının ortaya çıkış ve gelişmini anlayabilmek, yukarıda sayılanlar/yapılanlar ve rejimin belirlemiş olduğu hedefleri bilmeden anlaşılamaz. AKP ve Erdoğan şahsında temsil edilenin ve yürütülenin ne olduğu bilinmeden, ona karşı doğru ve yeterli mücadele yürütülemez.

Devlet ve sermaye aparatı olarak AKP

2000’lerin başına Kürdistan’da yenilmiş, Türkiye’de de istenen dönüşümleri gerçekleştirememiş, uluslararası alanda teşhir olmuş bir devlet yapısıyla girildi. Rejim, bu yenilgisinin nedeni olarak gördüğü Kürt direnişine karşı, o güne kadar uyguladığı araçların yetersizliğini, sonuç alıcı olmayan taktik ve stratejisini çok açık görmekteydi. Teşhir olmuş mevcut parti ve yapılar ile Kürt toplumuna karşı yeterli “kitle desteği” bulunamıyordu. Yine uluslararası sermayenin neoliberal politikalarını hayata geçirmede yaşanan zorluklar, üçüncü paylaşım savaşının başlaması, bu savaşın merkezinin Kürdistan oluşu, hem rejim ve hem de hegemon güçler için yeni aparatları, yeni araçları, yeni taktik ve stratejileri zorunlu kılmaktaydı. Bunun sonucudur ki AKP denilen organizasyon müteşekkil bir hale getirildi.

AKP için parti değil de “organizasyon” dememiz bilinçlidir. Zira yüz yıla yaklaşan Cumhuriyet tarihi kelimenin gerçek manasında Kemalist rejime muhalif, özgürlükçü, demokrat partiler ve Kürdistani hassasiyeti olan partiler dışında çok nadir parti kurulmuştur. Kurulsa da yaşam şansı bulamamıştır. “Çok partili” döneme geçiş de dahil, Türkiye’de kurulan ve adına “parti” denilen yapılar, gerçek manada parti değildiler. Devlet tarafından organize edilen, devletin çeşitli kanatları tarafından kurdurulup beslenen, kimi gizli, kimi açık destek verilen, şöyle veya böyle devletin çelik çekirdeği tarafından yönlendirilen askeri vesayetle koşullandırılmış “sivil” yapılar olarak görüldüler. AKP de böylesi bir organizasyondur ve çeşitli çevrelerin bir araya getirilmesiyle kuruluşu sağlanmıştır. AKP örneğinde görülen, bizzat bu çekirdek tarafından yönetilen devlet organizasyonları olarak geleneğin bozulmamasıydı. Oysa liberaller buna çok inanmışlardı.

Bu minvalde AKP’nin çıkışında kurduğu cümleler ne olursa olsun, hiçbir zaman demokrat, özgürlükçü, eşitlikçi ve emekten yana olmadı. Devletin kendisine yüklediği misyonun gereği olarak hareket etti her daim. Bazı zamanlar iç çatışma ve çelişkilerini, zorlanmalarını aşmak babında kulağa “hoş” gelecek söylemler kursa da esasında devletin yaşadığı tıkanmayı aşmak ve ırkçı, emek düşmanı rejimi restore edebilmek saiki ile hareket etti, her daim.

Türkiye’de siyaset sahnesine giren ve kalıcı olmak isteyen tüm “parti” ve organizasyonların şaşmadıkları iki konu ve iki söylem vardır. Bir yandan müesses nizam ile çatışmayacakları, onların istem, talep ve ihtiyaçlarına göre hareket edecekleri, bu anlamda resmi ideoloji ile bir sorun ve sıkıntılarının olmayacağı-olmadığı mesajı verilir. Öte yandan hem resmi ideolojinin yönlendirmesi ve hem de kendi ihtiyaçlarının ilk gereği olarak yöneldikleri alanlardan birisi, Kürdistan coğrafyası ve Kürt halkıdır. Bu yöneliş Kürt halkının dil, kimlik, kültür ve ekonomik sorunlarının çözümü ile ilgili değildir; aksine teşhir ve tecrit olan sömürgeciliğin yeni baştan, farklı (özde aynı) söylemlerle inşa edilmesiyle ilgilidir.

AKP de böyle yaptı; iktidar olduktan sonra Kürdistan’da teşhir ve tecrit olan devlet aygıtını yeniden kurmakla başladı işe. Bunun için Kürt toplumunda yüksek olan dini hassasiyetleri kullanarak “din kardeşliği” ve “ümmetin birliği” söylemini yaygın biçimde devreye soktu. Kürt sorunu için “düşünmezsen yoktur” argümanını sıklıkla kullanarak kuruluşuna ön ayak olan çevrelere gereken mesajı vererek “çizgi” dışına çıkmayacağının garantisini verdi. Bu garanti aynı zamanda AKP zihniyetinin var olan inkarcılığının da dışa vurumuydu. Bu söylemin para etmediği zamanlarda sıkışmışlığını aşmak amaçlı liderinin ağzından “Kürt sorunu, benim de sorunumdur” mesajlarıyla kendine manevra alanı açtı.

Antep’te Kürt bir ailenin kına gecesinde düzenlenen ve 56 kişinin hayatını kaybettiği saldırının gerçekleştiği nokta

Bölgede ve uluslararası alanda kerameti kendinden menkul, Kürt halkının özgürlük mücadelesine karşıt, sicili kirli kimi “Kürt” isimleri etrafına topladı. Adına kimileyin “açılım”, kimileyin “milli birlik ve kardeşlik” ve kimi zaman da “çözüm süreci” denen, özünde Kürt siyasal hareketi şahsında, Kürt halkının özgürlük ve onurlu yaşam/eşit birliktelik taleplerini tasfiye etme politikalarını devreye soktu. Binlerce Kürt siyasetçi zindanlara atıldı. Diyarbakır Koşuyolu saldırısıyla başlayan, Roboski ile devam eden; Suruç, Ankara, Antep ve daha birçok yerde sivil/savunmasız insanlar “canlı bomba” marifetiyle katledildi.

Ancak bununla da yetinilmedi. Kürt toplumuna karşı yürütülen kirli savaş sınırları aşarak tüm parçalara yayıldı. IŞİD ve türev örgütler ile açık işbirlikleri yapılarak mezkur örgütler Kürt halkına saldırtıldı. Yetmediği noktada da orduyu devreye sokarak Afrin, Serêkani, Dırbesiyê örneğinde görüldüğü gibi, sınırları dışında bulunan Kürt bölgeleri işgal edildi.

Kürdistan coğrafyası, bir yandan savaş uçakları ile delik deşik edilirken, bir yandan da barajlar, HES’ler, JES’ler ile tarihi ve kültürü yok edilmek istendi. Sur, Cizre, Şırnak, Nusaybin, Lice gibi şehirler yıkıldı, ormanlar yakıldı. Şiddet uygulamalarıyla Kürt halkını teslim almak isteyen AKP-MHP rejimi şiddet politikalarıyla eş zamanlı olarak toplumu açlık ve yoksulluk cenderesi altına alarak “terbiye” etmeye çalıştı. Kürdistan’da insanlar bir ekmeğe muhtaç hale getirilmeye, böylece biat etmeye zorlandı.

Kürdistan’da bunlar olup biterken, Türkiye tarafında ise ilk günden bu yana neoliberal politikaların gereği yapıldı. Ekonomi olmayan ekonominin (‘Kapitalizm ekonomi değildir. Ekonomi karşıtı iktidar tekelidir’) en yalın ifadesi olarak kumarhane ekonomisi, borsa ve şans oyunları ile milyar dolarlık vurgunlar gerçekleştirildi. İşçiler ve emekçiler başta olmak üzere toplum yoğun bir işsizlik, yoksulluk ve açlık gerçeği ile yüz yüze bırakıldı. Ne kadar gerici, halk ve özgürlük düşmanı, kadın düşmanı tarikat, dernek, kişi/kesim var ise, bunlar bir araya getirilerek kendilerine rant dağıtıldı.

Türkiye toplumunda ve siyasetinde – öncesinde de- yetersiz olan demokratik, özgürlükçü, katılımcı zihniyet ve politikalara karşı savaş açıldı. Anti-demokratik zihniyetlere muazzam alanlar açıldı. Bununla toplumun zihniyeti yeni baştan şekillendirmek istendi. Kemalizmin tepeden inmeci ve toplum karşıtı zihniyet ve politikalarına din sosu bulanarak, yeni baştan yorumlandı.

Basını kendi elinde toplayarak adına “trol” denen satılık ve yalaka kalemler vasıtasıyla muhalif kesimlerin sesi kesilmek, sözün topluma ulaşmasına engeller çıkarıldı. Direnen basın kurumları ve emekçileri ‘hukuk kılıcı’ altında her gün mahkemelerde süründürülmeye başlandı. Belki de tarihinde ilk kez “çatışmalara hayır” diyen, Kürtlerle barış içinde yaşamak isteyen, “savaş değil barış” diyen akademinin üzerinden adeta tırpanla geçilerek binlerce akademisyen tasfiye edildi. Yerine ruhunu, yüreğini, aklını, sözünü satmaktan; sahibinin sesi olmaktan bir an olsun gocunmayan, militarist ve ırkçı zihniyete sahip, devletin istediği tarzda “fetva” makaleleri yazan intihalci memurlar getirildi.

Kadın düşmanlığı rejimin harcı haline getirildi. Kadını insan dahi görmeme, kadını erkek devlet için asker üretme makinası olarak görme, erkeğin kölesi, evin hizmetçisi; gerektiğinde dövülen ve sövülen, gerektiğinde tecavüz edilen ve öldürülen, gerektiğinde ise kullanılıp sokağa atılabilen bir nesne olarak görme hali ortalama refleks haline getirildi. Cinsiyet belası ilahi bir emir, dini bir vecibe, buna karşı duranları ise dinsiz, sapkın, iffetsiz olarak sunan bir politika adım adım uygulanarak, bir zihniyet haline getirildi.

Türk devleti Kürdistan’da veya başka alanlarda Kürt halkına, onun öncülerine, siyasetçilerine karşı gerçekleştirdiği katliam ve kesintisiz şiddeti iç ve dış kamuoyuna nasıl “beka” olarak sunuyorsa, kadınların öldürülmelerini de “Türk ailesinin korunması” olarak topluma sunmaya başladı. Bu zihniyetin sonucudur ki, her gün, her yerde, artan oranda kadınlar katledilmeye başlandı.

Bugün herkesin şikayet ettiği çürüme adım adım böyle meydana geldi, getirildi. Peki bunun sorumlusu kim ve/ya kimler?

Açık ki bunun sorumlusu direnenler, özgürlük isteyen Kürtler değildir. Eşit yaşamak isteyen kadınlar değildir. Emekçiler hiç değildir. Bu çürümenin sorumlusu bellidir. Öncesi olmakla birlikte yirmi yıla yaklaşan AKP rejiminin politikalarıdır. AKP’nin ırkçı, mezhepçi, kadın ve emek düşmanı zihniyetidir. Bir diğer sorumlu ise, Kürtlere yönelik sınır içi/sınır dışı savaşa ses çıkarmayanlardır. Ama öyle ama böyle bu savaşa sessiz kalarak ortak olanlardır. Gün be gün yaşanan çürümeye gözlerini kapatanlardır, “bana bir şey olmaz” diyenlerdir. Kürdün fiziki, siyasal, ekonomik tasfiyesinden ahlaksızca kendisine pay çıkarma hesapları yapanlardır.

Sonuç mu?

Kürtlere, muhaliflere uygulanan şiddet bir bumerang gibi hem rejimin kendisine ve hem de sessiz kalanlara dönmektedir. Bugün, Türk devletine dışarıdan bakan aklı başında herkesin gördüğü şudur: Topluma ait olan tüm kaynakları Kürt savaşına harcadığından ekonomik olarak baş aşağı gidiş döviz kurunun yeniden hareketlenmesiyle başka bir boyut almış durumda.

İçeride/dışarıda şantaj ve gasp dışında hiçbir kaynak bulamayan, Libya ve Venezuella gibi ülkelerden kaçak altın, Katar gibi ülkelerden “hatır paraları”, IŞİD vb. çetelerden yasa dışı petrol gelmeden memurlarının maaşını dahi ödeyemeyecek durumdadır. Bu bir söylenti ya da propaganda değil, gerçeğin kendisidir. İçeride ve dışarıda Kürde karşı hiçbir ahlak kuralına bağlı kalınmadan sürdürülen şiddet, başarısızlığıyla doğru orantılı olarak artık Türk toplumuna da yönelmeye başlamıştır. Rejimin en tepesinden her gün, her saat kadınlara, toplumun vicdanı aydınlara, muhaliflere, açım diyenlere hakaretler edilmektedir.

Toplumun ahlaki-politik alanı her geçen gün daralırken, herkesin herkesten korktuğu, herkesin herkesle mahkemelik olduğu, herkesin “adalet” beklediği mahkemelerin kapı kulu bir anlayışla emir komuta zinciri içerisinde hareket ettiği bir dönem başlamıştır. Ülkeyi kendi aralarında pay eden ve artık evlerin yatak odalarına girmekte dahi beis görmeyen çeteci/mafyatik düzen pespayeliği ekranlardan taşma noktasına gelmiştir. Yalan, talan ve dalaverenin yükselen değer olarak el üstünde tutulması, her an karşı karşıya kalınan mafyatik hoyratlık, toplumun kılcal damarlarına dek sirayet etmiş olan lümpenlik ve daha nice şey çürümenin ne derece olduğunu görmek isteyenler için açık ve nettir.

Umut toplumun öz gücünde, öz direnişinde

Rejim tüm şaşaalı söylemlerine ve “başarı” hikayelerine rağmen ne yaşadığı krizi gizleyebilmekte ne de çürümeye engel olabilmektedir. Zira tüm saldırılara, soykırım operasyonlarına, Kürt ülkesinin yeni baştan işgal edilmesine rağmen, krizin ve tıkanmanın, çürüme ve çöküşün nedeni olan Kürt direnişi bastırılamamıştır. Sadece Kürdistan değil, Türkiye kentlerinde de toplumun direnişi bastırılamamıştır. Kadınlar tüm saldırılara, katletmelere, taciz ve tecavüzlere karşı direnişin öncü gücü olarak hem sosyal medyada hem de alanlarda çok etkili bir muhalefet sergilemektedirler. Sadece İstanbul Sözleşmesi bağlamında yürütülen tartışma ve itirazlara, karşı koyuşlara bakıldığın da bile, tüm kesimlerden kadınların büyük bir direniş içerisinde oldukları görülebilmektedir.

Gençlik uygulanan her türlü depolitizasyon politikalarına rağmen rejimin istediği kalıba girmemiş ve sessiz bir direnç içerisindedir. Akademisyenler, aydınlar, yazarlar, basın çalışanları ve ihraçlar, emekçiler, işçiler; tutuklamalara, açlıkla terbiye sopasına rağmen, biat etmemiş, bulundukları tüm mecralarda sözlerini söylemeye ve eylemeye devam etmektedirler. Zindanlar kesintisiz bir direniş içerisindedirler. Barolar, meslek örgütleri, doğa savunucuları, ekolojistler ve daha birçok kesim direnişin olmazsa olmaz bir yol olarak gündeme düşmektedir.

Dinsel ritüelleri kullanarak farklı inanç kesimlerini birbirine düşürme tüm provokasyonlara rağmen istenen sonucu vermemektedir. İşçi ve emekçilerin insanca yaşama talepleri engellenememekte, emekçileri örgütsüz kılma girişimleri sonuç vermemektedir. Emekçilerin taleplerini dile getiren sendika, oda, dernek gibi örgütlülükleri dağıtma, işlevsiz kılma, yandaş sendikalar aracılığıyla bu kesimleri kendisine bağlama çabaları sürmekle birlikte, istenen başarı sağlanamamaktadır.

Ve en önemlisi; şovenizim ve ırkçı milliyetçiliği dilinden düşürmemesine rağmen, Türkiye’de yaşayan halkları, işçileri ve emekçileri Kürt halkına karşı “asker” yapma, bu kesimleri Kürdü katletme seferberliğine dahil etme yaşanan kimi pratiklere rağmen AKP/MHP rejiminin olmasını istedikleri düzeyde ol(a)mamaktadır. Ağır zihniyet sorunları, görüş ve bakış farkları olmasına, Kürt halkıyla doğru ve eşit temelde bir arada olma/yaşama, bunun için elini taşın altına koyma konusunda sorunları olsa da, toplumun vicdanı böylesi bir politikayı onaylamamaktadır.

Özcesi, hakikat prompterden, tv ekranlarından, masa başında uydurulan “zafer” hikayelerinden farklı bir seyir izlemektedir ve toplumun genelini kendisine koşulsuz biat edecek hale getirme politikası duvara toslamıştır.Bunu görmek ve anlamak için yüksek siyaset mühendisi olmaya gerek yoktur. İşte tam da bu noktada yeni bir siyasal mühendislik devreye girmiş durumdadır. Kast ettiğimiz şudur: AKP-MHP bloku, toplum içerisinde kendisine ve politikalarına karşı direniş içerisinde olan toplum kesimlerini bu tıkanma ve çürümenin ortağı haline getirmek, böylece “çürümede aynılaşma” sağlamak, herkesin kirlendiği, bundan dolayı kimsenin kirlenmeye itiraz edemeyeceği bir atmosfer yaratmak istemektedir. Bunun zihinsel ve pratik uygulaması uzun yıllardır yapılmaktadır ve yukarıda uzun uzadıya izah edildiğinden tekrara girmeyeceğiz.

Diğer önemli nokta da şudur: AKP/MHP bloğu, bir yandan kendisine ve politikalarına muhalefet eden, çeşitli toplum kesimlerine karşı şiddetin dozunu arttırırken öte yandan tüm gücünü ve mesaisini bu direniş odaklarının bölünüp parçalanmasına, ama asıl olarak Kürt siyasal hareketi ile bir araya gelmesini engellemeye dönük algı operasyonlarını da eş zamanlı olarak devreye sokmuştur. Böylece her odağın kendi durduğu yerden sisteme-rejime karşı olduğu ve fakat birleşip tüm ülkeyi kapsayacak bütünlüklü bir toplumsal muhalefetin ortaya çıkışı engellemeye çalışmaktadır.

Amaç bellidir. Doğru ifade edilmesi durumunda toplumda büyük karşılığı olan üçüncü yol siyasetinin ortaya çıkmasını engellemektir. Siyasetin demokratikleşmesine yol açacak araçlardan toplumu mahrum bırakmaktır. Demokratik siyasetin özgürlükçü, eşitlikçi, paylaşımcı, birlikte inşa edici ve nispeten daha toplumcu zihniyeti yerine, yürütülmekte olan rant temelli orta oyununa toplumu sıkıştırmaktır.

Peki toplum bu sıkışmayı kabul edecek mi? Bunun cevabı, alternatifin yaratılması, kendisini örgütleyebilmesi ve güç olup olamayacağı ile yakından ilgilidir.

Demokratik siyasetin zihniyeti

Tarihten günümüze iktidar erkektir; bu iktidar aygıtına ulaşmaya, bu aygıtı ele geçirmeye çalışan, bu aygıtın tepesinde ve/veya herhangi bir yerinde kendisine yer arayan tüm düşünceler, ideolojiler, zihniyetler, liberal şarlatanlığın tüm cilalı söylemlerine karşın gerici ve sömürgendir. Tahakkümü esas alan, siyasayı kendi dışında yok sayan halk ve özgürlük düşmanıdır. Böylesi ideolojilerin pratikleşmesi olarak, parlamenter sistem, başkanlık, yarı başkanlık vb. tüm rejimler öznenin içinde olmadığı, “temsil” sahtekarlığı ile yürütülen oligarşik sistemlerdir.

Adı ne olursa olsun, kendisini nasıl tanımlarsa tanımlasın, tüm sistemler öncelikle zihinlerde inşa edilir. Kurulur, yaşar ve/ya ölürler. Bu anlamda adına 3. Yol dediğimiz demokratik siyaset de pek tabi ki her şeyden önce işe zihniyet dönüşümü ile başlamak zorundadır. Yeni ve alternatif olma iddiası sadece söylemle olmayacaktır. Pratiğin söylemi aşması, iddia olmaktan çıkması gerekmektedir. Bu da mevcut sistem ve onun zihniyetinden kopmakla olacaktır. Şunu demeye çalışıyoruz. Kapitalist modernitenin devletçi ve toplumu sömürme amaçlı zihniyetinden, egemenlikçi uygarlık felsefesinden kopmadan, bunu ret etmeden alternatif olmak mümkün değildir.

Demokratik siyaset, öznenin siyasetin içinde aktif olarak yer aldığı, temsili değil doğrudan katılımı esas aldığı, sömürü ve tahakküm ilişkilerini ret ederek cinsiyet eşitliğini temel alan, toplumdaki dezavantajlı birey ve guruplara pozitif ayrımcılık sağlayarak, kendilerini ifade ve eyleme imkanı sunan bir mecrada hayat bulacaktır. Bu anlam da, dil ve kültürlere, farklı yaşam biçimlerine ve tercihlere saygı göstermek, emeği ve ortaklaşmayı, her şeyi tartışmayı, ama illa ki birlikte yapmayı önceleyen bir zihniyetle donanmak demokratik siyasetin olmazsa olmazıdır.

Demokratik siyasette asal güç, devlet değil, toplumdur. Siyaset güç elde etmek için değil, öznenin toplumsallığı ve toplumun özgürlüğü içindir. “Daha az devlet, daha çok toplum”, demokratik siyasetin şiarıdır. Devletleştirilen, devletsiz düşünemeyen, her sorunu devletle çözme hesapları yapan zihniyetten kurtulma; toplum ve bireyin optimal dengesini sağlamaktan geçmektedir.

Demokratik siyasetin tartışma alanları

İdeolojilerin pratikleşme biçimi olarak her siyasetin olduğu gibi, demokratik siyasetin de önünde cevaplaması ve çözmesi gereken sorular ve sorunlar vardır. Bunların başında özgürlük, demokrasi, eşitlik, adalet, iyilik, güzellik, mutluluk, birlikte tartışma ve birlikte yapma eylem ve etkinliklerinin bütünü gelmektedir. Bunlar, temsil ve vekil aracılığıyla değil, tüm kesimlerin doğrudan temsili, katılımı ve açıklık gibi temel sorunların hal edilmesi ile mümkün hale gelebilir.

Peki bunlar hayata geçirilebilir mi? Cevap “evet” ise “nasıl” hayata geçecek sorusu sökün edecek sorulardan biridir. Örnek olsun, toplum cansız ve renksiz “Kütle” görülmeden özne olması sağlanabilecek mi? Çokça tartışma, ardı sıra karar alma ve peşinden ortak yapmaya nasıl ve hangi araçlarla dahil edilecektir?

Demokratik siyaset bu vb. soru/sorunlara, cevap/çözüm bulduğu oranda anlam bulabilir. Bundandır ki, ilk iş, ilk görev bu soruların cevaplarını toplumla birlikte aramaktır. Tarihsel deneyimlerimiz, toplumsallaşma serüvenimiz bu soru/sorunların cevapsız olmadığını, olamayacağını, hayatın tüm çelişki ve çelişmelerine rağmen, toplum esas alındığında, bunlara doğru cevaplar verilebileceğini göstermektedir.

Demokratik siyasetin örgütlülüğü

Egemen uygarlığın topluma indirdiği ilk darbe, toplumun komünal ve eşitlikçi zihniyeti iken, peşi sıra ise, toplumun ana kadın eksenli örgütlülüğünü dağıtmak olmuştur. Günümüzde modernite, kendisini her türlü araç ve yöntem ile sımsıkı örgütlü tutarken, toplumu en ufak hücreler biçiminde parçalamak, bir araya gelemez kılmak, kendisi dışındaki bir araya gelişlere şiddetle yönelerek, bunu çeşitli yaftalamalara tabi tutmak ayakta kalmasının asal nedenleri arasındadır. Toplumsalın örgütsüz, dağınık tutulması ve alternatifin engellenmesidir bütün amaç.

Yukarıdaki belirlemenin devam cümlesi şudur: Kapitalist moderniteye alternatif olarak demokratik siyaset, klasik siyaset zihniyetinden, araçlarından, yöntemlerinden farklı olarak kendi özgün/özerk araçlarını, yöntemlerini ve örgütünü kurmak, yaratmak zorundadır.

Komünler, meclisler, şuralar, birlikler, kooperatifler, kadın, gençlik başta olmak üzere, toplumdaki her kesimin özgün/özerk örgütlülüğünün sağlandığı, yöntemde zengin, zihniyette demokratik, tartışmada geniş, birlikte yapmada ısrar edilen yapılar ilk akla gelenler.

Ancak toplumun her kesiminin, ihtiyaçlarını, sorunlarını, bu sorunların çözüm yollarını tartışarak çözüm yollarını belirteceği yatay örgütlenmelerin yetmeyeceği de ortadadır. Zira karşımızda kaskatı biçimde örgütlenmiş, her türlü şiddet araçlarını topluma karşı kullanmaktan bir an bile geri durmayan, toplumun zenginliklerine el koymuş, toplumu siyasal mekanizmadan dışlayan devasa bir devlet aygıtı var. Ve bu aygıta karşı hiçbir kesim tek başına mücadele edebilecek durumda değil.

HDP’nin ‘demokrasi yürüyüşü’nden

Çare nedir? Lafı dolandırmadan belirtelim. Çare, Türkiyeli toplumsal güçlerin, kendisine devrimci, demokrat, ilerici diyen çevrelerin, bu zülüm düzenine “amasız” karşı olduğunu söyleyen yapıların Kürt siyasal hareketi ile bir araya gelişidir. Zira çürümenin temel nedeni Kürde karşı yürütülen savaştır ve Kürt halkına karşı rejimin yürüttüğü kirli savaş durdurulmadan, Kürt halkının yasal-anayasal talepleri karşılanmadan; dili, kimliği, kültürü güvenceye kavuşturulmadan bahsi edilen çürüme son bulmayacaktır.

Ucu belirsiz ve son kertede rejimin argümanı olan”şiddetle çözüm olmaz” değildir. Söylediklerimiz; soykırım kıskacına alınmış bir halkın özgürlük taleplerine karşı yürütülen kirli ve ahlaksız savaşa tavır alınmasıdır. Kastımız sadece sözle değil, fiiliyatta bir araya gelerek, bunun araçlarını yaratmaktır.

Bu noktada belirtilmesi gereken bir diğer nokta da şudur: Kabul edilmelidir ki, bu coğrafyada uzun yıllardır ve halen en etkili ve dinamik güç Kürt halkıdır. Temsilcisi olduğu Kürt siyasal hareketidir. Böylesi bir dinamizmin olmadığı, içinde yer almadığı hiçbir yapının başarı şansı yoktur. Hakeza kadın hareketi böylesi bir dinamik güçtür.

Bir kere bu zihniyete ulaştıktan sonra, bir araya gelmek, ortak mücadele platformları oluşturmak zor olmayacaktır. Kimsenin yerel, ulusal, kültürel ve dinsel kimliklerini ret ve inkar etmeden bir araya gelebileceği örnekler toplumsal mücadeleler tarihinde çokça bulunabilir. Yukarıda bahsi edilen yatay örgütlenmelerin kongre tarzı bir araya gelişi bir örnektir ve yakın tarihimizde sonuç alıcılığını göstermiştir.

Bu örgütlenmelerin kongre tarzı bir araya geldiği çatı örgütlenmeleri ve bu çatı örgütlenmenin siyasal ifadesi noktasında fetişist olmamakla birlikte, kabul edilmelidir ki HDK ve HDP toplumcu örgütlenme ve demokratik siyasetin geliştirilmesinde etkili ve önemli modeller olarak ortaya çıkmışlardır. Kuruluşundan bugüne rejimin tüm saldırılarına, yaşanan onca ağır zihniyet sorunlarına ve imkansızlıklara rağmen bileşenler de dahil HDK ve HDP fikriyatının, pratiğinin istenirse neler yapabileceği, nelere muktedir olabileceğini herkes görmüştür.

HDK-HDP model ve projesinde yetersizlik yok mudur? Bunu inkar etmek hayatın, siyasetin işleyişine terstir. Hayat her gün karşımıza kimi eski, kimi yeni onlarca farklı ve çözülmesi gereken sorunlar yumağı çıkarmaktadır. Ancak tam da bu noktada demokratik siyasetin özgürce tartışma, zengin yöntemlerle sorun çözme yöntemi olduğunu hiçbir zaman unutmamak gerekiyor. Yapısal, pratik ve zihniyetten kaynaklı sorunları çözecek fikirler/yöntemler bulmak, önermek özgürlük ısrarımızın, öncülük iddiamızın göstergeleri olacaktır.

Sonuç yerine

AKP-MHP ve müesses nizamın ilk kurucusu ve yılmaz savunucusu, biçimde muhalefet olsa da, zihinsel iktidar gücü CHP eliyle topluma dayatılan kırk katır veya kırk satır politikasıdır. Hangisi olursa olsun, kazanacak olan müesses nizamdır, Müesses nizam ise, 100 yıldır devam eden ölümlerdir, kanın akmaya devam etmesidir, göz yaşıdır, açlıktır, yoksulluktur.

Toplum da artık şunu biliyor. Bilgilendirmek esastır. El birliği ile kurulan sistemde, sunulan tercihlerden herhangi birini seçmek derde deva olmayacak, gelecek günlerin de karanlık olmasını engellemeyecek, toplumun sorunlarına çözüm getirmeyecektir. O halde yapılması gereken de bellidir. 3. yolun çizgisi olarak demokratik siyaset ve bunun araçlarını oluşturmak, oluşan araçlarında bir araya gelmek tarihsel bir görevdir.

Çeşitli toplum kesimlerinin ayrı ayrı yürüttüğü mücadeleyi aynı pota etrafında bir araya gelerek bütünlüklü bir özgürlük ve demokrasi mücadelesi çatısı altında birleştirmek; bu akıl ve ahlak dışı rejime karşı yegane ve tek çıkar yoldur.


Yazarın önceki yazıları:

Türk toplumunun serencamı ya da çürümenin analojisi

Hakikat karşıtlığı olarak yalan ve bir yalancının portresi

Previous post
Covid-19 pandemisi: Can kaybı 721 bini geçti, vaka sayıları tırmanışta
Next post
Beyrut'ta 'Öfke Günü' protestosu: Başbakan Diab erken seçim isteyeceğini açıkladı