Ana SayfaDünyaTuma Çelik: Süryaniler bugün halen yok edilmeye çalışılıyor

Tuma Çelik: Süryaniler bugün halen yok edilmeye çalışılıyor

HABER MERKEZİ – Sayfo’nun yani 1915’teki Süryani Soykırımı’nın üzerinden 105 yıl geçti. O yıl Süryaniler şiddetin ve soykırımın hedefi haline getirildi, binlercesi yok edildi. Bu sene başında Mor Yakup Manastırı rahibinin tutuklanması sonrası “Vitrindeki biblo değiliz” diyerek tepkisini dile getiren Süryani parlamenter, HDP Milletvekili Tuma Çelik ile Sayfo’nun yıldönümü vesilesiyle konuştuk. Çelik, hem Süryanilerin kadim tarihini hem de soykırımın dünden bugüne uzanan veçhelerini anlattı.


Söyleşi: Marta Sömek


Süryanilerin tarihine, Ortadoğu’daki varlığına dair bilgi verir misiniz?

Süryaniler, kimileri tarafından Asuri, Arami, Keldani, Nasturi diye farklı isimlerle anlatılan Ortadoğu’nun en eski, yerleşik halkıdır. MÖ 2350 yıllarında Mezopotamya’da ilk merkezi devlet olan Akad İmparatorluğu’nu kurdular. Daha sonra Asur, Babil İmparatorlukları ile Arami beyliklerini kuran Sami Halk grubuna bağlı bir halktır. Süryaniler, ilk yerleşime açıldığından beri bu bölgede var olan bir halktır.

Şu anda Irak, Suriye, Lübnan ve İran ile birlikte Türkiye’de Doğu ve Batı Süryaniler olarak yaşamlarını sürdürmeye devam ediyorlar. Doğu ve Barı Süryani ayrımı ise coğrafik bir ayrım olup, Nusaybin’in doğusu ile batısı biçiminde ayrılmaktadır. Doğu Süryaniler genelde Süryanicenin doğu şivesini, Batı Süryaniler ise Süryanicenin batı şivesini konuşurlar.

Hıristiyanlık ile birlikte, Hıristiyanlığı kabul eden ilk halk olan Süryaniler,  dini ayrışmalar sırasında farklı kiliselere bölünmüş olsalar da kültür olarak varlıklarını yine aynı şekilde devam ettirdiler. Günümüzde Süryani Ortodoks, Süryani Katolik, Doğu Havari, Keldani Katolik, Melkit (Rum) Ortodoks, Melkit (Rum) Katolik ile Maroni Katolik Kiliseleri içerisinde yer alırlar.

Genelde Hıristiyan bir topluluk ama zaman içerisinde İslam’ı kabul edip Hıristiyanlıktan çıkmış, içinde bulunduğu toplumla bütünleşmiş kesimler de var. Bunların bir kısmı Araplaştı, bir kısmı Kürtleşti ve bunlar zaten artık kendilerine Süryani demiyorlar. Fakat bunların yanında Mardin bölgesinde yaşayan ve yanlış bir şekilde Arap olarak bilinen Mıhelmi’ler var. Mıhelmi’ler yaklaşık 400 yıl önce Hıristiyanlığı bırakıp İslam’a geçtiler. Bu grubun konuştuğu dil de, Süryanice gramer üzerine eklenmiş Arapça kelimeleri olan Süryanicenin bir şeklidir.

Süryanilere dönük soykırımı, “Sayfo”yu anlatır mısınız? Bu soykırım Süryani tarihinde nasıl bir dönemeç oldu?

Tarihte çok büyük bir uygarlık (Mezopotamya Uygarlığı) kuran Süryaniler, tarihin değişik dönemlerinde farklı egemenler ve yönetimler altında birçok baskıya maruz kaldılar. Dolayısıyla zaman içerisinde yarattıkları kültür, tarihi değerler ve nüfuslarının büyük bir bölümünü yitirmiş oldular. Farklı baskı biçimleriyle karşılaşan Süryaniler, özellikle dini baskılardan kurtulmak için yaşadıkları bölgede egemen din haline gelen İslam’a geçtiğini görüyoruz. Bu geçişler toplu olmadığı için de var olan egemen yapı içerisinde eridiler. Dolayısıyla da yaşadıkları tarihi ülkelerinin birçok yerinde zaman içerisinde kaybolduklarını görüyoruz.

Süryaniler, karşılaştıkları bütün bu baskılara rağmen kimliklerini, inançlarını ve kültürlerini ayakta tutmak için büyük bir çaba sarf ettiler. Lakin 1915 yılında yaşanan ve Süryanice’de “Sayfo” olarak adlandırılan Soykırım sırasında büyük bir yıkım yaşadılar. Çünkü Süryaniler 1915 Soykırımında, o dönem bölgede var olan nüfuslarının üçte ikisini kaybettiler.

Kilise kayıtlarına göre 700 bin Süryani’nin yaşadığı bölgede Sayfo sırasında yaklaşık 500 bin Süryani yok oldu. Yok olan bu nüfusun yaklaşık 300 bini katledildi. Geri kalan yaklaşık 200 bin kişinin bir kısmı din değiştirip kimliğini kaybederken bir kısmı da yaşadığı coğrafyadan kalkıp başka yerlere göç etti. Sonuç olarak 1915 soykırımının yaşandığı bölgede Süryanilerin nüfusu 200 bin civarına düştü.

1915’ten sonra Süryaniler için nasıl bir dönem başladı?

Tabii Süryanilerin yaşadığı baskılar 1915 soykırımı ile bitmedi. Daha sonraki süreçlerde de devam etti ve Süryaniler daha birçok baskıya maruz kaldılar. Çünkü I. Dünya Savaşı sonrasında, bölge yeni bir şekle büründü ve Süryanilerin yaşadığı bu bölgede, Süryanileri yok sayan birçok ulus-devlet ortaya çıktı. Türkiye Cumhuriyeti kendini Türk-İslam-Sünni kimlik üzerine inşa ederken, Irak ve Suriye ise birer Arap-İslam devleti olarak şekillendiler. Aynı coğrafyada bulunan Lübnan ise cemaatlere dayalı çoğulcu bir devlet biçiminde var olmaya çalıştı.

Ortadoğu’da I. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bu şekillenme içerisinde Süryaniler; Türkiye, Irak ve Suriye’de yok sayıldılar. Dolayısıyla da etnik ve dini hiçbir hakka sahip olamadılar. Lübnan’da ise “Arap kimliği” içerisinde bağlı oldukları farklı mezhepler (kiliseler) temelinde Maruni, Melkit, Süryani olarak dini haklara kavuştular.

Ortadoğu’da Hıristiyan nüfusu hızla azalırken, Süryanilerin Türkiye ve bölgedeki demografik dağılımı nasıl?

Süryanilerin dünya genelindeki toplam nüfusunun 12 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Ancak bunların çok büyük bir bölümü –7 milyon civarında- yurtdışında yaşıyor. Türkiye, Irak, Suriye, İran ve Lübnan’ı içine alan bölgede yaklaşık 5 milyon Süryani bulunuyor. Bunların da yarısına yakını Lübnan’da, 1,5 ile 1,7 milyonu Suriye’de, 800 bin civarında Irak’ta, geri kalan 100 civarındaki Süryani de İran ve Türkiye’de bulunuyor.

Türkiye’de yaşayan Süryanilerin nüfusunun yaklaşık olarak 35 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Bunların yaklaşık 20 bini İstanbul’da, 5 bini Turabdin’de (Mardin-Batman-Şırnak) ve geri kalan yaklaşık 10 bin kişi ise Antakya (Hatay), Adıyaman, Diyarbakır, Hakkâri ve diğer illerde yaşıyor.

Süryaniler, Lübnan, Irak ve Suriye’de Hristiyan nüfusun hemen hemen tamamını oluşturuyorlar. İran’daki oranları çok düşüktür çünkü orada ciddi bir ermeni nüfusu bulunuyor. Türkiye’de ise genel Hristiyan nüfusun yaklaşık % 25’i Süryanilerden oluştuğunu tahmin ediyoruz.

Türkiye’de Süryani nüfusunun bu kadar az olmasının sebebi nedir?

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra Süryaniler üç farklı dönemde göç yaşadılar. Birinci göç Türkiye’nin kuruluşundan hemen sonra 1924’te “Hakkâri Sürgünü” dediğimiz, 80 bin Nasturi (Doğu Süryani)’nin sürgün edilmesidir. Bu dönemde sürgün edilenlerin büyük bir bölümü Irak’a ve daha sonra Suriye’ye geçtiler. Bugün Suriye’de Habur Bölgesi dediğimiz Tıl Tammır bölgesinde yaşayan Süryanilerin büyük bölümü Hakkâri kökenli Nasturi (Doğu Süryani)’lerdir. Bu sürgün döneminde Turabdin’de yaşayan bir kısım Süryani de henüz bir ulus devlet olarak şekillenmeyen, Fransız mandası olarak varlığını sürdüren Suriye’ye göç etti. Birinci göç döneminde Türkiye’den, yaklaşık olarak 100 bin Süryani’nin sürgün edildiği/göç etmek zorunda kaldığı tahmin ediliyor.

İkinci göç dönemi 1960’lı ve 1970’li yıllarda ortaya çıktı ve daha çok Avrupa ülkelerine yönelik bir göç dönemidir. Bu dönemde Süryaniler, Batı Avrupa ülkelerine işçi olarak gittiler. Bu dönemde göç eden Süryanilerin büyük bir kısmının amacı aslında belirli bir ekonomik güç oluşturduktan sonra ülkelerine geri dönmekti. Ancak 1980’lerde Türkiye’de yaşanan baskılar nedeniyle hem geri dönme amacında olan Süryanilerin geri dönüşleri durdu, hem de yaşanan baskılar nedeniyle Türkiye’de geri kalan Süryani nüfusunun çok büyük bir bölümü göç etmek zorunda kaldı.

Türkiye’deki Süryanilerin yaşadığı üçüncü göç dönemi 1990’larda yaşandı. Bu dönemde Süryanilerin yaşadığı bölgelerde “faili meçhul” cinayetlere hedef olması ve çok kısa bir süre içerisinde 50’den fazla Süryani’nin öldürülmesi son göç dalgasını ortaya çıkardı. Bu dalga sonrasında Türkiye’deki Süryanileri hemen hemen yok denecek bir düzeye getirdi ve bahsettiğimiz rakama düştüler.

Şu anda yurt dışında yaşayan yaklaşık 7 milyon Süryani’nin büyük bir bölümü 1915 sonrasında göç etmek zorunda kaldı. Tabii bu durum coğrafyada yeni bir şekillenme dönemiydi. Bu yüzden de göç etmek zorunda kaldılar. Bugün dünyanın birçok yerinde farklı sayılarda Süryaniler yaşıyor, Avrupa’da yaşayan yaklaşık 500 bin Süryani’nin 300 bini Türkiye kökenlidir. Bu da bahsettiğim 1960 ve sonrasındaki dönemde göç edenler ve aileleridir. Amerika’daki Süryanilerin çok büyük bir bölümü Irak ve Lübnan kökenlidir. Güney ve Latin Amerika ülkelerinde yaşayan Süryaniler, ağırlıklı olarak Lübnan ve Suriye kökenlidir.

Göç, Türkiye’de kalan Süryaniler için neler hissettiriyor?

Türkiye’de kalan Süryaniler aslında göç etmeyen ve direnen Süryanilerdir. Bunlar ağırlıklı olarak her şeye rağmen göç etmeyi içine sindiremeyen, bir şekilde kendi topraklarındaki varlıklarını devam ettirme çabası ve mücadelesi içerisinde olan insanlardır. Zaman içerisinde yaşadıkları bütün sıkıntılara rağmen göç etmediler ve bu durum zaman içerisinde geri dönüşleri de beraberinde getirdi. Özellikle Türkiye’de yaşayan Süryanilerin direnmiş ve topraklarında kalmış olması, göç eden insanların geri dönüşlerine bir ışık kaynağı oldu. Bu insanların geri dönmeleri gerektiğini, bir ülkeleri olduğunu ve o ülkelerinde akrabaları, tanıdıkları olduğu bilincini geliştirdi ve dönüş için bir zemin oluşturdu diyebiliriz.

Süryani halkının tüm olup bitenler karşısındaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce yalnızlıklarına eşlik eden bir sessizlik var mı, yoksa bir şeyler yapılıyor mu?

Zaman içerisinde, özellikle son 300 yıllık süreçte çok büyük baskılarla karşılaştılar. Bu baskılar yüzünden de hem gelişme kaydedemediler, hem de sahip oldukları birçok değeri yitirme durumuyla karşılaştılar ve dolayısıyla güçsüzleştiler. Süryaniler çok çalkantıların, değişimlerin yaşandığı bu dönemde sığınabilecekleri, kendilerini koruyabilecekleri ve seslerini duyurabilecekleri bir örgütlenmeleri, yapıları olmadı. Bunun yanında Süryaniler, sahip oldukları kurumlarının birçoğunu da kaybettiler. Mesela Türkiye’de, Mardin’deki Deyrulzafaran Manastırı’nda 600 yıl devam eden patriklik merkezi kapatıldı ve patrik sürgün edildi. Ardından sahip oldukları okullar kapatıldı. Örgütlenme imkânları ortadan kaldırıldı. Kendi mücadelelerini yürütecekleri alanlar ellerinden alındı. Yavaş yavaş güçsüzleştirilip sessiz bir hale gelmesini sağladılar. Süryanilerin sessiz kalmalarının diğer bir nedeni ise, kırsal bir bölgede yaşamalarından kaynaklanıyor. Bilindiği gibi kırsal alandaki bütün imkânlar kısıtlı ve bu kısıtlı imkânlarla Süryanilerin seslerini duyurabilmeleri çok zor.

Süryanilerin yalnızlıkları sürüyor ama sessizlikleri değişti. Süryaniler yurt dışına göç etmekle birlikte, diasporada bilinç anlamında önemli bir gelişme kaydettiler. Kendilerine yeni dostlar edindiler. Birçok yeni imkana kavuştular. Örgütlenme anlamında çok ciddi bir gelişme kaydettiler. Türkiye’de geliştiremedikleri kültürel, siyasal, örgütsel gelişimlerini diasporada çok hızlı ve güçlü bir şekilde oluşturdular. Yurt dışına göç etmekle birlikte diasporada belli bir sese de sahip oldular ve belli bir güç oluşturmaya başladılar. Bugün Süryaniler, yaşadığı bütün Avrupa ülkelerinde bir şekilde o ülkenin siyaseti içerisinde yer alıyorlar. Hem yaşadıkları ülke partileri içerisinde hem de kendi oluşturdukları sivil toplum kuruluşları içerisinde önemli bir sese sahipler. Bu sesi de kendi kimliklerine, ülkelerine ve değerlerine sahip çıkma temelinde kullanıyorlar. Buna bağlı olarak Süryaniler, yurt dışına göç etmekle birlikte sessizliklerini giderme konusunda önemli bir başarı elde ettiler diyebiliriz.

Türkiye’deki partilerin zorunlu göçe karşı yaklaşımı nasıl oldu, göçleri kapsayan bir destek süreci oldu mu?

Türkiye’de Süryanilerin yaşadığı bu sorunlar sadece Süryanilerin yaşadığı bir durum değil. Türkiye’de aslında bütün farklılıklar benzer sorunlarla karşılaştılar. Türkiye’de genel yapı içerisinde bütün farklılıklar bir şekilde yalnızlaştılar, sessizleştiler ve sorunlarına çare bulma konusunda bir sonuca ve desteğe ulaşamadılar. Fakat 1960’lı ve 70’li yıllardan sonra Türkiye’de başlayan demokrasi mücadelesi içerisinde kendilerini bir şekilde var etmeye çalışan bazı kesimler ortaya çıktı. Bu durum 1990’lı yıllardan sonra daha da gelişti.

Bugün Türkiye’de aslında çok ciddi bir mücadele var ve bu mücadele, Türkiye’deki gerçek yapı olan çoğulculuğu savunan bir kesim ile tekçiliği savunan kesim arasında. Çoğulculuğu savunan kesim, geç de olsa Süryanileri gördü. Her ne kadar görünmez bir noktaya gelmiş olsalar bile, yurt dışındaki Süryanilerin yürüttüğü çalışmalar, kurduğu ilişkiler ve birçok diğer faktör Türkiye’de gelişen bu bahsettiğimiz mücadelede Süryanilerin de söz sahibi olmaları konusunda bir imkân sağladı. Dolayısıyla da Türkiye’de 2000’li yıllardan sonra gelişen siyaset içerisinde bazı partiler Süryanileri görmeye başladı.

Bunu olumlu bir gelişme olarak değerlendirebiliriz. Ancak Süryaniler çaba sarfetmezse, varlıklarını ortaya koymazsa, sözlerini söylemezse onları gören, dinleyen ve seslerine kulak veren kimse olmayacaktır. Yani aslında birilerinin Süryanileri dikkate alabilmesi için Süryanilerin mücadeleci olmalarını gerektiriyor. Birinci koşul budur. Ancak bu birinci koşul Süryaniler açısından çok zayıf olduğu için, uzun süre kimse Süryanileri görmedi, seslerine kulak vermedi ve taleplerini dikkate almadı.

Türkiye’de çoğulculuğu savunan kesim eğer çoğulculuğu savunuyorsa o çoğulculuğun temsilini de yapması gerekiyor. Yani eğer siz Türkiye’de bir demokrasiden bahsediyorsanız o demokrasinin faktörlerini de görmemiz, ortaya koymamız gerekiyor. dolayısıyla çoğulculuktan bahsediyorsak bütün farklılıkları görmek gerekiyor. Bu anlamda şu anda Halkların Demokratik Partisi (HDP)’de temsilini bulan çoğulcu anlayış Türkiye’de Süryanilerin varlığını gördü ve bu çerçevede onlara bir yaklaşım gösterdi. Şu anda bu yaklaşım önemli bir karşılık da buluyor. Kısacası bu konuda söylemeye çalıştığım şey şu; evet Türkiye’de Süryaniler var ve Süryanilerin sesini, sözünü dinleyen, onları dillendirmeye, ortaya koymaya ve onlarla birlikte mücadele eden bir kesim var. Bunun yanında sistem ve egemen anlayışı temsil eden çevrelerde hala menfaatçi bir yaklaşım sözkonusudur. Bu çevrelerin Süryanilere yaklaşımı hala sözdedir ve hiçbir şekilde Süryanilerin ihtiyaçlarını, dileklerini ve taleplerini ortaya koymamaktadır.

Türkiye’nin bugün Süryanilerin de yaşadığı Kuzey Suriye’de geçmiştekine benzer biçimde bir “Arap Kemeri” yaratmak istediği konuşuluyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye ilk kuruluşundan beri Türk-İslam-Sünni kimliğe dayalı bir ulus devlet olarak ortaya çıktı. O dönemde Ortadoğu coğrafyasında kurulan bütün devletler bu temelde kuruldu. Bu anlamda Türkiye Cumhuriyeti bir Türk devleti olarak kurgulandı. Suriye ve Irak Arap devleti, İran da bir Fars devleti olarak kurgulandı. Türkiye, Suriye, Irak ve İran, bu statükonun değişmemesi için bugüne kadar ellerinden gelen gayreti gösterdiler/gösteriyorlar. Bu devletler her ne kadar kendi içlerindeki sorunlara tam bir çözüm getirmemiş olsalar da, ulus-devlet olarak bugüne kadar başarılı bir şekilde varlıklarını sürdürebildiklerini söyleyebiliriz.

Ancak özellikle 1980’lerden sonraki süreçte ortaya çıkan mücadele ile birlikte bu statükonun zorlanmaya başladığını ve yıkılmaya doğru gittiğini görebiliyoruz. Bu durum sadece Türkiye’de değil, bölgedeki diğer devletlerde de aynı şekilde gelişiyor. Dolayısıyla da bu devletler, bazen tek başlarına bazen de birlikte hareket ederek bu statükonun varlığını devam ettirebilmesi için büyük bir çaba sarf ediyorlar.

Bana göre Türkiye Cumhuriyeti, özellikle bu son dönemde Suriye’de oluşturmaya çalıştığı statüko veya uygun gördüğü yapılanma bu statükonun ayakta kalmasını sağlayacak bir çerçevede olması için mücadele ediyor. Dolayısıyla Kuzey Suriye’de oluşturulmaya çalışılan halkların bir arada kendi istemleri, talepleri ve çözüm önerileri çerçevesindeki yapıların oluşumuna izin vermemeye çalışıyor. Bu temelde de hem Süryani, Kürt ve Arapların oluşturduğu ortak yapıyı yıkmayı hem de Kuzey Suriye’de, Türkiye sınırındaki demografik bir değişimi hedeflemektedir. Ama bu bir çözüm değil. Böyle bir yaklaşım eninde sonunda yıkılmaya mahkûmdur. Çünkü bilgilerin herkese çok rahat ulaştığı bir dönemde hiçbir kimliği inkar etme ve yok sayma lüksüne kimse sahip değildir. Kısacası imha ve inkar politikalarının bu saatten sonra başarılı olma şansı yoktur. Bu politikalar insanlara sadece zarar ve acı verir. Açıkçası ben coğrafyanın ve halkların gerçekliğine aykırı bu politikaların başka bir netice getirebileceğini düşünmüyorum.

Bir demografik yapı mevcut ancak Türkiye’de hükümet temsilcileri sıkça “Orası Arapların yeri’’ diyor. Oradaki demografik yapı nasıl şu an, değişim nasıl bir seyir izliyor

Bu söylemi kullananların hiçbirinin samimi olduğunu düşünmüyorum. Eğer samimilerse de gerçekleri bilmiyorlardır. Çünkü Ortadoğu coğrafyasında yedi bin yıldan fazla bir dönemdir yaşayan Süryaniler var ama şu anda bahsedilen demografik yapı içerisinde oluşturulan statükoların hiçbirinde Süryanilerden bahsedilmiyor, inkar ediliyor. Bu yüzden böyle bir değişim olduğunu düşünmüyorum, varsa da gerçeklikten uzaktır. Binlerce yıldır bu coğrafyada Süryanilerin yanında yaşayan Kürtler var. Onlar da aynı şekilde dile getirilmiyor, hakları tartışılmıyor.

Evet, şu anda Türkiye’de, Suriye’de, Irak’ta demografik yapı değiştirildi ama bu değişim kesinlikle Süryanilerin ve Kürtlerin aleyhine bir değişimdir. Arapların ve Türklerin bu bölgelere yerleştirilmesi biçimindedir. Oradaki otantik kimlikler, kültürler ve yapılar yok edilerek oluşturulmuş bir yapıdır. Musul, Erbil tarihi Süryani şehirleridir ama bugün Musul’da yok denecek kadar Süryani kaldı. Aynı şekilde Halep, Menbiç denilen Mabuğ, Urfa da çok eski ve tarihi Süryani şehirlerindendir ama bugün bütün bu bahsettiğimiz bölgelerde, Süryanilerden hemen hemen bahsedilmiyor. Dolayısıyla da bu demografik değişim Süryanilerin ve Kürtlerin aleyhinedir.

Süryanilerin durumu ne olacak?

Süryaniler kimliklerini, varlıklarını ortaya koyabilmek, haklarını elde edebilmek için mücadele ediyorlar. Ben bu mücadelenin başarıya ulaşacağına inanıyorum. Çünkü küçük bir köye dönüşen bir dünyada yaşıyoruz. Bilgilerin insanlara çok kolay ulaştığı bir çağı yaşıyoruz şu anda. Bahsettiğimiz bütün bu tarihi, yerel ve coğrafik bilgileri herkes biliyor veya öğreniyor. Bunları öğrenen, bilen Süryaniler de sahip oldukları bu bilgileri hayata indirgeme konusunda çaba sarf ediyorlar. Dolayısıyla harcanan bu çabanın ve verilen bu mücadelenin sesini duyacak insanlar da mutlaka olacaktır.

Tabi bütün bunlar sadece Süryanilerin verdiği mücadele ile olmayacak. Çünkü Süryaniler bu bölgede tek başlarına yaşamıyorlar. Kürtler, Türkler ve Araplarla beraber yaşıyorlar ve bu halklar birlikte mücadele ederek ortak geleceklerini kuracaklarını düşünüyorum. Bu gelecek de büyük ihtimalle eşit, ortak ve demokratik bir yaşam biçimidir.

Ocak ayında Mardin’de köylülerle beraber aralarında Mor Yakup Manastırı Abunasının (Rahibi) da bulunduğu 12 kişi gözaltına alınmış ve ardından Abuna Aho tutuklanıp tahliye edilmişti. O dönem yaşananları nasıl değerlendirirsiniz?

Süryanilerin değişen ortam ve koşullarla birlikte ülkelerine geri dönmeye başladıklarını dile getirmiştim. Sürayniler kendi ülke ve topraklarından isteyerek ayrılmadıkları için koşullar, şartlar ve ortam değiştiğinde tekrar ülkelerine geri dönme konusunda çaba sarfediyorlar. Bu durum 2000’li yıllardan sonra yoğunluk kazandı, son dönemlerde ise daha da arttı. En azından 2008’li yıllarda devletin ve iktidarın Süryanilere yönelik Mor Gabriel Manastırı’na ilişkin arazilere el konulmaya çalışması sonrasında biraz duraksayan ve gerileyen geri dönüş son dönemlerde daha da yoğunluk kazanmaya başladı. Yani insanlar tekrar kendi ülkelerine dönmek için çaba sarfediyorlar.

Geçtiğimiz yıllarda, Mor Yakup Manastırı rahibi Dayroyo Aho’nun gözaltına alınmasından önceki 2 yıl 2018 ve 2019 yılında Süryanilerin çok ciddi bir gidiş geliş ve ziyaret durumu ortaya çıktı. Bana göre Abuna Aho’nun tutuklanmasının ardında yatan aslında bu ilgi. Yani insanların ilgi göstermesi, yaşadıkları topraklara gelip  ziyaret etmesi, oralarda bir şeyler yapmaya çalışması veya bir yatırım çabası içerisinde olmaları iktidardakileri biraz korkuttu diyebiliriz, tekrar o toprakların Süryaniler tarafından dolduruluyor olması bir korku olarak algılanıyor.

Genel politika çerçevesine baktığımızda karşımıza bu çıkıyor, Türkiye’deki farklı kimliklerin yok edilmeye çalışılması, Türkiye’nin etrafında bir koridor oluşturulması, yani tekçilliğin devamını sağlayan bütün argümanları göz önünde bulundurduğumuzda Süryanilerin tekrar kendi topraklarına dönmesi, ilgi göstermesi, bir şekilde orada varlıklarını sürdürmesi bu genel konsepte uymuyor, bu yüzden de iktidarlar farklı yaklaşımlar içerisine giriyorlar. Çünkü Dayroyo Aho’nun tutuklanmasına sebep olarak gösterilen hadise 2018’de ortaya çıkan bir meseledir. Aslında bu hadise 2018’de ortaya çıktığında Dayroyo Aho gözaltına alınıyor, sorgusu yapılıyor  ve soruşturmaya gerek olmadığına karar verilerek mesele kapatılıyor. Aradan bir buçuk, iki sene geçmesinden sonra tekrar ele alınmasının başka bir izahı yok benim için.

Bir şekilde Süryanilerin gözü korkutulmaya çalışılıyor, tekrar ülkelerine, topraklarına dönmelerini engellemeye çalışıyorlar, bu da egemenlerin ve iktidarların elinde sürekli kullanabilecekleri bir bahane olarak var oluyor. Bu bahane bölgede yıllardır devam eden savaşta yer alan birisinin manastıra gittiği iddiasıdır, bu mücadeleyi yürüten bazı insanların, gerillaların manastıra gittiği iddia ediliyor ve bu iddia üzerinden manastır rahibi tutuklanıyor. Ve dediğim gibi 2018’de ortaya çıkan, ifadesi alınmış bir mesele ve bugün tekrar önümüze konuluyor. Mesele aslında rahibin bireysel olarak bir suç işlemesinden ziyade Süryanilerin ülkeye dönüş isteğinin durumu söz konusudur bana göre.

Dayroyo Aho’nun tutuklanmasının ardından Meclis’te yaptığınız açıklamada, “Vitrindeki biblo değiliz” demiştiniz. Size bu cümleyi söyleten neydi?

Bu kapsamda birçok mücadele yürüttük. “Vitrindeki biblo değiliz” yaklaşımı aslında genel olarak birçok noktada ortaya koyduğumuz bir mesele. Çünkü Süryaniler şu anda bölgenin bir gerçekliği olarak görülmekten ziyade, sadece ihtiyaç duyulduğunda edebiyatçılar için resmi tamamlayan bir renk, iktidara gelen partiler için ise Avrupalılara gösterilmesi gereken farklı bir kimlik olarak ortaya konuluyor.

Bahsettiğimiz bu çevrelerin hemen hepsi Süryanilerin gerçek kimliği, sorunları ve ihtiyaçlarını ortaya koymak konusunda yetersiz kalıyor. Evet maalesef Süryaniler bölgede vitrinde gösterilen bir biblo. Bir edebiyatçı, ressam, sinemacı için bir renk olarak gözüküyor ama Süryanilerin kim olduklarını, geçmişte neler yaşadıklarını, bugün ne istediklerini tam olarak yansıtmıyorlar.

Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti de Süryanilerin varlığını kabul ediyor fakat Süryanilerin sorunlarına ilişkin hiçbir çözüm üretmiyor ve en önemlisi de Süryanilerin sorunlarını, ne gibi taleplerde bulunduklarını bilmiyor, resmi temsilcileriyle muhattap dahi olmuyorlar. İkidarlar Süryanileri yok sayıyorlar.

Söylemde ne kadar Süryanilerin varlığını kabul edip dile getirseler de özde hiçbir zaman Süryanilerin varlıklarını kabul etmediler. Bu 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’ndan bu yana geçerli bir meseledir. 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’nda, azınlıklara tanınan haklar vardır. Azınlıkların tanımı da “Türkiye’de İslam-Müslüman olmayanlar” diye geçer. Süryaniler İslama ait değiller, buna rağmen yok sayılıp, hakları verilmedi. Vatandaşlık haklarını kullanma konusunda da “siz azınlık değilsiniz” deyip bir tarafa attılar.

Eğer bir toplumu, halkı, kimliği ve kültürü tanımlamıyor, tüm yönleriyle ortaya koymuyorsanız yok sayıyorsunuzdur. Bunun için yok sayıyoruz denilmesi gerekmiyor, eğer tanımıyorsanız, haklarını gasp ediyorsanız bu zaten bir yok sayma politikasıdır. Süryaniler, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana hep yok sayıldılar. Bizim itirazımız tam da burda; biz biblo değiliz, bu ülkenin, toprakların, tarihin ve kültürün binlerce yıllık bir parçasıyız. Çok büyük bedeller ödeyerek bu bütünün bir parçası haline geldik ve bizi kabul etmek zorundasınız.

İktidarlar bizi tanımlamak, birlikte yaşadığımız halklar bizi kimliğimiz ve farklılıklarımızla kabul etmek zorundadır. Ressamlar, edebiyatçılar, sanatçılar bizi, var eden özelliklerimizi bilerek tanımlamak zorundadırlar, biblo muamelesi yaparak değil. Biz eserlerimizle, yarattığımız değerlerle binlerce yıllık bir gerçekliğiz, yalnızca bir sorun yaşadığımızda akıllarına gelmek istemiyoruz.

Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesinde yaşayan Hurmüz ve Şimuni Diril çifti 11 Ocak’ta kaçırıldı. 60 gün sonra Süryani çiftten Şimuni Diril’in cansız bedeni köyün yakınlarında bulundu. Hurmüz Diril’den ise halen haber alınamıyor. Bu duruma ilişkin neler paylaşırsınız?

Olayı ilk duyduğumda bölgeye gittim, araştırmalar yaptık, yetkililerle görüştük. Elimizdeki tek bilgi, verilen ifadeydi. İfade sonrasında savcılık tarafından dosyaya gizlilik kararı getirildi. Yetkililer üzerine düşen görevi yerine getirmedi. Devletin sahip olduğu tüm yetkililerle görüştüm, söylemler hep “elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz” şeklindeydi. Türkiye Cumhuriyeti bu kadar zayıf olamaz, bir aileyi bulamayacak ve bir bilgiye dahi ulaşamayacak kadar aciz olduklarını düşünmüyorum. Yetersiz bir çalışmanın varlığı ortaya konuluyor, gerekli çalışmaların, yeterli araştırmaların yapılmadığını düşünüyorum. Bizim sarf ettiğimiz çabayı devlet sarf etmedi.

Diril ailesinin bir ferdinin cansız bedeni bulundu, diğer ferdinden ise halen haber alınamıyor. Tüm bu yaşananlar Süryanilerin yaşadıkları topraklara geri dönme taleplerini sekteye uğratacak bir yaklaşım içeriyor.

Bahsettiğimiz Mehre köyü 90’lı yıllarda devlet tarafnı—ından boşaltılan bir köy, askeri yasak alanına giren bir bölge. İnsanlar 90’lı yıllarda bölgeden göç etmek zorunda kalmışlardı, birkaç yıl önce de Süryaniler, Mehre köyü ve çevresindeki birkaç köyün tekrar yerleşime açılması için çaba sarfettiler. Köylerde evlerini inşa ettiler, topraklarını korumaya çalıştılar ve tekrar eski yaşam alanlarına dönmeye başladılar.

Süryanilerin topraklarına dönmesini istemeyen bazı güçlerin bu tablodan hoşlanmadıklarını düşünüyorum. Diril çifti, köylerinde kendi halinde yaşayan yaşlı iki insandı fakat geri dönmek isteyen Süryanilere az da olsa umut olmuşlardı. Bir ailenin dönmesi onlarca aile için umuttur, o umudu öldürmek, yok etmek isteyen kesimlerin olabileceğini düşünerek böyle bir yaklaşımla da bu insanlara zarar vermiş olabileceklerini düşünüyoruz.

“Geri dönmeyin” mesajı mı bu?

Süryanilere karşı sadece Türkiye’de değil, Irak’ta da, Suriye’de çok ciddi bir yok etme, vatansızlaştırma, ülkelerinden zorla göç ettirme çabası var. Her dönemde farklı biçimlerde görülen bir politika bu, sadece son birkaç ay içerisinde Türkiye’de yaşadığımız ya da 10 yıla yaklaşan bir dönemde Suriye’de, Irak’ta yaşadığımız mesele değil.

Yıllardır Süryanilerin yaşadığı alanların göçertilmesi, vatansızlaştırılmasına yönelik bir politika söz konusu. Bunun açığa çıkartılması ve bir mücadele verilmesi gerekiyor. Süryanilerin yaşadıkları bölge ve alanlara yönelik çok ciddi bir yaklaşım var, Süryaniler bugün halen yok edilmeye çalışılıyorlar.

Biz bu ülkenin ve toprakların bir parçasıyız, eğer biblo olarak görülmüyorsak, gerçekten bu toprakların bir parçası ve gerçekliği olarak görülüyorsak önce tanımlanmalıyız. Biz kimiz, neler yapıyoruz, öncelikle tanımlanmalı, ardından varlığımızı ve hukukumuzu kabullenmeleri ve somut politikalar ortaya koymaları gerekiyor.

Süryanilerin mücadelelerinin temelinde varlıklarını sürdürmek ve hukuklarını ortaya koymak yer alıyor. Bizler geçmişte, yaşamak için bedeller ödedik, bundan sonra da bu topraklarda varlığımızı sürdürmek, ayakta kalmak için emek sarfetmeye, değer üretmeye ve eğer bedel ödenmesi gerekiyorsa bedel ödemeye de hazırız. Zorlu bir süreç bu çünkü sayımız çok azaldı, milyonlara varan nüfusumuz şimdilerde Türkiye’de 25 bin, Irak’ta 300-400 bin, Suriye’de ise 1 milyona yakın bir oranda.

Bizler eninde sonunda topraklarımıza dönmek zorundayız. Ben de Avrupa’da 25 sene kaldım. Irkçılığın ve yabancı düşmanlığının en az seviyede olduğu bir ülkede yaşamama rağmen 25 sene içerisinde bir gün olsun o topraklara ait olduğumu ne ben hissettim ne de karşı taraftakiler kabul etti.

Hiçbir zaman beni kendilerinden biriymişim gibi görmediler ve ben de hiçbir zaman kendimi onların bir parçası olarak görmedim. Hep bir yabancı gibi hissettim kendimi, onlar da beni bir sığıntı ya da günün birinde ülkesine dönecek biri olarak gördüler. Bu da insanın “burası benim yaşadığım, hissettiğim yer değilse neresi” diye sorgulamasına sebep oluyor.

Sayfo’nun 105’inci yılında Süryanilerin hissettikleri ve beklentileri neler?

Sayfo’nun üzerinden 105 yıl geçti. 1915’te yaşananlardan sonra maalesef soykırım zihniyeti, aynı politika, aynı mantık ve yaklaşım sürmeye devam etti. Süryaniler, 1915’te yaşadıklarını unutmak, yaralarını sarmak ve benzer sorunları yaşamamak için elinden geldiğince bir şeyler yapmaya çalıştı ama örgütlü bir yapıya sahip olmadıkları için de bu yapılabileceklerin ilk sırasında göç ortaya çıktı. Süryaniler bu süreç içerisinde karşılaştıkları her sorun ve ortaya çıkan baskıcı politikalarda ülkelerini terk edip göç etmek zorunda kaldı. Bu yüzden de zaten 1915 sonrasında Süryanilerin yaklaşık 200 bin civarındaki nüfusu şu anda 20 bine kadar düştü. Sayfo, Süryaniler için 105 yıldır devam ediyor. Süryanilerin kendi topraklarında yaşamalarını engelleyen politikalar halen sürüyor.

Sürmekte olan soykırım zihniyeti sadece Süryanilere yönelik bir yaklaşım değildir. İktidara gelen bütün partiler, Türkiye’yi yöneten tüm yöneticiler 1915’te yürütülen politikaların benzerlerini Süryanilere, Ermenilere, Rumlara ve diğer tüm halklara karşı sürdürmeye devam ettiler. Bugün Sayfo’yla yüzleşmek, yaşananların bilincine varmak ve bir politika geliştirmek çok büyük bir önem arz ediyor. Türkiye’de yaşayan bütün halkların ve farklılıkların sağlıklı bir geleceğe sahip olabilmesi için Sayfo ve 1915’te yaşananlarla yüzleşilip, sorumluların ortaya çıkarılması gerekiyor.

Bugün Türkiye’de 1915 Soykırımı’na karşı çok ciddi bir mücadele var, bugüne kadar başarılamamış olsa da 1915’i yaratan anlayışın mahkum edilmesi için bu mücadele sürmeye devam ediyor. Süryaniler olarak, Sayfo’nun 105’inci yılında soykırım suçlularının cezalandırılmasını istiyor, bu acıyla yüzleşilmesi gerektiğini bir kez daha tekrar ediyoruz.

Her ne kadar iktidardaki politikacılar 1915’e ilişkin yüzleşme konusunda bir çaba sarf etmiyorlarsa da halk genelinde soykırım tanınıyor, yaşananların bir katliam olduğu biliniyor. Halklarla ortak bir mücadele çerçevesinde ilerliyoruz. Türkiye’nin sağlıklı bir geleceğe sahip olabilmesi için toplumsal bir uzlaşma ve birlikteliğin olması gerekiyor, bu anlamda da halkların yaklaşımı ve verdiği mücadele büyük önem barındırıyor. Geçmişte halklara yaşatılan acıların, soykırımların kabullenilmesi, yaraların sarılması ve barışılması, gelecekte halkların bir arada yaşaması için çok önemli bir husus. Soykırım suçlularının mahkum edilmesi, yeni bir gelecek yaratılması için bir adımdır ve biz halkların bir arada barış içinde yaşayabileceği gelecek için mücadele vermekten hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiz.

Previous post
15-16 Haziran işçi direnişinin 50'nci yılı
Next post
Yolcu minibüsü Fırat Nehri'ne düştü: Yaşamını yitirenlerin sayısı beşe yükseldi