Ana SayfaYazarlarAbdulmelik Ş. BekirDespotların çaresizliği ve halk direnişlerinin öncüsüzlüğü üzerine

Despotların çaresizliği ve halk direnişlerinin öncüsüzlüğü üzerine


Abdulmelik Ş. Bekir


Kapitalist uygarlık sistemin ciddi kaos ve kriz yaşadığı bir süreçten geçiyoruz. Sistemsel bağlamda hegemon güçlerin pozisyonları, güç kayması ya da değişimi, yeni güçlerin yükselme ihtimali ve tüm bunların yarattığı kaygı ve belirsizlik gibi konular tartışılıyor. Öncelikli soru dünyanın nereye gittiği, mevcut sistemin yeni bir dünya savaşıyla bu kaosu da aşıp aşmayacağı yönünde. Pandemi süreci bu kaygı ve belirsizliği daha da derinleştirdi. Gelişmelerin yönüne bakıldığında önümüzdeki dönemde daha fazla muhatap olacağımız ve tartışma ihtiyacı duyacağımız bir husus. Zira sistemin krizi, artık daha fazla yaşam ortam ve şartlarımızı, günlük pratiklerimizi etkiler ve kısıtlar hale geliyor.

Maalesef tartışmaların odak noktası sistem içi çözüm ve alternatifler üzerinde yürümektedir. Kapitalist sistemin hali hazırdaki ideolojik hegemonyasının da etkisiyle, kriz ve kaosun sistemsel yapısallığından kaynaklanan yönler göz ardı edilmekte, sorun sistemin dişlileri olan ulus devletlerin iç çelişki ve politikalarına indirgenerek çözüm sistem içileştirilmekte ve sınırları belli olan bir alana hapsedilmektedir. Sistemin son idollerinin kapitalizme atfettikleri “tarihin sonu” nosyonuna uygun olarak “ebed-ezellik” algısı oluşturulmaktadır. Böylece en gerekli ve ihtiyaç olan bir dönemde sistem dışı bir çözüm ve alternatifin tartışılmasının önü alınmak isteniyor.

Elli yıldır Keşmir sorunu, Ermenistan-Azerbeycan, Türkiye-Yunanistan, Filistin-İsrail sorunu, Irak, Afganistan gibi bir türlü çözülemeyen, giderek kangren hale getirilen meseleler tartışılıp duruyor. Ekonomik kriz ve buhranların zaman ve etkileri, nasıl başladığı ve nasıl sonlanacağı gibi meselenin özüne dokunmayan, amiyane tabirle, “faiz mi sonuç, enflasyon mu” gibi üçüncü bir ihtimali zinhar inkar eden bir kısır döngüye mahkum olunuyor. Bu çerçevenin içinde kalarak yapılan tespitler ancak ve ancak sistemin manipülasyonuna katkı sunar.

Dolayısıyla sistem dışına çıkarılmadan ve kapitalist sisteme alternatif bir bağlam içine oturtulmadan ABD-Çin savaşacak mı, Rusya ne yapar, Libya ne olacak, Suriye, Irak, Afganistan nereye gidiyor gibi tartışmaları kör dövüşünün ötesinde anlamı olmuyor ve olmayacak. Kaosun içinde debelenen sistemin ekonomik olarak haşarı çocuklarının Doğu Akdeniz’de birbiriyle it dalaşına girmesi, Libya, Suriye, Irak ve Yemen’de birbirlerine diş göstermesi, hegemon güç olan ABD ve Çin’e ya da Rusya’ya göz kırpmalarını hamle olarak değerlendirmek, yapılanların farklılık yaratacağını ya da bir çözüm olabileceğine dair analiz yapmak zaman israfından başka bir şey değildir.

Kapitalist modernite özü itibarıyla toplumsallık karşıtı bir sistemdir. İdeolojisinin muhtevasını oluşturan milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik ve bilimcilik ayaklarının her biri toplumsallığın birer ana damarlarını hedef alır.

Bunun neden böyle olduğunu bilmek için kapitalist uygarlık sisteminin temel karakterine göz ucuyla bakmak bile yeterlidir. Klasik dünya sistemi ya da namı diğer kapitalist modernite özü itibarıyla toplumsallık karşıtı bir sistemdir. İdeolojisinin muhtevasını oluşturan milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik ve bilimcilik ayaklarının her biri toplumsallığın birer ana damarlarını hedef alır. Toprak ve doğa sevgisini milliyetçilik, doğayla uyumlu bilgi istemini bilimcilik, inanç ve maneviyat yaratımını dincilik, varoluşsallığı ve bütünlüğünü de cinsiyetçilik üzerinden manipüle ve yok ederek kendini tahkim eder. Siyasal forum olarak kendini devlet şeklinde tanımlayan ve organize eden kapitalist uygarlık ve yoğunlaşmış hali olan kapitalist modernite, toplumu tüketerek yaşayan bir sistem olduğundan nüvelerinin ilk ortaya çıktığı günden itibaren toplumlarla, halklarla savaş halindedir.

Tarih sahnesine çıkışı insanı köleleştirmekle başlayan bir sistemin insanlığa bir faydasının olması dün nasıl mümkün değilse, bugün ve yarın da mümkün olmayacaktır. İlk ortaya çıktığı günden itibaren halklarla savaşı devam ediyor ve yıkılmadıkça da sürecek. Karakterinde tekçilik, şiddet, savaş, despotizm başta olmak üzere toplum karşıtı ne varsa ihtiva eder. Serüveni, adeta yaşamı halklar için mezbaha haline getirme vesikasıdır. Halkların elit gruplarına iktidarı, geri kalanına katliamlar, soykırımlar, yoksulluk ve sefalet getirmenin organizasyonudur. Bu nedenle “Halkların devleti yoktur” sözü önemli bir hakikati ifade eder. Ölüm, şiddet, talan ve soygun şebekesidir kapitalist sistem ve organizasyon hali olan her devlet.

Bugün her ne kadar “dünya savaşı” olarak nitelenen iki paylaşım savaşından bahsedilse de uygarlık tarihi baştan sona bu savaşlarla doludur. Asur’dan Perslere, Roma’dan Osmanlıya, Timur’dan İskender’e, Hıristiyanlık adına yapılan Haçlı akınlarına, İslam adına yapılan karşı akınların hiçbiri ne insana ve doğaya verdiği zarar, ne de kapsadığı coğrafya ve yarattığı yıkım itibarıyla birinci ve ikinci paylaşım savaşlarından geri kalır yanı yoktur. Karakteri gereği ürettiği kaos ve krizi sürekli savaşlarla aşmaya çalışan bir sistem gerçekliğiyle insanlık bin yıllardır yüz yüzedir.

Maalesef bugün, bu sistem dünyaya hakim ve daha kötüsü toplumların kılcal damarlarına, tüm hücrelerine kadar sızmış durumdadır. İdeolojik hegemonyayı elinde bulunduruyor. Andre Gunder Frank’ın deyimiyle bugün dünyanın en demokratik sayılan ülkesinin başında bulunan başbakanın, toplum üzerindeki iktidar yetkileri tarihin en büyük imparatorlarından daha fazladır. Ordu, polis, istihbarat ağlarıyla şiddete odaklanmış muazzam bir güç yoğunlaşması vardır. Kendi örgütlenmesine önem verdiği kadar karşı örgütlenmelerin, alternatif organizasyonların ortaya çıkmamasına da yüksek bir imtina gösterir. Toplumun örgütlenmemesi ya da ortaya çıkan olası örgütlenmeleri tasfiye etmek için her türlü aracı kullanır, kullanıyor.

Gün kısır döngünün dışına çıkmak, çözümü, çareyi sistem dışında aramak ve en az devlet organizasyonu kadar örgütlenmeye önem vermektir. En önemlisi de kapitalist modernite sisteminin inşa ettiği ideolojik hegemonyanın dışına çıkabilmek ve verili olanın ötesinden bakmaktır.

Bugün yapılması gereken kapitalist uygarlığın siyasal formu olan en büyüğünden en küçüğüne kadar ulus devletlerin birbirlerine karşı politikalarını tartışıp durmak değildir. Zira bunu yapmak aynı zamanda çıkmaz bir sokak olan bu sisteme toplumların medet ummasını beraberinde getiriyor. Her hamleleri daha fazla savaş, kan, göz yaşı, yoksulluk, yoksunluk ve sömürü getirdi, getirecektir. Tarih bunun canlı örneğidir.

Gün kısır döngünün dışına çıkmak, çözümü, çareyi sistem dışında aramak ve en az devlet organizasyonu kadar örgütlenmeye önem vermektir. En önemlisi de kapitalist modernite sisteminin inşa ettiği ideolojik hegemonyanın dışına çıkabilmek ve verili olanın ötesinden bakmaktır. Bu yapılmadıkça, Adorno’nun dediği gibi bu sistemin şerbetinden içenin iyi bir yaşamı inşa etmesi mümkün değildir.

Kapitalist uygarlık sistemine karşı tarih boyunca direnen, sistem dışı toplumsal, siyasal ve inanç hareketlerinin direnişlerini, maddi ve manevi değerlerini taşımak, bunun üzerinden sistem dışı yaşamı, alternatifi tartışmak her zamandan daha acil ve önemli hale gelmiştir. Kuşkusuz bunun yükü de öncülük pozisyonunda bulunan sol, sosyalist parti ve hareketler, kadın ve inanç grupları, ezilen halkların devrimci-demokratik öncüleri, ekolojik ve kültürel hareketlerdir.

Kapitalist uygarlık sisteminin kaosu aşma yöntemi değişmezdir. Savaş ve yıkım yaratmak. Son yıllarda ekonomik, ekolojik, siyasal ve toplumsal kriz derinleştikçe despotik, lümpen, sağcı kişiliklerin iktidara gelmesi ve bunun giderek bir trende dönüşmesi, sistemin savaş karakterinin gereğidir. Dünyanın birçok yerinde sahne alan lümpen despotların karakteri Hitler’in karakterinden farklı değildir. Serseri mayın gibi ortalıkta dolanan, sağa sola tehdit savuran bu diktatörlerin yeni savaşlara girişmesi ve halkları birbirine kırdırtmaları olmayacak bir ihtimal değildir.

Bu lümpen, sağcı ve dinci despotlara karşı duracak ve yeni bir yaşamı inşa edecek tek odak sistem dışı güçlerdir. Maalesef tarihin bu önemli ve dönüm noktasında en az görünen kesim, halklara öncü olması gereken bu kesimlerdir. Bu gün ezilen, sömürülen yoksul halklar her yerde direniştedir. Bu direniş sadece dünyanın bir bölgesiyle sınırlı da değildir. Asya’dan Avrupa’ya, Amerika’dan Afrika’ya, Latin Amerika’ya kadar ezilenler her gün sokaklarda direniyor.

Ortadoğu kendini Tanrı sanan 30-40 yıllık despotlarını bir gecede yerle bir etme kapasitesini ve basiretini gösterebiliyor. Çin gibi kemikleşmiş diktatörel bir yapıya karşı Hong Hong iki yıldır direniyor. Amerika’nın ırkçı geleneğinin temsili Trump’a karşı salgına rağmen halklar yaşamlarını riske atarak direniyor. Rusya tarihinin en gaddar diktatörü Putin’nin tüm baskı mekanizmalarına rağmen bir aydır halk sokaklardan çekilmiyor.

Bu anlamda halkların tarihten gelen dirim ve direniş güçleri her zamankinden daha fazla güçlü ve ayakta. Halklar üzerinde düşeni ziyadesiyle yapıyor. Ancak maalesef yol gösteren, alternatif yataran öncü güç ya olmadığı ya da çok zayıf olduğu için halk direnişinin yarattığı sonuçlar yine dönüp dolaşıp sistem içi yollara kanalize oluyor. Ortadoğu’da, Balkanlar’da, Latin Amerika’da Asya’da sadece son on yıl içinde onlarca diktatör yerle bir edildi ama maalesef yerine yeni despotlar geldi.

Ulus devletlerin birbirlerine diş göstermelerini tartışmak ve yazmak yerine sistem dışı hareketlerin bir an önce radikal demokrasi talepli enternasyonal birlikteliğini gündemleştirmek ve tartışmak çözümün ilk adımıdır.

Sistem dışı hareketler açısında tarihte ender görülen fırsat ve olanaklar var. Kriz ve kaos içinde bir olan ve buradan çıkışı mümkün olmayan, çözülme ve çöküş yaşayan bir sistem var. Öncüsünü bekleyen ve diktatörlükleri bir gecede deviren yoksul, ezilen ve ötekileştirilen halkların direnişi sürüyor. Adeta bir alternatif ve öncülük bekliyor halklar. Sistem dışı tüm hareketler bu görevi yerine getirmenin tarihi sorumluluğuyla yüzyüzedir.

Sol sosyalist partilerin, inanç gruplarının, ekolojik ve kültürel hareketleri, demokratik ulusal kurtuluş hareketlerinin, işçi ve emekçi organizasyonların katılacağı enternasyonal bir tartışma platformu ve temsil gücünün oluşacağı bir örgütlenmenin şimdiye kadar yapılmamış olması tüm sistem dışı hareketlerin en büyük eksiğidir. Ulus devletlerin birbirlerine diş göstermelerini tartışmak ve yazmak yerine sistem dışı hareketlerin bir an önce radikal demokrasi talepli enternasyonal birlikteliğini gündemleştirmek ve tartışmak çözümün ilk adımıdır.

Gericiliğe, milliyetçiliğe, ırkçılığa ve diktatörlüğe karşı, insanca yaşamı savunan herkesin görevidir. Aksi halde halklar sürekli direnecek, diktatörlükleri yıkacak ancak iktidara yeni despotlar gelecektir. Kapitalist sistemin “ezel-ebed” algısı yaratmasının temel amaçlarından biride budur. Ancak bu döngüyü kırmak, yeniyi mümkün kılmak ve inşa etmenin tüm koşulları mevcut ve öncüsünü, alternatifini beklemektedir.

Bu anlamda enternasyonal düzeyde çağrı yapacak, ön ayak olacak güçlerden biri de Kürt hareketidir. Gerek Ortadoğu ve dünya genelindeki varlığı ve buradaki sistem dışı güçlerle ilişkileri, gerekse etkin bir örgütlenme ve direniş içinde olması, gerekse de Rojava pratiğinde önemli bir pratik ve alternatif deneyiminin içinde geçmesi bunu gerekli kılıyor.

Previous post
Endonezya'nın ilk trans kamu yöneticisi: Hendrika Mayora Kelan
Next post
MKM binası AKP’li belediyeye tahsis edilmiş