Ana SayfaYazarlarElend AydınErmeni İstanbul’unda düş kırıklığı, heyecan ve isyan: ‘Meteliksiz Aşıklar’ – Elend Aydın

Ermeni İstanbul’unda düş kırıklığı, heyecan ve isyan: ‘Meteliksiz Aşıklar’ – Elend Aydın


Elend Aydın


Sevgili Zaven Biberyan’ın, oldukça güzel duran, (kitabın altıncı sayfasında) ‘Fotoğraf Efsanesi’ Ara Güler imzalı “suretinin” mahzun ışığında heyecanlanarak başladım Meteliksiz Aşıklar’a… Heyecanlanmam; anlamlı ve güzel olduğu kadar trajikti de, fena halde trajik! Zira bir Kürt kızı olarak heyecanlanmamın yegane nedeni, ilk kez, Ermeni bir yazar tarafından yazılan bir roman okumamdı. Adını koyamadığım ve insan olarak masumiyet karinesine sahip olduğumu herkesçe teyit edebilecek olmama rağmen, bir mahçubiyet de yaşadım okurken, “cennet vatan” Türkiye Cumhuriyeti’nin bir parçasıydım ne de olsa.

Okurken karınca oldum bazen, telaşlı, “sevdiğimi göremesem de yolunda ölürüm” dercesine koşturan… Bazen nedense Prens Mişkin’e benzediğimi hissettim*, ulaşıp anlayamadığım ya da çok iyi bildiğim ruh halleri, dumanlar, sisler, buzlu camlar ve gamlar…

1921-1984 yılları arasında, kadir bilir bir memleket ve dünya realitesinde olmasa da doyasıya yaşamış Biberyan. O kadar doyasıya ve hakkını vererek yaşamış ki, kitabındaki her cümledeki duygu, düş kırıklığı, heyecan ve isyanı okura sımsıkı hissettirebiliyor. Unutmadan Marc Nichanian’ın “Zaven Biberyan ya da Çilekeşlik” başlıklı harika Sunuş’undan bir parça okuyalım:

Bu romanda röntgenciler her yerdedir hakikaten! Daha ilk sayfadan, daha ilk satırdan itibaren oradadırlar: “Sur aniden rahatsız oldu. Açıklanamayacak bir duyguydu bu, biri onları izliyordu sanki.” Bu biri, ağaçta, tam tepelerindedir. Kollarıyla bacakları dallarla bütünleşmiştir. “Biri kımıldamadan onları izliyordu. O kadar sessiz, o kadar hareketsizdi ki, on beş dakikadır başlarının üstündeki varlığını fark etmemişlerdir.” Her yerdedirler, ağaçların üstünde, adada, kuytu köşelerde, bizi beklerler, saldırıya geçmeye hazırdırlar. Norma’yla birlikte, her yerde onların gözü önündeyizdir. Onların darbelerine de maruz kalırız tabii, adaya ilk gidişimizde olduğu gibi, taşlara takıla takıla yokuştan inerken. Korku salarlar. Röntgenci kelimesi başka bir dile zor çevrilir. Onlar “dikizci” denen adamlar mıdır? Ama burada bizi bekler, bizi takip eder, çeteler halinde, bizi tehdit ederler. Bizi gizlice seyretmekle kalmazlar, bizi ele vermeye de hazırdırlar. Biz kendimiz saklanmalıyızdır. Ancak, nereye saklanırsak saklanalım bizi bulup ortaya çıkarırlar. Dolayısıyla basit, sıradan “dikizciler” değildirler. Bireysel hareket etmezler.

Zaven Biberyan

Tanıdık ve güncel olmasıyla tüylerinizi ürpertmedi mi? Röntgenciler diyarına dönüşmüş canım memleketin halini, Biberyan kim bilir şimdi nasıl yazıyor olurdu? Bu romandan önce okuduğum roman Ketil Bjørnstad’ın “Düşüş”üydü ve eleştirmenler tarafından ‘tipik bir Rönesans adamı’ olarak nitelendirildiği için, tüm sayfalar boyunca Rönesans aydınlığını arasam da bulamayıp, karanlıkta kaldım, oysa Meteliksiz Aşıklar’da her cümle ve paragrafın ışıldayan kandil ve deniz feneri vardı. Bence Biberyan hem ulusal hem evrensel çapta bir Rönesans. İnsanı, sorularla ışıklar yakıp uyandıran bir entelektüel:

Acı tebessümü soldu. Ne çapa vardı ne de limon. Tekne dalgalara terk edilmişti. Dik durmak, boğuşmak gerekiyordu. Yüreği katılaştı. Her zamankinden çok… Katılaşmanın da ötesinde, enikonu habis, kötü biri olup çıktı. Daha keskin bir aşağılayıcı tavır takınıp, terbiyesizliği iyice ele aldı. Karşısında saygıdan ve korkudan titremesini bekleyen babasını hor gören bir bakışla onurlandırdı.

“Her akşam seni mi bekleyeceğiz lan?”

Sur babasını kudurtacak yepyeni bir yöntem bulmak için kendi kendini yiyordu. Bütün kelimeler, bağırıp çağırmalar zayıf kalıyordu sanki. Sessizliği tercih etti. Alaycı ve aşağılayıcı sessizliği… Bir kaşını yukarı kaldırıp ıslık çalmaya başladı.

Anılar defterimize baktığımızda karşılarında ‘korkudan titrememizi bekleyenler’e karşı bulduğumuz Survari yöntemler var mıdır?

Ermeni İstanbul’un romantik, bilge ve kendine güvenen özgür kadın “gerçeğini” güzel Norma’dan okuyalım biraz:

Tekrar sessizlik hakim oldu. Her gürültüden sonra daha da derin… Sur sessizliğin böylesine alışık değildi, kafasının içinde bir boşluk hissi vardı, sanki benliği boşalıyordu. Norma’nın yumuşak sesi bile, top atılmışçasına sarstı onu.

“Ayın sesini duyuyor musun?”

“Ayın sesi mi?”

Norma güldü. Kararmaya başlayan denizin üstündeki ayışığını gösterdi parmağıyla. Elini Sur’un koluna koydu. Sur’u da aynı şeyi yapmaya davet ederek kulak kabarttı. Su, kumun üstünde zar zor duyulan bir fısıltı ve kayaların oyukları arasında gluk gluk diye boğuk sesler çıkarıyordu… Arada sırada deniz şıpırdıyordu.

“Bunlar ay ışığının sesleridir” dedi Norma, gülümseyerek. “Şimdi deniz kenarına in, ay ışığında denizin içine bak, neler neler görürsün… Sürekli bir hareket vardır orada. Her şey canlıdır”(…)

“Pek beğenmemişsin” dedi Sur.

“Evet, pek beğenmedim. O adam, ıstırap çekmeyi seviyor. İlk bakışta sandığın gibi, ıstırap çekenleri değil. Ben ıstırap çekmeyi sevmem. Ben neşeli, mutlu olmayı severim. İyi yaşamayı severim. O adam kötü yaşamayı sevdirmeye çalışıyor. O yüzden pek sevmedim. Gorki’yi severim. Ben çok Gorki okudum. Babam okurdu. O kötü şeyleri sevdirmiyor. İsyan ettiriyor.”

“İstrati öyle yaşamış. Öyle görmüş, alışmış.”**

“Aklım almıyor. Kusura bakma, sen İstrati’yi çok beğenmişsin. Kötü yazmıyor ama anlamıyorum, insan ıstıraba nasıl alışır? Nasıl sevebilir ıstırabı? Ben Pire’de, gemiye binmeden neler gördüm. Ondan önce de, hatırlıyorum. Atina’da yamru yumru bir sokak kalmış aklımda, tepenin yamacında. O tepe Akropolis’e çıkar. Orada eski bir evde yaşıyorduk. Bu kadarını hatırlıyorum. Bir gün Naziler orada bir kızı ve bir adamı öldürdüler. Partizandılar galiba. Ben seyrettim. Bugün hala o görüntü aklıma geldiğinde aynı acıyı hissediyorum. Pire’deki cesetleri de… Alışmadım böyle şeylere. Haydi diyelim ben küçüktüm. Babam da alışmamıştır. Almanlardan o kadar iğreniyor ki onların adını bile duymak istemez. O yılları tatlılıkla, özlemle hatırladığını hiç duymadım. Annem de alışmadı.”

Romantik ve zeki Norma ayın denizdeki şarkısına karışabilecek kadar ‘uçarıyken’; aniden dost olduğu anlaşılan “röntgenci” görünümlü kişi içini; “Acaba o Yahudi ne yapmıştı buna?”, “Kim bilir?” “Bizi Türk sandı” “Hı.” “Acaba Ermeni olduğumuzu anlasa farklı davranır mıydı?” gibi tarihsel-güncel sorular da sorabiliyor zakkum çiçeklerinin acısını hissettirerek.

Sur’un anti otoriter, bazen de anarşist rüzgarların estiği duygu ve bilinç dünyasından bazı cümlelerle vedaya doğru kürek sallayalım Biberyan’ın ebedi sularında.

Ve memurun önünde acınası Türkçesiyle (babası) , kanuna uymayıp da vapura atladığı için Sur’a bela okumaya başladı. Sur bu adamın babası olmasının verdiği utançla kıpkırmızı oldu(…) Babasını, on lira zarara sokmuş olmaktan duyduğu tatmin dışında bir şey kalmamıştı elinde. Asıl mesele para değil tatmin dışında hiçbir şey kalmamıştı elinde. Asıl mesele para değildi. Mesele, yenilgiye uğramasıydı. (…)Hiçbir şey görmüyordu. Bütün dikkati, memurun yüzüne odaklanmıştı, adamın yüz hatları ona azap veriyordu. Memur görmek istemiyordu. Üniformalı insanlara dayanamıyordu. Gözü bir memura her takıldığında yüreği hop ediyordu. Her üniformalı onu çağıracak, tutup götürecek, para cezası kesecekti. Biri kadınlara baktın diyecekti, öbürü ellerini cebine sokmuşsun terbiyesiz diyecekti, bir başkası ise şehirde böyle yürünmez diyecekti, ya da beni saygıyla selamlamadın diyecekti, hepsi birden devlet otoritesine saygıda kusur ettin diyeceklerdi, hükümetin otoritesini aşağıladın, sen kötü bir vatandaşsın, sen vatansever değilsin, sen hainsin, sen bizden değilsin… Babası ise kendisi suçlanmasın diye onlarla hemfikir olacaktı…

Şimdi… Bu muazzam romanın, hepimizin romanı olduğunu anlayamayacak olan var mı? Ve üstad Biberyan’ın, hem oradan ve o zamandan bugünleri-bizi gördüğünü hem de “yanımızda” olduğunu görmemek için, padişah efendilerin ve el Bağdadilerin eteğini öpmüş ve memurlara el pençe divan durmuş olmak gerektiğini bilmemek için kahin olmaya gerek var mıdır?

Vurgulamadan geçemeyeceğim bir şahikası da (Romanın) mağdur kimliğinin cüceleştirici, kafesleyici, yabancılaştırıcı ve yozlaştırıcı tuzaklarına karşı ışıl ışıl bir gözyüzüne sahip olmasıdır. Ama bunun için alıntı yapmayacağım, kitabı okuyunca tüm güzelliğiyle keşfedeceksiniz nasıl olasa.

Yazarın tüm eserlerini bir an önce okuyabilme sabırsızlığıyla, en çok kanayan kimliğimiz olan Ermeniliğe dair açtığı edebi entelektüel çığır için Aras Yayıncılık’a “teşekkürler” diyor, tamamlamak için kitaplarını kaçırmamak lazım hatırlatmasında bulunuyorum.


NOT: Kürtçede “rûşüşti”, “yüzsüz, arsız, ukala” anlamındadır. Semantik kökenini ise bu kitap sayesinde buldum diyebilirim, çünkü “Yüzlerinden ‘meron’ [Ermenicede vaftiz ayininde kullanılan kutsal yağ] akardı. Utanırlardı, büyüklerin karşısında bakışlarını yerden kaldırmaktan korkarlardı” diye bir cümle var.

*Prens Mişkin: Dostoyevski’nin “Budala” eserinin baş karakteri.
**Panait İstrati: Yunanlı yazar.

 

Künye

Meteliksiz Âşıklar
Zaven Biberyan
Ermeniceden çeviren: Natali Bağdat
Aras Yayıncılık
İstanbul, 2017