Ana SayfaManşetTutuklananda tutuklu kalmak: 15 Şubat 1999’dan bu yana

Tutuklananda tutuklu kalmak: 15 Şubat 1999’dan bu yana


Cengizhan Kaptan


Benim tek bir isteğim var: barış. Ve ne olursa olsun toplumsal barış için beslediğim umudum yitip gitmeyecek. Bütün yorgunluklara, kahırlara, acı şerbetlere rağmen bu şekilde düşünen milyonlarca insanın varlığı bu umudun canlı kalmasındaki en büyük besin.

15 Şubat 2020, Abdullah Öcalan’ın gözaltına alınışının 21. yılı. Öcalan gözaltına alındığında Kürtlerin demokratik talepleri ve kimlik arayışının biteceğini beklemek birilerinin planıydı herhalde; anlaşılabilir. Ancak üzerinden 21 yıl geçmiş olsa da çözümlenemeyen bir sorun, halkın çözülmeyen taleplerinin varlığına işaret ediyor demektir. Peki, nedir o halde o talepler? Çözülmeleri imkansız mıdır?

Bir gazete makalesinde çok detaylı analizlere girmek pek de olanaklı değil. Ancak bu talepleri temel bir biçimde dile getirmek gerekirse şöyle sıralayabiliriz:

  • Tek bir etnisite temelinde değil, ‘tüm’ çeşitli ulus, halk ve toplumların bir arada yaşayabilmesi için yapılabilir olan bir anayasal düzenleme.
  • Ülkede yaşayan ‘tüm’ yurttaşların demokratik sürece doğrudan katılmasını sağlamaya yönelik yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve insanların kendi yaşadıkları yerlerde, kendi durum ve ihtiyaçlarına göre karar almalarının kayıt altına alınarak önünün açılması.

Doğrusu, bu taleplerin çözümü ne bir sosyalist devrim gerekir ne de otonomi. Bunlar, kapitalist anlamda demokrasisi gelişmiş bir ülkenin dahi altından kalkabileceği sorunlardır. Bunları çözmek için ‘akil insanlar’a gerek vardı oysa. Ancak, ülkenin mevcut siyasi durumu malum; birazcık konuşanın ya FETÖ’cü ya PKK’li olarak üzerine gidildiği bir ortamda barışın gelmesi ve demokratik çözümlerin hayata geçmesi mümkün mü? Hayır. Bunların tekrardan tartışılabilmesi için öncelikle savaş koşulları ve sivil darbe öncesinin ortamına ve kötü bir şekilde uygulansa da parlamenter sisteme dönüş yapılması gerekecek gibi görünüyor.

Ülkenin durumu bu; dramatize etmiyorum: 1980 faşist anayasasını ilga edip yerine demokratik anayasa getireceğini vaat edenlerin tek adam rejimini hakim kıldığı bir ülkeden konuşuyoruz neticede. Başkanlık sistemi öncesine dönülmesi, pratikte 1980 Anayasası’na dönüş talebidir, iç karartıcı bir durum da. Yine de farkı şudur: en kötü burjuva parlamenter sistem anayasal değişiklikleri tartışabilir ama savaş hükümetleri bunu yapmaz. Her iki sistemin geçişkenliği olasıdır ama farklı demokratik düzeyleri ifade ederler. Özgürlükçü sosyalist anlayış ise bambaşka bir yerdedir.

Sahte, samimi olarak müzakere edilmediği çok açık olan çözüm sürecinde dahi insanların ölmediği birkaç yıl yaşadık. Dahası, iktidar yanlılarının sosyal medyada ‘akan kan dursun, ben her şeye hazırım’ tarzı söylemlerine şahit olduk. Ne ülke bölünüyordu ne ölüm haberleri geliyordu. Ancak 7 Haziran 2015’te görüldüğü gibi bu haliyle dahi, özgürlük ortamı, ortamı açtığını iddia eden iktidar sahiplerinin değil, çözüm için didinenlerin halklar tarafından rağbet gördüğünün en yalın ve somut haliyle ortaya koydu. Sonrası malum, İmralı’daki Öcalan’a mutlak tecrit, savaşa en yoğun şekliyle devam, Kürt kimliğini açık bir şekilde ret, futbol takımlarına varana kadar ırkçılık ve saldırı ile bunu normalleştiren hatta sıradanlaştıran bir idare tarzı ve sosyolojik anlamda bütünüyle ayrılmış halklar. Böyle bir ortamda ‘halkların kardeşliği’ lafının izafi anlamsızlığının ses bulması kaçınılmaz hale geldi.

Oysa, hep karşı-propaganda amacıyla siyasi planda öne çıkarılan Öcalan, İmralı’da kaldığı yıllarda çok radikal fikirsel dönüşüm ve değişiklikler yaşamış ve yeni fikirleri sosyalist sol (özellikle Marksist) çevrelerde ‘kıyamet koparacak’ önermelerde bulunmuştu. Neydi bu fikirsel dönüşümlerin nedenleri?

Özne açısından bakarsak, sanırım reel sosyalizmin çökmesi, kendi hareketini ve durumunu gözden geçirmesinde en büyük etkenlerden. Öcalan’ın Murray Bookchin, Immanuel Wallerstein, Andre Gunder Frank, Fransız sosyalizmi, Fourier/Kropotkin/Bakunin gibi özgürlükçü sosyalizm anlayışına sahip düşünürlerin eserlerini çok ciddi ve ayrıntılı bir biçimde okuduğunu ve harmanladığını anlayabiliyoruz cezaevinde yazdığı eserlerinden (aslında savunmalarından). Marksizm’den vazgeçtiğini ifade etmek çok büyük cesaret işidir; bunu Marksizmi ya da Öcalan’ı eleştirmek anlamında değil, bizzat olgunun kendisinin önemini vurgulamak anlamında söylüyorum. O dönem anaakım medyada dahi Bookchin – Öcalan ilişkisi üzerine hararetle yazan ama bunları fikirsel olarak inceleme yetisinden uzak, neredeyse magazinsel bir şekilde dile getiren yazılar mevcuttu. Bugün ise tabudur tekrar Öcalan’ın açılımlarını tartışmak ve kendisi mutlak tecrittedir.

Bu yazıda bu açılım ve önermeleri ana başlıklar ve özet biçiminde dile getirmek istiyorum:

Demokratik ulus: Bookchin’in kullandığı demokratik ulus kavramı, kapitalist modernitenin ulus-devlet çıkmazına karşı, katılımcı demokrasiyi esas alan, kökleri Atina’nın polis adlı şehrinde bulunan, toplumun yüzyüze, katılımcı bir şekilde karar aldığı yurttaşların, halk meclisleri aracılığıyla örgütlendikleri ve yerinden yönetimin esas olduğu ve demokrasiyi inşa ettiği bir sistemdir. Öcalan, Bookchin perspektifinden kısaca tanımını yaptığım demokratik ulusu, Mezopotamya özelinde de inceleyip harmanlamıştır.

Demokratik ulusun amacı, merkeziyetçilik yerine yerinden yönetim, tahakküm yerine katılım, çevre katliamı yerine ekolojik yaşam tarzını toplumsal anlamda inşa etmektir. Bu anlamda, tepeden inmeci ve merkeziyetçi yönetimlere karşı ortaya konulan bir açılım ve önermedir.

Demokratik modernite: Anlaşıldığı üzere, Andre Gunder Frank’ın kapitalizmin beş bin yıllık tarihi olduğu tezini örneklerle işleyen, Wallerstein’ın modern dünya-sisteminden hareket eden ve örneğin Ortadoğu’daki minimal Arap ulus-devletlerini periferik perspektifte işleyen Öcalan, bu devletlerin büyük hegemonik devletlerin yörüngesinde olan devletler olduklarını ortaya koyar.

Ortadoğu’daki ulus-devletlerin kendi öz kültürlerine yabancılaşmış durumunu açıklarken, bu şekilde oluşturulan iktidar mekanizmasının çatışmadan beri olamayacağını ifade etmiştir. Kendi kültürüne yabancılaşmış, yeryüzü Tanrı’sı niteliğindeki ulus-devletlere karşı çözümün ekonomik komünlerden geçtiğini belirtir. Burada da Bookchin’in komünalist yaklaşımının Ortadoğu özelinde uygulanma önerileri ve harmanlanışı mevcuttur.

Merkeziyetçi, tahakkümcü, büyük hegemonik devletlerin ulus-devlet acentaları olan periferik ulus-devletlerin cenderesinden kurtulmak ve demokratik bir toplum kurmak için bir zihniyet devrimine gerek duyulmaktadır. Bu zihniyet devrimi ile kapitalizmin insanı kendine, emeğine, topluma, doğaya yabancılaştırma rutini ters yüz edilebilir ve demokratik ulus bazlı, ekolojik, özgürlükçü bir toplum yaratılabilir. İşte bu şekilde halklar birbirleri ile ‘kardeşlik’ ve ‘eşitlik’ içinde ve özgürce yaşayabilirler.

Anayasal hak ise sanıldığı kadar karmaşık ve tehlikeli bir durum içermez. Devamlı işlenen kaba ve yayılmacı milliyetçiliğin tahakkümü altında özgür yaşamın algılanması her ne kadar zor olsa da, bir etnisitenin hakimiyetinin tanımlamadan kaldırılması dahi demokratik çözüm anlamında önemli bir adım olacaktır. Türk kimliğini üst-kimlik şeklinde dizayn etmek tarihsel olgularda karşılığı bulunmayan, demokratik bir yaşam ve toplumsal ortak amaçlar için bir arada yaşamaya engel teşkil eden bir eylemdir.

Demokratik ulus temelinde kurulu bir toplumda her yurttaş kendi kimliğini özgürce ortaya koyabilir, anadilinde eğitimini alabilir ve bunların gerçekleşmesi halinde ülkenin bölünmesi bir yana, tam aksine, ülkenin insanlarının hem özgüvenli hem de katılımcı, sorumlu, üretken bireyler olmasının ve uyumlu bir toplumsal yaşam inşasının önü açılır.

Sosyal bilimler alanındaki tezler, görüşler ‘tartışmak’ için vardırlar. Doğruları, yanlışları ortaya koymak ancak üzerlerinde tartışarak, atılan pratik adımlar ve teoriler ile ölçülebilir, ölçülmelidir. Toplumda kimlik sorunlarını, sınıfsal sorunları aşmak için bu değerlendirmelerin yapılması elzemdir. Politik katılımını, etik anlayışını yitirmiş bir toplum yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. İnşa etmek için değil, saldırmak ve yok etmek güdüsüyle hareket eder.

Bu açılımlar, barış ve çözüm odaklı adımlar için tartışılması önemli olan önermelerdir. Bunlar anlamsız ve kısır politik tartışmalar, popülist söylemler ve iktidar mekanizmalarının dar görüşleri bir yana, sosyolojik, felsefi yanı olan önermelerdir. Tabu haline getirmekle, nefret söylemleri ile çözümsüzlükten başka bir çözüm(!) üretilmez. Yurttaşların seçmen, bireylerin özne yerine nesne olarak görüldüğü toplum yapılarından sıyrılmak için bu konuların ve önerilerin üzerinde konuşmak önemlidir. Bunları tartışmadan, ne kayyumlar, ne ekonomik kriz ne de demokratik yaşam anlaşılabilir. Çok yıllarını yitirmiş ve zihinsel çöküntü yaşamış bir ülkenin her şeyden çok yeni, demokratik bir yaşama yönelme gibi bir kaygısı olmalıdır.

Bunları tartıştırmayan, insanları devamlı yaftalayanların zihinleri ise tutukladıklarında tutuklu kalır. Aşılamaz bir bastırılmışlığın elinde hapsolurlar. Tıpkı Marx’ın başka ulusları ezen ulusların özgür olamayacaklarını söylemiş olduğu gibi, tıpkı Hegel’in efendi-köle diyalektiğindeki bazı hususlar gibi. Zihinsel tutsaklık en acı tutsaklık olsa gerek!

Savaş değil barış istemek artık suç olmasın. Eğer ille de suç olacaksa, varsın barış istemek suç olsun.

Previous post
Mutlak tecrit ile sürdürülen komplo – Ebru Günay
Next post
İHD: Antalya Cezaevi'ndeki üç hasta tutuklunun hayati tehlikesi var