Ana SayfaManşetPost-korona dönemde demokratik siyasetin yeniden inşası – I

Post-korona dönemde demokratik siyasetin yeniden inşası – I


Nejat Uğraş*


Doğru olduğunu bildiğin yolda ilerle kim ne derse desin. ‘Normal’ olduğu söylenen her şeye kuşkuyla yaklaş!”

Karl Marx, Kapital II. cilt, s.192

Güney Koreli felsefeci, kültür kuramcısı, yazar Byung-Chul Han, koronavirüsle birlikte ortaya çıkan toplumu “İyi yaşama duygusunu tamamen kaybeden, hazzın da sağlığa feda edildiği bir sağ kalma toplumu” olarak nitelendirmişti. Chul Han, salgın nedeniyle bir biyopolitik gözetleme rejimine doğru ilerlediğimizi ve Batı’nın, salgın şoku karşısında liberal ilkelerinden vazgeçmek zorunda kalacağını, sonra da özgürlüğümüzü kalıcı olarak kısıtlayan bir biyopolitik karantina toplumuyla karşı karşıya kalacağımızı iddia etmişti.[1]

Tarih ve siyaset bilimci Prof. Dr. Hamit Bozarslan Gazete Duvar’dan İrfan Aktan’a verdiği mülakatta Byung-Chul Han’ın tezlerini destekleyen açıklamalarda bulunarak toplumların siyaset sonrasi döneme girmesinin tehlikesine işaret ederek bu durumun tarihin sonunu getirebileceğine dair oldukça önemli bir uyarıda bulunmuştu. Bozarslan “Biyolojik temelde, tek meşruiyetini kendi milletini veya toplumunu koruma, ‘yaşamını’ garanti altına alma söylemine dayandıran yeni bir tiranlık, sultanlık veya istibdat rejimlerinin oluşmasını olasılık dışı” görmediğini belirterek, bunu önlemeye dönük en temel yolun mevcut korkunun aşılması ve ama bunun da siyaset yoluyla aşılması olduğunun altını çizmişti. Hamit Hoca, dünya çapında biyolojik temelli istibdat rejimleriyle karşı karşıya kalınması durumunda, artık siyasetin düşünülmesinin mümkün olmadığı tespitinde bulunarak, meşruiyetini sadece ve sadece “hayatta kalmayı sağlamakta” bulan tiranlık rejimleriyle karşı karşıya kalma tehlikesinin siyasetle aşılması gerektiğini[2] salık vererek post pandemik dönemin halihazırdaki aşısının demokratik siyaseti öncelemek olduğuna dair bizi bir tefekkürün içine itmiştir.

Biyo-iktidar toplumsal hayatı, onu izleyerek, özümleyerek ve yeniden eklemleyerek, içten düzenleyen bir iktidar biçimidir. Söylem, imaj ve algı bombardımanıyla duygu ve düşüncelerin tutsak alınıp yönlendirilmesinden; açlık, korku ve cinsel güdülerin kışkırtılıp toplumların idare edilmesi ve tüketim kalıplarının şekillendirilmesine kadar Foucault’un ifadesiyle, hayat iktidarın bir nesnesi haline getirilir. Öcalan bu durumu değerlendirirken “Kontrol toplumu” paradigmasının bütün toplumu biyo-iktidar alanı olarak gördüğünü ifade ederek, iktidarın tüm topluma bulaştırılmasının ise sadece çok güçlendiği anlamına gelmeyeceğini ve fakat çaresizleştiği, zavallılaştığı, çözülme sürecinin son haline hızla yaklaştığı anlamında da değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiştir.

Hassaten bütün insanlığı ilgilendiren böylesi tarihsel eşiklerde, bir yanda toplumun demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi damarının ve geleneğinin mücadelesi, diğer yanda savaşçı-iktidarcı-devletçi güçlerin/kliklerin ve geleneğin kendini koşullara uyarlayarak yeniden yapılandırma çabaları eşik zamanlarda çok daha belirgin bir görünüm arz etmektedir. Bu aşamadaki mücadelenin belirlenmesinde ise zihniyet, moral-ahlak ve politik bakımdan önceden hazırlıklı, sistemli ve örgütlü olan güçlerin daha avantajlı olduklarını, sürece ve yeni oluşuma kendi amaç ve hedeflerini yansıtmalarının, damgalarını vurmalarının daha olası olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz.

Öcalan, devlet ve politika arasındaki ilişkiyi şöyle formülize eder: “Devlet kural demektir, politika ise yaratıcılıktır. Devlet hazırı yönetir, politika ise oluşturarak yönetir. Devlet zanaattir, politika sanattır.”

Öyleyse bu özgürlük sanatı bir bütün olarak toplumsal muhalefet yapanlar tarafından nasıl idarecilik zanaatine dönüştürülüyor? Yaratıcılık nasıl bastırılıp dogmalarla boğuluyor? Neden toplumların öz-devinimleri statükolarla sakatlanıp engellenebiliyor? Bu benzeri soruların cevapları bulunup gerekleri yerine getirilmeden siyasetin rolünü yetkince oynaması beklenemez…

Demokratik siyasetin siyasi sorumluluğu

Tarihçi E.H Carr, “politika, asla bir arada düşünülmeyecek iki farklı alana ait iki unsurdan –ütopya ve gerçek- oluşur” derken, İngiliz Geoff Mulgan ise politikanın – E.H. Carr’ın iddiasının- “aksine, bu ikisinin her zaman bir araya geldiği, iletişim kurduğu ve iç içe geçtiğine, pragmatistlerin hayallere daldıklarına, hayalcilerin gerçeklere tosladıklarına inanan uzun bir geleneğe ait” olduğunu belirtmiştir. Öcalan ise siyaseti değerlendirirken Mulgan’a yaklaşır. Ama çıtayı daha da yükselterek politikayı ahlaki temelde bir özgürleşme sanatı ve mücadelesi olarak gördüğünü belirterek görüşlerini başka bir izlek üzerinden temellendirir. Şöyle ki…

Mevcut uygarlık sistemi siyaseti “devleti idare etme zanaatı” ve “kenti merkezden yönetme” derecesine indirgeyerek tahakküm ilişkilerini her gün yeniden üretir. Devletli uygarlık siyasanın içini boşaltarak, özünden saptırarak ve deforme ederek, gerçek işlevinden koparır. Bu noktada “siyaset” artık devletin idari işlevinin yerine getirildiği bir manivela gibi kullanılır. İdari işlevden kastımız ise, devletin toplum üzerindeki artık ürün ve değer gaspına dayalı olarak yürüttüğü ideolojik, siyasi ve askeri egemenlik ilişkileridir. Devletin resmi ve bürokratik işlerinin aracına dönüştürülen siyasete kısaca “Burjuva Siyaseti” diyoruz.

Oysa siyaset “özgürlük sanatı” olarak toplumun varoluş kaynağıdır.

Burjuva siyaseti, topluma hizmet etmez, edemez. Onun tek bir amacı vardır. Kendine sınıf olarak ekonomik zenginliğe el koymaktır. Savaş, çatışma, yalan ve sömürü servet transferinin esas araçlarıdır. Burjuva siyaseti, siyasanın kendisi değildir. Toplumsal bir çehresi yoktur. Bir avuç oligarkın, bir avuç kompradorun, rantiyecinin, şantiyecinin, faizcinin, sömürgenin çıkarlarını topluma dayatmasıdır. Toplumun elindeki maddi ve moral değerlere el koyup, toplum aleyhine biriktirerek kendini var etmesidir. Bu siyasette esas aks devletin genişlemesi ve yoğunlaşmasıdır. Çünkü genişleme ve yoğunlaşma toplumun mekansal uzamını daraltarak iradi kırılmayı hedef olarak seçer.

Özgürlük sanatı olarak siyaset, esnek yapısıyla daima yeniliğe ve yenilenmeye açık, yaratıcı etkinlik ve eylem silsilesidir. Burjuva siyaseti, yaratılan toplumsal değerler üzerinde egemenlik kurarak, varolana tahakküm ederek yönetir/idare eder. Özgürlük sanatı olarak siyaset ise değerler yaratarak ve oluşturarak; toplumsal inşayı özgürlük eğiliminde örgütleyerek, eşgüdüm içinde ve eşit temsiliyetle ama illaki birlikte yönetir. Burjuva siyaseti, iktidar üretme zanaatı iken özgürlük sanatı olarak siyaset ise toplumu savunan ve özgürleşmesini esas alan toplumcu ilkesel çizgilerle bu siyasetten net bir biçimde ayrılır.

Özgürlük sanatı olarak siyasetin temel görevi, toplumun hayati çıkarlarını, yaşamsal gereksinimlerini; yani güvenlik, beslenme, barınma, eğitim ve sağlık gibi ana başlıklarda toplumun yeterliliğini öz yönetim yoluyla sağlamaktır. İktidar yapılarının sakatladığı, sekteye uğrattığı özgürlük, eşitlik ve demokrasi mücadelesini tabana yayarak toplumu bu esaslar üzerinden bir özneler bütünü haline getirmektir. Çünkü toplumun özgürlük, eşitlik ve demokrasi sorunu, siyaseti esastan ilgilendiren hususlardır. Demokratik siyaset toplumu yeniden inşa etmeden, demokratik özneleşmeyi sağlamadan ve özgürleşme yaratmadan, görevini yerine getirmiş olamaz. Bu görevini yerine getirdiği oranda kendini geliştirir ve toplumsallaştırır. İşlevini o zaman yerine getirmiş olur.

Demokratik siyaset toplum için iyi işlerin bulunması olarak sürekli arayış ve tartışma içinde olan eylemsellik alanıdır. Toplumun tartışma ve karar süreçlerinden bir yönetim organizasyonu yaratacak toplumsal işlerin toplumun denetimine verilmesidir. Tartışan bir toplum, karar veren bir toplum ve kararlarını uygulayan toplum gerçeğini oluşturarak, kendi kendine yeten politik bir toplum inşa etmek post-korona döneminde daha da elzem bir hal almıştır.

Özgürlük sanatı olarak siyasetin temel görevi, toplumun hayati çıkarlarını, yaşamsal gereksinimlerini; yani güvenlik, beslenme, barınma, eğitim ve sağlık gibi ana başlıklarda toplumun yeterliliğini öz yönetim yoluyla sağlamaktır.

Siyasanın görevi alternatif bir sistemin inşasıdır. Kapitalist modernite yerine demokratik uygarlık modernitesini esas almak ideolojik doğrultunun Rosetta Taşı’dır. Demokratik siyasetin acil siyasal görev ve sorumluluğu mekansal uzamı ahlaki ve politik toplumsallık olan demokratik komünalist sistemin inşa edilmesi hususunun her zamankinden daha fazla dayatıcı bir derekeye gelmiş olmasıdır. Temel amaç, devlet dışı toplumun öz yönetimini sağlamaktır. Bu ancak örgütlü toplumun demokratik kurumsal kimliğiyle mümkün olur. O zaman siyaset yapmak toplumun çıkarlarını sadece sözel anlamda dile getirmek değil, toplumu örgütleyerek, demokratik karar gücünü açığa çıkarıp gerektiği kadar örgütlü birim ve siyasal perspektifle siyasetin güncel ve dönemsel eksikliğini gidermektir.

Siyaset yapmak demek; komün, meclis, akademi, kooperatif, kongre vb. örgütlenmeleri kurmayı ve işlevli bir tarzda çalıştırmayı gerektirir. Siyaset yapmak elitist olanı değil, kolektif olanı imler. Tek başına siyaseti yüklenip mekansal uzamı kendisine mahkûm eden konformist ve popülist pratiği yadsıyarak üretkenlik, sadelik ve aleniyetle sorunların çözümüne cevap olabildikçe parlamentarist aşkınlığın sularından bir çıkışı içkin kılabilir. Marx’ın tabiriyle “burjuva hakkının dar ufkunu aşamayan” siyasi ufuk reddedilmelidir. “Liberalizmin sınırlarını zorlayan ya da onu bir karşı çıkışla aşma arayışında olan”[3] ve bunu politik ahlaki sorumlulukla ve entelektüel bir donanımla kendi siyasi üslubunu yaratan, varlıktan oluş aşamasına geçerek, toplumsal inşayı özgürlük eğiliminde örgütleyen bir pratik behemahal hayata geçirilmelidir. Hemen. Şimdi!

Demokratik siyasetin ahlaki sorumluluğu

Bu temeller üzerinde demokratik siyasetin ahlaki sorumluluğu, toplumun çöküşünü önlemektir. Toplumun siyaset eşiği, karar süreçlerine en aktif katılımı ve kendi işlerini en iyi biçimde yönetmesi için komünal ve konfederal demokratik mekanizmaların kurulmasını önceler. Toplanma, tartışma ve karar alma yoluyla toplumun kendi demokrasisini ete kemiğe büründürmesi, komünal ve konfederal özgürlükçü düzlemlerde gerçekleştirmesi, demokratik siyasetin ahlaki görevidir. Her türlü hegemonist/egemenlikçi ilişki ve yapılara karşı, kolektivizmi; dolaylı temsiliyetin yerine doğrudan katılım süreçlerini sağlamak önemlidir.

Böyle bir yaklaşım, politik söylem ile bu söylemin pratiğini öznede birleştirir. Söyleyen ile eyleyen ayrımını ortadan kaldırır. Söyleyen aynı zamanda eyleyen olarak kolektif süreçlerde kendini toplumda, toplumu kendinde inşa eder. Politik olanın özgürlükçü, eşitlikçi ve demokratik olması ahlaki bir yükümlülüktür. Yoksa iyi olan, güzel olan, özlü, hakikatli ve doğruya yakın olan politik faaliyette açığa çıkmaz.

Dolayısıyla ahlak, politikanın yol göstericisidir. Toplumsal politika, ahlakın koyduğu ölçü ve kurallar düzleminde toplumun öz yönetimini işlevsel kılabilir. Ahlaki sorumluluk, demokratik siyasetin en temel kuralıdır. Toplumsal işlerin ahlaki ölçüler ve kurallarla yürütülmesi, yönetilmesi ve başarıya ulaştırılması, toplumun ve işin doğası gereğidir.

devam edecek…


*Yurttaş


[1]https://www.a3haber.com/2020/05/21/guney-koreli-felsefeci-kultur-kuramcisi-byung-chul-han-koronavirus-bizi-bir-sag-kalma-toplumuna-indirgedi/
[2]https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/05/23/hamit-bozarslan-ya-kuresel-tiranlik-ya-enternasyonalizm/
[3]Liberalizmin Kıyısında Siyaset, Benjamin Arditi, Metis, Şubat 2010, S.13
Previous post
Reha Erdem'den online film
Next post
Diyarbakır ve Rize'de kadın cinayetleri