Ana SayfaManşetSaygımdan – Melis Solakoğlu

Saygımdan – Melis Solakoğlu


Melis Solakoğlu


Ebru Timtik’in ardından belki de en son konuşabilecek kişi benim. 2015’te bu duyguyu çok daha yoğun hissederdim. Çünkü günlük yaşam içinde konuşmaktan başka eylemde bulunmama haliyle, canını ortaya koyanları gördükçe her an, her şey hakkında konuşmaya haddim olmadığına kanaat getirdim. Son üç yıldır da bu kanaatin temelinde eyliyorum. Fiilen yapmaya cesaretimin olmadığı şeyleri yorumlamıyorum mesela. O yüzden şimdi Ebru Timtik’in arkasından en son konuşabilecek kişi benim diyorum, benim için bu bir saygı. Konuştukları için hayatları çalınanlara saygı.

Aslında konuşmanın gücüne de inanıyorum, bir şeyleri konuşa konuşa değiştirebileceğimize. Öyle olmasa yiter miydi bu kadar Can. Ya da öyle olmasa türer miydi bu kadar din, ideoloji… Ama son üç yıldır “düşünceler birer tohumsa bunu en verimli topraklara ekmeliyim” mottosuyla hareket ediyorum. Mesela yetişkinlerle siyaset konuşmuyorum (özellikle de bana yeni bir şey öğretmeyen, ya da hiç esnemeyi, mizah yapmayı bilmeyen, sürekli kavga eden yetişkinlerle).

Bu da yetişkinlere bir rica yazısı. Bazı zamanlar lütfen susun.

Adil yargılanma talebiyle girdiği ölüm orucu eyleminin 238’inci gününde yaşamını yitiren Ebru Timtik’in ardından, Ahmet Kaya’nın dediği gibi “birileri ona ölmedin diyordu, ölüm ilanında hüzünle gülüyordu,” bir başkaları ise ölümünden bile hırsını alamayıp haber yazılarının altını “Çok şükür Allah’a devamını bekliyoruz ölümlerin idam yoksa bu şekil ölümler diliyoruz” ve benzeri yorumlarla dolduruyordu. Biraz daha “entelektüel” kesim var ki onlar da ölüm orucunun işlevselliği üzerine yorum yapmaya çalışıyordu.

Ölüm orucunun işlevselliği, desteklenme(me)si üzerine bir çok yazı, söyleşi okunabilir, duyulabilir. Hatta eski direnişçilerde ölüm orucunun yanlış olduğuna dair fikir değişimi yaşandığı da gözlenebilir. Bu görüşlerin herhangi birini kendi mantık çerçevesinde tutarlı bir şekilde açıklayarak sunabilir isteyen. Yaşam hakkıdır, ölüm hakkıdır, kendi bedeni kendi kararıdır, devletin görevi – amacıdır vb. bir sürü literatürden aldığımız görüşlerle fikirler savrulabilir. Madem amaç fikir beyan etmek ne sakıncası olabilir değil mi? Ama bazen susmalı ya da çok konuşmak istiyorsa kişi, usturuplu olmalı. Bunu en son söylediğimde insanların ifade özgürlüğünü ellerinden almaya çalıştığıma dair eleştiri almıştım ama hâlâ aynı fikirdeyim işte.

Sosyal medya hesaplarından birinde, arkadaş listemden biri, (ironi mi yaptı, gerçek düşüncesi mi bilmiyorum, açıkçası sormak da istemedim) “1980’lerde miyiz, ölüm orucu kadar anlamsız bir protesto türü yok, sen ölüyorsun sistem devam ediyor” gibi şeyler yazmış (birebir cümleleri almadım). Ölüm orucunu Selena dizisindeki Kıvılcım karakterinin nefes tutma hareketine benzetmiş. Ebru Timtik’in vefat haberinden birkaç saat sonra yazmıştı bunları. Bu durumu aklının almadığını da belirtmiş. Bu itiraftan hareketle, aklının bazı şeyleri almayan yetişkinlerden ricam lütfen susun. Ölüm oruçlarını, insanın yaşamına kıyma hakkı olup olmadığını, amaca ulaştırıp ulaştırmayacağını savunabilir, tartışabiliriz ama böylesi bir olguyu hiçbir entelektüel altyapısı olmayan bir dizinin, şımarık bir karakterine benzetmek bence saygısızlık. Eylemin sahibine saygısızlık, yiten canın ailesine saygısızlık, yaşamı pahasına konuşanlara saygısızlık, biz farkında bile olmadan bizim için ölenlere/öldürülenlere saygısızlık.

Dediğim gibi burada herhangi bir ironi var mıydı bilmiyorum ama bu (nasıl kibarca tarif edebileceğimi bilemediğim) ifadeler bana aklının almadığını yorumlayan başka birçok insanı hatırlattı.

Son söyleyeceğini ilk söyleyen biri olarak ilk söylemek istediğimi sona atıp önce modern insan evladının büyük yanılgısıyla başlamak istiyorum. Modern hatta şimdi postmodern insan evladı gelişmişliğiyle her çağdan, her açıdan daha ilerde olduğunu zannediyor. Teknoloji üretme ve kullanmadaki değişimini/ilerlemesini gelişmişliğin temeli saydığı için bu yanılgıya düşen çağımız insanı, toplumsal yada bireysel herhangi bir sorunda henüz çağların tekrarını yaptığımızı fark edemiyor. Az önce bahsettiğim arkadaş “1980’lerde miyiz” sorusuyla, artık ilerlediğimizi, zamanın değiştiğini dolayısıyla farklı yöntemler kullanılması gerektiğine değiniyor sanırım. Doğru, zaman değiştiği için yöntemler değişebilir, mesela ilk kez İspanya’da gerçekleşen hologramlı yürüyüş, değişen zamanın değişen yöntemlerinden biriydi. Peki ya eylemin sebebi neydi? Vatandaşın kendini güvende hissedemeyeceği “Güvenlik Yasası”. 2015’te yapılan bu eyleme sebep olan polise geniş yetki verilmesi ya da gösteri, toplanma gibi hareketlerin kısıtlanması herhalde bu zamana kadar ilk kez karşılaşılmış bir durum değildir. Sadece Türkiye örneğinden gidersek, sırf 32.Gün belgesellerini izleyerek bile siyasal anlamda yerimizde saydığımızı görebiliriz.

Şimdi ilk söylemek istediğime gelebilirim. Birçokları için kesin değişimi getiremeyeceğin, yalnız kalacağın durumlarda, doğru bildiğin şeyi sonuna kadar diretmenin anlamsız, yorucu, sonuçsuz geldiğine maalesef birçok kez şahit oldum. Mesela en basit, en temel hak arama amacıyla çıkıştığımda “Sen söyleyeceksin de ne değişecek”i birçok kez duydum, her seferinde “ben söylemiş olacağım” diye cevap veriyorum. Seni rahatlatacaksa söyle o zaman diyorlar. Söylediğimde rahatlamıyorum dostlar, söylemezsem rahatsız oluyorum, bildiğim gördüğüm şeyi söylemezsem kendimi yiyorum, içim rahat etmiyor, iki yüzlü hissediyorum. Öyle korkusuz, cesur yürek falan olduğumdan da değil, bazen tam tersi korktuğum için konuşuyorum bazen de çok korktuğum için susuyorum ama bir radde oluyor ki o zaman bu en basit şeyler için susarsam karakterimden utanıyor ya da ödün vermiş hissediyorum.

Benim çıkışmalarım nicelerinin yanında en basitleri, kendini koruma mücadelesi. Düşünelim ki nice maddi/manevi zor durumlarda hakkını aramak hatta başkalarının hakkını aramak için çırpınan insanlar var. İşte bu insanların yapı gereği çoğunluktan “farklı” olduğunu düşünüyorum. Biraz daha literatür diliyle konuşursak yapı bakımından özgür ruhlu insanlar olduklarını düşünüyorum ve çoğunluğun aslında bu özgür insanlara farkında bile olmadan bazen çok şey borçlu olduklarını. Şimdi iktidarın dışında, sesi her gür çıkanın aydın ya da muhalif sayılmasından, çoğu gazetecide gördüğümüz kavga etme arzusundan, haber programında prompter okumak yerine yorum yapınca eleştiri yaptığını sanmaktan başka bir şey olan bu “özgür ruh”, insan ve onun değerleri için tartışır. “İyi” bir yaşam için kavga eder. Körü körüne bir inatlaşma, sadece huzursuzluk çıkarma, ne olursa olsun muhalif olma isteği değildir onunkisi, mağaradan çıktıktan sonra geri dönüp mağarada görünenlerin suniliğini anlatma isteğidir.

Geri kalanına köle ruhlu diyemiyorum, çünkü özgürlüğün yapı bakımından olabileceğine inanmakla birlikte, ona uygun bir çevrede yetişmenin etkisini de biliyorum. İnsanları cesur ya da korkak diye tanımlamaktansa böyle bir ayrım yapmanın yaşamı da daha kolaylaştırdığına inanıyorum. “Neden karşı çıkmıyorlar ki?”, “Neden hâlâ oy veriyorlar ki?” “Neden (böyle) ölüyorlar ki?” gibi şımarık sorgulamaları bir yana bıraktırır bu bakış. İnsanı anlamaya ve daha sağlıklı düşünmeye yönlendirir.

Tüm bu ayrımların farkında olsam da hâlâ, insanların özgür ruhluları yermesine tahammül edemiyorum, başkasını değiştiremezsin kendini değiştir zırvalıklarının bu insanlara yöneltilmesine katlanamıyorum ve hâlâ ricada bulunuyorum. Bu da insani bir durum sanırım.

Ben Antigone’nin, Dr. Rieux’un, Dora’nın ya da Kaliayev’in gerçek olduğuna inanıyorum. Çevremizde olduklarını, tüm zırvalıklarımıza karşın karakterlerinden ödün vermediklerini, biz onları durdurmaya çalışırken bile onların bizler için çalışmaya devam ettiklerine inanıyorum. Böyle güzel amaçları uğruna eyleyenlere saygı için bazen sessizlik rica ediyorum.

Previous post
ABD: Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki eylemlerinden derin endişe duyuyoruz
Next post
Kadın Daire Başkanlığı’na bir erkek atandı