Ana SayfaManşetGeçmiş geçmezken – Özlem Atik

Geçmiş geçmezken – Özlem Atik


Özlem Atik


Dersim – Tunceli tartışması bir mekanın ismi üzerinden gelişen ama başka alt başlıkları da olan bir tartışma. Dersim ne zaman ve nasıl Tunceli ismini almıştır sorusu bizi tarih bilgisine/bilgisizliğine sevk ediyor, tam da bu yüzden dünden bugüne hala maruz kalınan resmi/kurumsal tarihe değil de, artık internet üzerinden kolaylıkla da ulaşılabilen o dönemleri yaşamış kuşaklarla yapılan sözlü tarih çalışmaları ve yine o yıllarda kayıt altına alınmış resmi belgeler aracılığıyla nüfus ve etnisite üzerine yapılan akademik çalışmalara bakmalıyız. Köşe yazılarıyla edineceğimiz bilgi konuya ilgi duymuş yazmış insanların bilgisini sahiplenmekten öteye gitmeyecektir.

Ben bu yazıda oyuncu/yönetmen Kemal Başar’ın konuyla ilgili sosyal medyada yaptığı yorumdan yola çıkarak bazı sorular sormayı amaçlıyorum. İlginç bir şekilde bilinen bir çok klişeyi kendinde toplayan bu yorumu irdelemenin faydalı olacağını düşünüyorum. Kendisinin açıklamaları, pek de ünlü biri olmadığı için Athena grubunun solisti Gökhan Özoğuz kadar bilinmiyor. Ancak bu yazıda sormak istediğim sorular açısından değerli bir kaynak.

Tarihsel anlamda meseleye dair daha detaylı bilgi edinmeyi arzulayanlar internetten araştırmalılar. Bir süre okumalılar.

Başar’ın yorumunu kolayca seçilmesi için kırmızı puntoyla, tırnak içinde belirttim.

“Şimdi beni bilen dostlardan kimi ne oluyor falan diyecek, ama en nefret ettiğim şeylerin başında ırkçılık üzerinden siyaset gelir. Kıl olduğum bir konudaki görüşümü şuraya koyayım: Yaşadığımız topraklarda epeydir Türkiye Cumhuriyeti devleti var.” ‘Epeydir’ kelimesi belli ki bir meşrulaştırma yolu açmaya çalışıyor, yani bu cumhuriyet eski değil, yeni olsaydı belki bazı değişiklikler yapabilirdik ama maalesef artık mümkün değil. Oysa, eski veya yeni olmasının daha değerli veya değersiz bir duruma işaret etmediği açık. İçeriği güzel olsun. Hiyerarşik bir vatandaşlaşma dayatmasın. Değişime açık ve güncel olsun yeter.

“Cumhuriyetteki herkesin Türk ırkından olmadığı malum,” Bunca yıl sonra en azından ikna olunan nadide gerçeğimiz. “ama Türkiye, yani Türk’ün vatanının bayrağı altında birer Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı.” İlginç hakikaten, yani Türk ırkından olmayan bu malum vatandaşlar Türk’ün bayrağı altında misafirliyorlar, sığınmacılar bir nevi. Bu cümleden anladığımız, aslında sıkça bağırıldığı gibi ‘bu bayrak veya vatan herkesin’ değil, kendini ele veren istemsiz bir dürüstlük var sanki.

“Ben de Türk ırkından mıyım, atalarım Asena öncülüğünde Orta Asya’dan mı geldi bilmiyorum, hiç umursamıyorum da ve Türk olmakla, vatanımla, bayrağımla onur duyuyorum.” Nereden geldiğimizi ve kim olduğumuzu neden bilmiyoruz ve bu bilmeme halini neden umursamıyoruz? Bu kadar önemsiz bir şey midir bu? Şu anda performe ettiğimiz kendimize etkisi yok mudur kayıp bir geçmişin? Bizden önceki kuşaklar nasıl hayatlar yaşamış hangi yolculukları yapmış ve bizde onlardan neler kalmıştır bilmek istemez miyiz? Üç beş kuşak öncesine dahi gidemiyorsak geçmişimizle ilgili kayıp bir şeyler yok mudur sizce de? Yoksa Türk olmak böyle bir şey midir, geçmişi bilmemek ama ondan gurur duymak? Ne bu bilmeme halinden ne de geçmiş kuşakların yaptıklarından/yapmadıklarından utanılması gerektiğini düşünüyorum. Bu durum bireylerin kendi başlarına veya topluca ödeyebilecekleri bir borç değil çünkü. Geçmişi bir bakiyeye, borca dönüştürerek onunla hesabımızı kolayca kapatamayacağımızı anlamamız da önemli bir mesele. Ancak ötekini dinleme ve anlama çabasının kendisi, kendi korkularını ona yansıtmadan onu sadece söyledikleriyle duymanın, söz söyleme imkanını gasp etmemenin kendisi etik bir tavır almamıza yardımcı olabilir.

“Benim kişisel anayasamın değişmez ilk maddelerinden biri Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğü. Yani bu konuda ters görüş kabul etmiyorum, tartışmaya açık değil.” Hepimiz bir toplumda insanlarla yaşıyoruz. Kişisel anayasa diye bir şey yok maalesef, tanımı gereği anayasa insanlarla bir arada yaşayabilmenin koşuludur, güvencesidir. Ve bir arada yaşamayı düşündüğümüz böyle hayal ettiğimiz sürece her şey tartışmaya açık olmalıdır. Tersine, görüşünü duymak istemeden kapattığınız her tartışma, dışladığınız ve bütünlüğünüzden attığınız insanlar demek. Yani bu söylem ‘biz bir bütünüz’ demiyor, ‘benim bütünüm böyle işine geliyorsa gel değilse git’ diyor. Yine ya sev ya terk et söylemine geldik. Bunca yıl sonra, sorumluluk sahibi, kendini demokrasi bağışlayacak taraf zannetmeyip aynı haklardan yararlanacak kişi olarak varsayan ve bu varsayımla seslenebilen bir dile geçiş yapılamamış olması vahim bir durum. Bu söylem yine ülkenin anahtarını elinde tutan, kendisiyle veya ülkeyle ilgili olumsuz bir şey söylendiğinde hemen ötekine misafirliği/boyunduruğu anlatılan bir iç dünyadan çıkıyor. Bu kişi veya gruplar neden kendilerini ülkeyle bir bütün ötekilerini ise dış kapının mandalı olarak varsaymaktalar? Elbette kendilerinin öz diğerlerinin üvey evlat oldukları fikrine durduk yere kapılmamışlardır. Tek dil, tek din, tek millet olarak işleyen cumhuriyet politikaları bunu yapmalarına olanak vermiştir. Ev sahibi veya asıl vatandaş biziz duygusu böylelikle çoğalmıştır.

Kısaca Cumhuriyet politikaları başka dile inanca mensup insanları kendi fantezi ürünü Türklüğüne yerleştirmeye çalışmıştır. Çok sırıtmıyorsanız, kalın kara kaşlarınız esmer bir teniniz yoksa, Türkçeyi yedi yaşında öğrendiğiniz için aksanlı konuşmuyorsanız, Alevi/Hristiyan/Musevi olduğunuzun sessiz bilgisi etrafta dolaşmıyorsa, bu fantezi ürünü kimliği çalım ata ata performe edebilirsiniz.  Egemenin dili/dini size denk geldiği için şanslısınızdır, ancak yine de “makbul” olmak Türkçe konuşan ve Müslümanca yaşayan için bile o kadar kolay değildir. Böyle olmanın nasıl iyi ve güzel olduğunu başkalarının neden böyle ol(a)madığını yüksek sesle bağırmalısınız veya sizin gibi olmayanların kamusal alandan itilmelerine, işlerini kaybetmelerine, gündelik pratiklerde bin bir türlü dışlanmalarına ses çıkarmamalısınız. Barış akademisyenleri en yakın örnek.

Türkiye Cumhuriyeti böyledir ben de onun şöyle bir üyesiyim, sen kimsin diyebilen öznelerin dayanak noktası Atatürk’ün yüz yıl önceki politikalarıdır, doğru, ancak asıl sorun bu politikaların hiçbir reforma uğratılmayarak tabu nesnesi haline getirilmesi ve sonuçlarıyla bir türlü yüzleşilmemesidir. Bu durum Atatürk’ün politik kararlarının yol açtığı sorunlardan daha trajik sonuçlara yol açarak devam ediyor bugün.

Cumhuriyet, insanların kararlar verdiği bir siyasi rejim sonuçta, ona misafir odasındaki oturulamaz koltuklarmış gibi atfedilen bu dokunulmazlık onu geriletmekten başka bir şeye yaramıyor.

“Dersim mevzuu… Dersim, Tunceli’nin eski adı.” Güzel bir tabir eski ad, bazen bir yerin bazen bir insanın/hikayenin tarihine, diline/kültürüne işaret eder. Bu eski isimlerin o yörede yaşayan insanların onayı olmadan zorla değiştirilmesi, belleği/tarihi aslında yaşamı silme girişimleri demek oluyor. “Türkiye Cumhuriyeti kuruldu ve sonra Dersim’e sürekli ayaklanma, baş kaldırma, devlete vergi ödememe gibi bildiğimiz sebeplerden dolayı.” Belli ki bilmediğimiz kocaman bir tarih var bu kolayca yazılan kelimeler arasında. 1935 Tunceli kanunu internetten okunabilir, malum eski yazı, biraz silik, bir de bu rapor üzerine yazılanlar ve sonraki gelişmeler takip edilmeli. 1936-37 ve 38 yıllarında neler olduğuna ayrıntılı bakılmalı. 1935 Tunceli kanununda en çok tartışılan maddelerden biri, Valinin yetkileridir. Buna göre, vali sürgüne gönderme ve infaz etme yetkisine sahiptir. 1936’da bölgenin tamamen silahsızlandırılması çok önemli bir olaydır, halkın kendi rızasıyla teslim ettiği silah sayısı devlet kayıtlarındadır. 1937 yılında bölgenin ileri gelenleri olarak bilinen Seyit Rıza, oğlu ve arkadaşları yine kendi rızalarıyla görüşmeye gitmişler ancak idam edilmişlerdir. 1937 -38’de devlet binlerce silahsız insanı öldürmüş binlercesini de Türkleştirmek amaçlı batıya sürgün etmiştir, kız çocukları özellikle asker ailelerine evlatlık verilmiştir. Uzun konular… Ben de Türkleştirme politikalarından payını almış ana dilini (Kirmancikî) kullanamayan o yörenin çocuklarından biriyim.. “yeni kurulmuş, pek çok sorunla uğraşan bir devletin acil önlemi olarak Tunceli adını Atatürk verdi.” Yine “yeni kurulmuş” ifadesiyle meşrulaştırma yoluna gidilmiştir. Ne demek meşrulaştırmak? Belli sebepleriniz varsa bu korkunç olaylar gerçekleşebilir, bu normaldir demek. Siz o belli sebepleri tekrar bir araya getirirseniz aynı korkunç şeyleri tekrarlayabilirsiniz de. Oysa, bazı acı olaylar ne olursa olsun yaşanmamalı, kimseye mubah görülmemelidir, sebebi veya koşullar ne olursa olsun, yaşanmamış olması istenmelidir. Dil bu sebepleri olumlayarak başkalarına gösterir ise pratik de bu gösterme işlemini takip edip eyleyecektir. Kullandığımız dil bu nedenle ölümcül derecede önemlidir, ölümü meşrulaştırma, dağıtma imkanı taşımaktadır çünkü. Binlerce insanın vahşice öldürülmüş sürgüne gönderilmiş olmasına neden bir takım sebepler atamak zorunda kalasınız? Dolayısıyla, yaşananlar yaşanmıştır, başka seçenek yoktur, o dönem onu gerektirmiştir diyebilmek dilde/pratikte bir takım kötülüklere/felaketlere yol açmaktadır. Dün bugün veya yarın için binlerce insanın öldürülmesinin kaçınılmaz olduğu koşulların olabileceğini yeniden varsaymaktadır. Bu da bizi yaşamı önceleyen politikalar yerine nekro politikalara sürüklemektedir. Nasıl yaşatacağımıza değil de nasıl öldüreceğimize odaklandığımız bu politikalarla egemen olma vasfından yararlanarak ya istediğimiz gibi yaşatma ya da istediğimiz gibi öldürmenin yollarını aramaya koyuluruz. Düşünce artık bunun için çalışır.

Bir mekanın ismini Atatürk’ün vermiş olması onun değişemeyeceği anlamına gelir mi? Bu ona saygısızlık mıdır yoksa o bölgede yaşayan insanların taleplerini dikkate almak mıdır? Zamanla her şeyin değişip dönüştüğüne tanık oluyorsak Atatürk’ün koyduğu isimler yaptığı düzenlemeler de değişebilecekler arasında neden yerlerini alamasınlar? Bugün kendi ülkesinin siyaseti üzerine düşünmeye erinen, tüm karşılaşmalarını bir benzeri üzerinden deneyimleyen bir çok ”aydın/sanatçı” kişilerinin, toplumun geniş bir kesimince sevilen, saygı gören ve anayasanın da güvencesi altında olan bu tarihi karakterin gücünden korumasından nemalanarak kopya fikirleri çoğalttıkları doğru değil midir? Atatürk’e yaslanarak kolayca savrulan sözler tarihsel veya bilimsel/felsefi nitelikten uzakta. Atatürk cümle başına konulduğunda her sözün doğru olacağına inanılıyor. Ve elbette güvenli. Bana kalırsa bu özensiz ve kendi düşüncesini üretemeyen düşüncesiz tavır kendi sığınmacılarını yaratmıştır en sonunda. Ve bu sığınmacı Atatürk taraftarları bugüne/şimdiye dair kör ve düşünemez haldeler.

“Acı olaylar yaşandı bölgede elbette, ama insanlık tarihinde nerede yaşanmadı ki! Bugün hala kaşımanın kime, ne faydası var?” Hangi acı olayların yaşandığının bilgisinin yazan kişide olmadığını ama’dan anlıyoruz ve laf arasında bir katliam sıradanlaştırılıp eşitleniyor dünyadaki diğer katliamlarla. Üzerinden seksen yıl geçmesine rağmen yaşanan “acı olaylara” ilişkin bu olaylarda yakınlarını kaybetmiş insanların, akrabalarının veya onların torunlarının sadece şehrin ismiyle ilgili bir tartışmada bu derece düşmanlaştırıldığına tanık oluyor, yaşadıkları şeyi “o kadar” büyütmemeleri üzerinden yine kendi acılarını onlardan daha iyi bildiğini iddia eden öznenin/Kemal beyin sesini duyuyoruz. Bu ses ve onun sorumsuz tonları Dersim ‘38’in layıkıyla konuşulmadığını gösteriyor bize. “Kaşımak” ve “fayda” kelimeleri de yine bu anlamda yanlış seçilmiş hassasiyetten uzak kelimeler. Yorumun sahibi karşı tarafı kendisiyle eşit görmediğini, anlama ve empati duygularını baştan gereksiz bularak bir kenara koyduğunu aslında seçtiği kelimelerle gösteriyor bize.

“Dersim diyelim, sonra yavaş yavaş kendi topraklarımızda Kürdistan’a doğru mu gidelim?” Konuyu bağlamından var gücüyle koparan oldukça provakatif bir soru. Aslında tartışma mekanların otantik/orijinal isimlerinin teslim edilmesi ve bunun özellikle o mekanda yaşayan insanların rızasıyla yapılması çerçevesinde olmalı/kalmalı. Bu bağlamda Dersimli ama Dersim’de yaşamayan biri olarak benim de herhangi bir seçenekte ısrar etme hakkım yok örneğin. Dolayısıyla, konunun Türkiye’de bir bölgenin veya ülkenin tamamının yönetim biçimindeki bir değişiklikle ilgisi yok. “Kendi topraklarımızda” vurgusunda ya biz “Dersimliler” o topraklarda yokuz, ya da o topraklarda misafir olarak ikamet ediyoruz. Bu ikisinden başka bir ara seçenek göremiyorum bu cümlede. Kürdistan’a doğru gitmek nedir, yorumun sahibi hiç gitmiş midir, ayrıca uzunca bir konu.

“O konu kapanmış çoktan!” Yine üstenci, şiddet içeren bir dil. Konuşan özne ben İstanbul’da yaşayan bir Türk olarak Dersim’de yaşayan insanların o şehre ne diyeceklerine karar verir, bu konuda tartışmaya dahi izin vermem konuyu kapatırım mı demektedir? Atatürkçü olmak böyle bir şiddete ve üstenci dile olanak mı vermektedir? “Atatürk kapatmış.” Atatürk adına konuşmak Atatürkçü olmanın bir parçası mıdır? “Çok da güzel bir isim. Hatay’ın ismini de Atatürk koydu. Hattilerin kenti. Ne kadar bilgiyle, tarih şuuruyla verilmiş değil mi? Dersimmiş” Bu kelimeyi bu şekilde aşağılayarak kullanmak onunla bağ kuran ve kullanan binlerce insanı da aşağılamak demek. Bazı harfleri Türkçeleşmiş bu kelimenin kendi anlamı, hikayesi ve tarihi vardır. Diğer yabancı dillerdeki kelimeleri nasıl aşağılamadan öğreniyorsak aynı özeni/saygıyı kendisine de göstermeliyiz. “Haydi ya! Tunceli’ye Dersim demek benim için ırkçılık, bölücülüğü kaşıma ve Atatürk düşmanlığı anlamına geliyor.”  Yine Atatürk’le sınırlı kalan bir ifade sorunu var. Ötekiyle kurulan nefret ilişkisi için bu tarihi karakter adeta kaynak olarak kullanılıyor. Farklı düşünen tarafı nasıl hızlıca Atatürk düşmanı ilan ederim diyor yazar, bilerek veya bilmeyerek. O kadar rahat ve güvenli bir alan ki alışkanlık halini almış, Atatürk kalkanıyla konuşmak.

“Ayrıca Ankara’ya Engürü, İzmir’e Smyrna, Bursa’ya Prusa, Mersin’e Kilikya densin diye çırpınan var mı?” Eğer böyle bir talepleri varsa o yerlerde yaşayan insanların neden olmasın? Ayrıca tüm meseleleri eşitlemek, değersizleştirmek, kendi koşulları içerisindeki özgün durumunu görmemek de çok bilgisizce bir tutum. Bir yörede yaşayan insanların dil ve kültürel yaşamıyla doğrudan bağlantılı olan  yer/mekan adları gibi toplumsal meseleler sosyal bilimler alanının konusu elbette. Yorumun sahibi bir tiyatrocu/yönetmen olarak kendi alanı dışında hiç de mütevazı olmadan hatta düşmanca konuşarak maalesef bu alana katkı sunmak bir yana zarar vermektedir.

“Dersimcilik hoş şey değil, ırkçılık üzerinden çirkin politika… Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğüne, kardeşliğe, bir arada olmaya, birlikte nefes almaya, özünde toplumsal barışa karşı bir eylem… Bilerek, bilmeyerek…” Aceleyle türetilmiş bu tuhaf kelime, ilk etapta bir şehrin eski isminin kullanılması gerektiğini düşünen insanları gösteriyor, onlara atıfta bulunuyor. Ancak hemen sonraki ifadelerde aynı insanları “ülke bütünlüğüne, kardeşliğe, bir arada olmaya hatta birlikte nefes almaya, barışa karşı bir eylem” yaparken buluyoruz. Dersim ismini isteyen insanlar nasıl oluyor da aniden birlikte nefes almaya karşı hale geliyorlar? Hatta barışa karşı bir eylemdeler…Yorumun, hızla yayılan hedef gösterme kültürüne katkı sunmadığını da söyleyemeyiz.

Dersim Belediyesi’ne kayyum olarak atanan Vali Tuncay Sonel döneminde yaptırılan “Recep Tayyip Erdoğan Hatıra Ormanı”

Dersim’e en son gittiğimde şehre yakın arabayla geçtiğinizde görebileceğiniz yeşil bir bölgeyi r.t.erdoğan hatıra ormanı yaptıklarını gösteren bir tabela gördüm. Sizce o orman gerçekten rte hatıra ormanı olmuş mudur? Dersim ’38 Tertele sonrası dördüncü kuşak biri olarak bu adlandırmaya şaşırmadım. Çünkü daha önceki adlandırmaların da benzer şekilde yapıldığını biliyorum. Kolayca anlaşılabileceği gibi egemen her kimse gelip o coğrafyaya imzasını atmak istiyor, son derece eril ve yaşama saygısız bu edimi kutsamalı ve devam ettirmeli miyiz? Bu askeri/siyasi zor yoluyla mekanın kendine ait özgünlüğünü, dilini ve insanlarını hiçe sayan politikaların sadece Dersim özelinde uygulanmadığı açık. Ama biz hiçbir kültür, dil ve bellek silinme şiddetine maruz bırakılmamalıdır diyebilmeliyiz.

Daha sivil bir yaşam/düşünce mümkün olmalı, çünkü mümkündür!