Ana SayfaYazarlarHasan KılıçPandemi ve büyüsü bozulan dünya

Pandemi ve büyüsü bozulan dünya


Hasan Kılıç


Çin’in Vuhan kentinde ortaya çıkan ve hızla dünyaya yayılan koronavirüs pandemisi bir yandan eşitlik fikrinin yeniden uyanışına zemin oluşturdu. Öte yandan yürütme erkinin güçlendiği bir dönemde başlayan pandemide teknolojik kullanımın da eklenmesi ile egemenlerin tahakkümlerini arttıracağına dair kaygılar derinleşti.

Tartışmaların boyutları ve derinliği arttıkça çoğu sözün ortaklaştığı düğüm pandemi sonrası yeni bir normale, yeni normlara, yeni yaşam biçimlerine sahip olacağımız iddiası…

Bu atmosferde birçok düşünür yazılar kaleme alarak mevcut hali anlamlandırmaya çalıştı. Pandeminin erken dönemlerinde Giorgio Agamben, “Covid-19: Gerekçesiz bir acil durumun yarattığı istisna hali” adlı metni ile “Açıklamalar” adlı metninde koronavirüsün mevcut yayılımı ve yarattığı tehdit ile tekniğin kullanımının merkezinde olduğu önlemler arasındaki orantısızlıktan bahseder. Bu metinlerin temel amacı salgının etik ve politik sonuçları üzerine yoğunlaşmaktır. Önlemler ile esasında salgını arttıracak panik halinin yaratıldığını, hareketin kısıtlandığını, gerçek istisna halinin kışkırtıldığını belirtir. Böylece önlem alınarak kapatılan bölgelerde ciddi düzeyde bir militerleşmenin gerçekleştirildiğini ve çeşitli kısıtlarla bölgenin tümüne yayılmış bir karantina halinin yaratıldığını ifade eder. İnsanların bizatihi egemenler tarafından yaratılan güvenlik kaygıları ile özgürlüklerinden feragat ettiğini, ölülerimizle ilgili haklardan bile vazgeçerek esasında hayatta kalmaktan başka ahlaki değerimizin kalmadığını belirtir.

Agamben tıbbi ve politik olanın sınırlarının birbirinin içerisine girdiği noktada şunun farkındadır: bulunduğumuz momentte virüs teknoloji kullanımı yoluyla her an bir son oluşa doğru yol almakta ama salgın gerekçe gösterilerek devreye konan denetimler yerleşmeye doğru yol almaktadır. Agamben koronavirüs salgını ile birlikte alınan denetimlerin ve bu denetimlere karşı “sadece hayatta kalmayı amaçlayan” toplumun değişen konumlarının kalıcılaşmaya evrileceğini düşünmektedir. Böylece bio’dan zoe’ye doğru uzanan yol “güvenlik arzusu” aracılığı ile yeniden döşenmiş olmaktadır. Yine eğer biopolitika yaşam ve ölümü kapsıyorsa ölülerimiz ile kurduğumuz ilişkiden dahi feragat ediyorsa bio iktidar ilişkide tam işlevsel hale gelmektedir. Ölülerinden feragat eden bir toplum kendisini tanıklıktan men etmiş olur. Şehadet kelimesinden türeyen şahit kelimesi esasında teo-politik bir bağlamda işlev yüklenirken, hayatta kalmak için şahit olma makamından vazgeçiş bir tür egemene teslimiyetin parçası haline gelir. İnsan doğan, yaşayan ve ölen bir varlık ise yaşamını güvenlik, ölümünü ise hayatta kalma uğruna feda edebileceği bir tuhaf zamanı deneyimliyor.

Tüm bunlarla birlikte Agamben’in her iki metnine dair eleştirel olarak söylenebileceklerini en temel yönü aktüaliteyi es geçme yönündeki eğilimidir. Nihayetinde içerisinde yaşadığımız bu salgın döneminde insanların yaşamda kalma mücadelesi de bir direniş olarak kodlanabilir. Tam da bu direniş noktasında düğüm atarak devam edersek, burada direnilen egemen değil, koronavirüstür. Nitekim Agamben’in metinlerine yönelik eleştirinin ikinci noktası da burada belirmektedir. Agamben toplum için tehdit saydığı ve abartıldığını düşündüğü salgının aynı zamanda egemeni ve egemenin hareket alanını da kısıtladığını görmemektedir. Schmittyen bir yerden hareketin, siyasal birliğin vazgeçilmez unsuru olduğunu göz önüne aldığımızda salgın koşullarının egemen için de ciddi tehdit teşkil ettiğini söyleyebiliriz.

Resim: Sloka Ganne

Carl Schmitt’ten devam edersek siyasal olanı mümkün kılan karar vermektir. Ve karar vermek ile hareket arasında her daim bir ilişki vardır. Dolayısıyla –henüz kalmamış olsa da- salgının daha fazla yayılması ve yoğunlaşması ihtimali üzerinden düşündüğümüzde egemeni hareketsiz hale getirmesine ve karar verme kapasitesini tahrip etmesine neden olabilir. Böylesi bir durumun tahayyül edilebilmesi ve ihtimal olarak var olması dahi Agamben’in gözden kaçırdığı ama egemen için potansiyel olarak söz konusu edilebilecek bir tehdide işaret etmektedir. Tolga Karaçelik’in 2015 yapımı ‘Sarmaşık‘ filmi egemenin hareketsiz ve dış dünya ile bağlantısız kalması durumunda içerisine düşeceği çöküntü halini çok iyi temsil etmektedir. Filmde bir geminin denizin ortasında armatör iflası sebebiyle kalakalması sonrası başlayan hareketsizlik, bir yerden sonra egemenin karar verebilme yetisinin yok olması sonucu artık sorgulama, karmaşa, düzensizlik gibi unsurların sarmaşık halinde örülmesini getirir. Böylece egemen hareketsiz kalır ve iktidarı üreteceği ilişkileri sürdüremez.

Agamben’in her ne kadar objektifinde hükümetler ve iktidar pratikleri bulunsa da salgın döneminde salgın, egemen, birey gibi üç aktörlü bir uzamda bulunduğumuz ve bu uzamda aktörleri doğru konumlandırmamız gerekmektedir. Burada söz konusu olan salt egemenin birey için tehdit olması değil, aynı zamanda salgının hem birey için ölümle sonuçlanacak şekilde hem de egemen için karar verme kapasitesini ele geçirecek ve egemenin kendisini hareketsiz bırakacak şekilde tehdit oluşturmasıdır. Nitekim Jean-Luc Nancy “Viral İstisna” metninde, hareketsizlik tehdidinin herkes için geçerli olduğunu ifade etmektedir.

Nancy, viral istisna içerisinde olduğumuzu ve Agamben’in her şeyin birbirine bağlı olduğu günümüz dünyasında istisnanın kural haline geldiğini unuttuğu eleştirisini yapmaktadır. Hükümetlerin katı cellatlar olduğunu ifade etmekte ve fakat buraya odaklanmanın bir şaşırtmaca olduğunu belirtmektedir. Nancy, Agamben’in hükümetleri analizinin merkezine koyması ve istisnayı “kuraldan ayrılan bir istisna” olarak tanımlaması üzerinden yapar. Hem Nancy’nin hem de Agamben’in açıp bakmadığı pencere virüsün ihtimallerle dolu geleceğidir. Viral istisna egemeni tümüyle hareketsiz bırakacak şekilde yayılmamış, yoğunlaşmamıştır. Bunun gerçekleşmesi durumunda hem Agamben hem de Nancy’i eleştirecek bir şekilde Walter Benjamin’in istisna, kural momentine geliriz. Belki de ezilenler değil ama koronavirüs, “gerçek bir olağanüstü hali” ilan etmek üzeredir. Sadece egemene endeksli bir analizin sorunlu yanları değil, aynı zamanda, nüfusla ilgili sorunlu bir yön de vardır. Nancy’nin istisnanın kural haline gelmesi ile ilgili tespitinin bütün dünya nüfusunun tümünü kasteden tınısı, salgının yaygınlığı ve yoğunluğu göz önüne alındığında tartışmalıdır. Bu açıdan salgının bulaşmakta eşitlikçi, derman bulmakta eşitlikçi olmayan niteliği göz ardı edilmektedir.

Jean-Luc Nancy bir başka metninde söz konusu tartışmayı biopolitika üzerinden sürdürür. Nancy metninde Avrupa, Amerika ve Çin’in salgına karşı tutumlarını değerlendirerek başlarken, güven, egemenlik ve karar vermenin dünyayı domine ettiğini, kolektif tahayyüllere biçim verdiğini ifade eder. Salgının yayılmasının sebebi olarak küreselleşmenin öne çıktığını ve virüsün yeni bir çağın habercisi olacağına dair kanıtların olmadığını vurgular. Yine Nancy hem virüsün komploculukla ilişkilendirilmemesi hem de biyolojik olduğunu ifade eder. Bu şekliyle, meseleyi anlamak için teknik gücün sınırlarına dönüp bakmamızı ve burada bir kesinlik olmadığını dile getirir. Tüm bunlardan hareketle; biopolitikanın dönemin koşullarında yetersiz kaldığını ve yaşam ile politikanın bizlere meydan okuduğunu belirtir. Nancy’nin yaşamı ve yaşamı belirleyen düzenekleri göz ardı ederek tekniğin yetersizliğine doğru aldığı yol, esasında istisna dönemlerdeki düzenlemelerin kalıcı hale getirilme hikâyesini göz ardı etme eğilimini taşımaktadır. Aynı şekilde öznellikleri göz ardı ederek her özneyi tek potada eritme çabası ile salgın döneminin özgünlüğünü sıfırlamaktadır.

Roberto Esposito, Agamben ve Nancy’nin biopolitika tartışmasına katılarak salgın üzerine fikirlerini ifade etmekte; Nancy’nin tekniği biopolitikanın karşısına koymasını eleştirmektedir. Biopolitika üzerine konuşmamanın imkânsız olduğunu, tüm siyasal çatışmaların politik ve biyolojik yaşam ilişkisinde belirdiğini belirtir. Fakat bu tespiti yaparken tarihsel olarak dönüşen biopolitik olguların bu gerçekliğini göz ardı etmemek gerektiğini de ifade eder. Dolayısıyla bu tarz salgın dönemlerinde alınan önlemlerin yürütme erkini güçlendirmeye yarasa da demokrasinin uzun vadede risk altında olduğunu söylemenin abartı olduğunu belirterek Agamben’e muhalefetini dile getirir. Buradan hareketle de esasında –İtalya özelinde- kamu kuruluşların totaliter hâkimiyetine değil, çöküşüne dair işaretler olduğunu ifade eder. Esposito’nun koronavirüsü biopolitika üzerinden okumaya yönelik daveti ile mevcut durumu geçici sayması arasındaki bir gerilimin olduğu muhakkaktır. Şöyle ki, şayet iktidar ilişkisel ise egemenin salgın döneminde devreye koyduğu önlemler üzerinden kurduğu ilişkiselliği başka biçimlerde de olsa kendi lehinde devam ettireceği açıktır. Yani erk, özel yetkileri geçici süre alsa bile kendi yasasını süreklileştirmekte ısrarcı olacaktır. Dolayısıyla Esposito’nun dediği gibi belli kimliklerdeki kesimlerle ilgili değil, nüfusun başka türlü segmente edilmesi üzerinden konuşuyorsak, yaşam ve ölüm üzerinden gelişen ilişkinin dönüşmesi ihtimali yüksektir.

Slovaj Zizek, tüm bu tartışmada diğerlerinden farklı şekilde egemenin kendisinin de bir sınama içerisinde olduğunu ifade etmektedir. Egemenlerin de panik içinde olduğu tespitinden hareketle, meşruluk sağlamaları için egemenlerin salgınla etkin mücadele etmesi gerektiğine işaret etmektedir. Böylece biopolitik momenti meşruluk ile buluşturarak bir pencere açmaktadır.

Aynı zamanda söz konusu salgının egemenleri de içine alacak şekilde herkes için tehditler içerdiğini ve buna karşı küresel sağlık hizmetleri, koordinasyon ve mekanizmalara ihtiyaç olduğunu ifade etmektedir. Dolayısıyla yaşam ve ölüm üzerinden bir tartışma yürütmek yerine tercih ve kararlar üzerinden bir tartışmayı devam ettirmektedir. Bu yönüyle virüsün gerçekte bir tehdit olduğunu tespit ederek geçici tecrit ve hareketlerin sınırlanmasının ihtiyaç olduğuna işaret etmektedir.

Büyü bozulması

Fikri tartışmalarla eş zamanlı olarak koronavirüse tıbbi çözümlerin ufukta görünmediği kanısı da güçlenmeye başladı. Fakat tedbirlerin, duyguların, davranışların ve egemenlerin müdahalelerinin dönüştüğü bir yaşam akıp gidiyordu.

Koronavirüs salgının yayılması ile birlikte tüm hareket noktaları, tüketim alışkanlıkları, duygulanımlar değişime uğradı. Bernard Stiegler’in dediği gibi “Hiçbir sesin şarkı söylemediği bir büyü bozulması” yaşanıyor/du. Koronavirüse dair politik, etik, teknik, moral boyutlarıyla çok sayıda ses çıkıyor, fakat hiçbir ses düzenlenerek yapı haline gelip bir şarkıya dönüşmüyor; oluş süreci de devam ediyor.

Bir metafor olarak büyü bozulması, eski bilinenlerin geçerliliğinin şüpheli hale geldiğine, “nomos”un yitirildiğine; eski davranışlar, bilgiler, duygulanımların değişim sürecine girdiğine vb işaret eder. Karl Marx böylesi çağırıcı süreçleri tanımlamak için devrimci kriz kavramını referans ederdi. Urbinati’ye göre kriz radikal bir kopuşa, yeniye dair söz söyleme kudreti olarak teolojik bir hükmün gerçekleşmesine atıfla var olur.[“Covid-19 ve Demokrasinin Krizi: Devrimin ‘Kayıp’ Geleceğini Hatırlamak”]

Arzuların ivme kazandırdığı davranışın sahibi özneler, yarınsızlaştı. Yarınsızlaşmakla kalmadı, neoliberalizmin sistemik krizleri ile birlikte had safhada mülksüzleşti.

Öncelikle kriz sonrasına dair düşünmek esasında krize girmeden hemen önceki politik ekonomiyi ile moral değerleri değerlendirmeyi gerektirir. Neoliberalizmin yaklaşık otuz yıllık tarihinde, hayali para ile geniş kapsamlı bir nüfus finansal sistem içerisine alındı. Bu hayali para, bugün görece refah içerisinde yaşamak için geleceklerini belirsizliğe sevk eden davranışlar yarattı, davranışlar iktidar stratejilerine özgü söylem düzenekleriyle meşrulaştırıldı, bireyler “doğru bilgi” biçimindeki inanışla borçlandı. Arzuların ivme kazandırdığı davranışın sahibi özneler, yarınsızlaştı. Yarınsızlaşmakla kalmadı, neoliberalizmin sistemik krizleri ile birlikte had safhada mülksüzleşti. Yerlerinden edildi, yoksullaştı. Finansal varlıklar paranın hayali haline işaret etse de reel yaşama etkileri oldukça somut şekilde gerçekleşti. Dijital paralar olarak edinilen “hayali refahlar” Türkiye’de bir süre sonra “icra dosyaları” olarak döndü. Dünyadaki dijital paranın durumu da farklı değil. Dünyanın milli geliri, dünyadaki toplam dijital paranın yüzde onuna bile tekabül etmeyecek raddeye ulaştı. Sürdürülebilir borç ekonomisi üretimi, reel olanı, ihtiyacı bertaraf eden bir anti-ekonomi olarak birikiminin sınırlarına vardı.

Yarına dair olumsal düşünmenin imkânsızlığı, mülksüzleşmenin bir kez daha arzulanamayacak kadar mesafelenmesi ve borç çevrimlerinin tıkanması dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu aynı manzaranın içerisine dâhil etti. Bu nüfusun arasına sömürge-sömürülen farkını koyan ve kolonyal okumaların önde gelen düşünürlerinden Achille Mbembe dahi “ana vatan-sömürge” toprakları arasındaki sömürünün belirsizleştiğine -belki de çoğunluğun aynılaştığına- dair şu tespitte bulunur:

“Kapitalizmin ilk zamanlarında yalnızca zenci kölelerin maruz kaldığı sistemik tehlikeler, artık bütün alt insanlıklar için norm haline gelmemişse bile, hepsinin payına düşeni oluşturuyor. Zenci olma koşulunun bu evrenselleşme eğilimi, yepyeni emperyal pratiklerin ortaya çıkmasıyla at başı gidiyor.”

Nüfus mülksüz ve yarınsız hale geldikçe daha fazla denetimin bir nesnesi haline de geldi. Teknik ve teknolojideki dönüşüm ile denetim, toplumun kılcal damarlarına yayıldı. Bu yayılım, bios’tan zoe’ye doğru hareketlilik sağladı. Bir yandan algoritmik yönetimsellik ile “olası arzular” bile önceden belirlenerek metalara doğru yönlendirme gerçekleşti, diğer yandan tahakküm kendisini güvenlik toplumu yaratmanın meşru araçlarını inşa etmekle sürdürdü.

Zoe çevrimi

Algoritmik yönetimsellik, veri yığınını kodlarla düzenleyen ve ideolojiyi bütünüyle tekniğe bağlayan; şeyleşme, anonimleşme ve tercihlerinin belirlenebilir olduğu bir namevcudun mevcudiyet kategorisidir. Bu kategori aynı zamanda zoe’ye doğru bir yolculuk hikâyesidir. Bio arzuları üretilen, edit edilen işlemlere konu olur. Konu olan “şey”lerin düzenlenmesi ve başka bir “şey”in yönlendirilmesidir. Zoe’nin gün ışığına çıktığı tam da bu momenttir.

Bu yönüyle zoe’ye doğru yol alış, bio-siyaset olarak ölümün yaşamın sınırları ile sınandığı ve tabiiyet geliştirdiği değil, nekro-siyaset olarak yaşamın ölümün sınırları ile sınandığı ve tabiiyet geliştirilen bir iktidar stratejisine tekabül eder. Egemenlik kendini kurma ve sınırlamanın süreçleri ise nekro-siyaset bu sınırlamanın ölümün belirleyiciliğine doğru genişlemesidir. Dolayısıyla zoe’ye doğru yolculuk, esasında bio-siyasetten nekro-siyasete doğru yolculuktur.

Bio-siyaset ve dahi nekro-siyaset bağlamında canlıların, ölülerin ve şeylerin her birinin “tehdit” algısı ve “önleme stratejisi”nin parçası haline gelmesi ile güvenlik toplumu, denetimi meşrulaştırma ve yoğunlaştırma durağı olarak işlevselleşti. 2001 yılında ABD’de İkiz Kulelere yapılan saldırılar sonrasında hızla tüm dünya devletlerinin devreye koyduğu “önleyici güvenlik paradigması” bir yandan sadece bireylerin-bedenlerin-nüfusun değil aynı zamanda şeylerin ve olasılıkların tehdit olarak kabul edilmesini güçlendirdi diğer yandan ise bu kabulle birlikte müdahalelere gerekçe yarattı, yürütme erkinin aşırı güçlenerek totalitarizme kayışını hızlandırdı.

Güvenlik toplumu ile teknolojinin benzer dönemlerde gelişmesi, bios’tan zoe’ye doğru gidişatı hızlandırdı. Örneğin savaş teknolojisindeki gelişmeler ile birleşen bu gidişat, artık “hukuk devleti” ilkelerindeki “suç-ceza” diyalektiğini ortadan kaldırmış; özneyi nesneleştirme ve ölümüne bile değil, bilakis “itlaf” edilmesine varan bir zoe çevrimine sebep oldu.

Salgının sağladığı “kararname” kullanma zemini ile yürütme erki, kontrol ve denetim araçlarını elde ettiğinde kullanmaya meyletti; sağ olmayı ve sağlıklı olma halini gerekçe yaparak denetimlerini teknik ve teknolojiyi devreye koyarak yaymak, yoğunlaştırmak istedi. Egemenler açısından artık her “şey” bir güvenlik tertibatının nesnesi haline geldi.

Düşmanın alt-insan kategorisine indirilmesinin yanı sıra söz konusu güvenlik toplumlarında Çin’in öncüsü olduğu “yurttaşlık puanı”, koronavirüs ile birlikte onlarca ülkede devreye konan ek denetleyici tedbirler gibi salgını gerekçe eden müdahaleler yürütme erkinin güç tahkimi ile eş anlı devam etti. Salgının sağladığı “kararname” kullanma zemini ile yürütme erki, kontrol ve denetim araçlarını elde ettiğinde kullanmaya meyletti; sağ olmayı ve sağlıklı olma halini gerekçe yaparak denetimlerini teknik ve teknolojiyi devreye koyarak yaymak, yoğunlaştırmak istedi. Egemenler açısından artık her “şey” bir güvenlik tertibatının nesnesi haline geldi.

Topluluk olmanın, politik olup kanaat getirmek ve harekete geçmenin salgınla ilgili sınırlarının yanı sıra bir de yürütme erkinin kararnameleri ile ilgili bir sınırı daha var oldu. Türkiye’den bir örnek vermek gerekirse; barolarla ilgili düzenlemeye karşı çıkan 80 il barosunun Ankara’da demokratik taleplerini dile getirmek istemesine karşı Ankara Valiliği’nin koronavirüsün yayılması gerekçesi yukarıda ifade edilen durumun güzel bir örneğidir. Bu yönüyle, salgının da etkisi ile egemenlerin yurttaşlık, hak arama, demokratik hak kullanma, hukuki güvene gibi birçok başlıkta her türlü tasarrufta bulunma yetkisine sahip olmak istemesi kuşkusuz ki, politik distopya örneğidir. Beden üzerindeki hakların, siyasal statünün ve yerindenliğin tümüyle yitiminin gerçekleştiği bir tür distopya…

Epokal kıvrım: Bütünüyle kuşkudayız!

İçerisinde bulunduğumuz epokal kıvrımda iktidar ile yaşam arasındaki sürekliliği, kapsayıcılığı, etkilenimleri, direniş hatlarını düşünmek Şizofrengi dergisinin sloganını hep akılda tutmaktır: “Bütünüyle kuşkudayız.” Buradaki “bütün” yaşamın her anı, zihinsel veya pratik her aktiviteyi, arzuyu, isteği imlerken, bu imlemelerin her birine dair düşünümsellik bio-siyaset dâhil edilerek gerçekleştirilmek durumundadır. “Kuşku” ise iktidarın kendisini varlığa getirdiği her türlü ilişkiyi, varlığa gelme biçimlerini gösterebilecek optiklerle bir kez daha düşünmektir.

Bio-siyaset, doğumdan ölüme kadar geçen tüm sürecin her birini fragmante edersek bu fragmanların oluşu, bir araya getirip dikiş atıldığında bir bütüne erişi ve ölüme-ölme biçimine kadar doğrudan iktidar düzenekleri ile egemenin belirleyici olmaya çabaladığı toplumsal ilişkiler siyasetidir. Sadece önceden belirlenmiş kuralların ve statik olanın değil, etkinliklerin ve ilişkisel olanın sahasıdır.

Bio-siyaset içerisinde tahakküm bilgiye-bilmeye dayanır. Ama bununla yetinmez, bildirmeye-bilgilendirmeye ve bu bilgilendirmenin işlenmesi, hayat bulmasına dayanır. Modern birey bir yolun sahibi olsa da patikalara yönlendirilir, duygulanımlar yaratılır. Duygu ve meta el ele gider. Her bir el ele gitmede iktidar stratejileri devreye girer.

Bilme ve duygulan(dır)ma ile bu iktidar stratejileri üzerinden toplumsal yaşam düzenlenir ve bireyin hareketlerine yön verilir. Bu yönlendirme, harekete geçirme dinamiği modern toplumsallığın rahmidir. Fakat hareket etmeye dair bu talep sadece nüfus için değil, egemen için de geçerlidir. Egemeni, toplumu ve bireyi bağlayan bir “üst yasa” söz konusu hale gelir. Egemen bu durumda arşivler, üretir ve kapatmaya çalışır. Birey buna karşı direniş alanları ile kaçış çizgilerinin peşine düşer.

Her kapatma hamlesine bir metalaştırma süreci eşlik eder. Bu eşlik etme doğumdan ölüme kadar hatta ölümden sonra dahi varlığını sürdürür. Dolayısıyla yaşamda ya da ardında kalanlardaki her türlü pratik metalaşma tehdidi altındadır. Doğuma dair ritüellerin metalarla ilişkilendirilmesinden tutalım da ölüm ve ölme biçimlerine kadar, hatta tekil anlamda mezarlıklarda inşa edilen yapılar, kolektif anlamda mezarlıkların düzenlenmesine kadar bio-iktidarın önemli bileşeni olarak metalaşma baş gösterir. Buna karşı ise yaşamın her alanı potansiyel olarak kapatmadan kaçabilmeye, tahakküme karşı direnişe imkânlar açar. Eğer bio-iktidar bir anlamda ölüme ve ölme biçimlerine dair ise direniş ölüme, ölme biçimine yüklenen anlamlar üzerinden kaçış çizgileri yaratmaya tekabül eder.

Epokal kıvrımın kendi doğasında, epokal kıvrıma asabiyesini veren gerilimleri yaratan çıkmazlar söz konusudur. Bu çıkmazda egemenin dönüşümü gerçekleşirken, tahakküm ile direniş; kaygı ile cesaret; umut ile sinmişlik; esaret ile özgürlük vb değerler arasında salınım gerçekleşir.

Bu kapsamda özgürlük, demokrasi ve adalet değerleri adına çıkmazları kabullenmemek, çıkmaz fikri ile kurtuluş fikri arasına farklı düşünce biçimleri yerleştirmek gerekir. Bu kapsamıyla çıkmazdan kurtulmak için aktüelin farmakolojisine bakmak sol melankolinin kapitalizmi, ulus devleti ve egemeni kadir-i mutlak görmesinin zaaflarını-eksikliklerini-dertlerini görmek gerekir. Nitekim kriz, her türlü tıkanmışlığa karşı iktidar tekniklerindeki sınırları da fırsatları da imler. Bu olasılıklar içerisinde demos’a dönmek, demokrasiyi demokratikleştirmektir. Ekonomiyi “hayali” olmaktan çıkarıp toplumsallaştırmak, toplumsal üretimi demokratik temelde örgütlemektir.[“Covid-19 ve Demokrasinin Krizi: Devrimin ‘Kayıp’ Geleceğini Hatırlamak”]

Mevcut halin “derman” yüzüne dönüp bakarak -bir anlamda ‘kadir-i mutlak’ kabul edilenin limitlerini görerek- kişi, zümre, grup ya da çoğunluk olsun her türlü otoritenin hâkimiyetine karşı eşitlik, adalet ve demokrasinin; nesneleştirmeye karşı failliğin, tahakküme karşı demokrasinin, geleceksizliğe karşı günü ve geleceği kurtuluşa götürmenin, denetime karşı özgürlüğün otoritesini sağlamaktır.[Hannah Arendt (1954), What is Authority]

Previous post
Rojbin Çetin’e…
Next post
İstanbul ve Diyarbakır'da kadın cinayetleri