Ana SayfaManşetNekro-politika, yerinden edilen kemikler ve direnişe dönüşen yas (I) – Öykü Deniz

Nekro-politika, yerinden edilen kemikler ve direnişe dönüşen yas (I) – Öykü Deniz

-mezarına hala dokunmadığımız- Umut’a


Devlet şiddetinin hedefindeki ölüler ve HDP’nin çıkmazı


Öykü Deniz*


Öteki ile aramızda, beni onların hayatından, onları ise benimkinden sorumlu tutan müşterek bir yaralanabilirlik bağı bulunmaktadır.[1]


İki buçuk ay önce HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı ve eski milletvekili Aysel Tuğluk’un 78 yaşında hayatını kaybeden annesi Hatun Tuğluk’un cenazesi Ankara Gölbaşı’ndaki İncek Mahallesi’nde bulunan mezarlığa defnedildiği sırada “burada Ermenileri-teröristleri istemiyoruz” diyen kişiler cenaze törenine katılanlara saldırı düzenlemiş; saldırı sonrası aile defnedilen cenazeyi buradan çıkartıp yeniden defnedilmek üzere (memleketi) Dersim’e göndermek zorunda kalmıştı. Bu olay sonrası medyadan farklı siyasi parti temsilcilerine, “aydınlara” ve hatta iktidar sözcülerine kadar bunun kabul edilemez olduğu açıklamaları yapılmış, Tuğluk’un ifadeleriyle “bu saldırıya karşı toplumdan tek ses halinde gelen lanetleme, kınama” gerçekleşmişti.

“Beni ikinci kez yaktılar. Madımak gibiydi” diyen Aysel Tuğluk, bu dehşet deneyim sonrası Ruşen Çakır’a gönderdiği mesajda “(annem) çok büyük acılar yaşamış ve her daim barıştan yana olmuş bir anneydi. Askerlerin şehit cenazeleri geldiğinde gözyaşları dökerdi. …Biz de barış sürecinin sekteye uğramasında büyük hatalar yaptık” şeklinde bir ifadeyle, olayın savaşın yeniden başlamasının kaçınılmaz sonucu olduğuna gönderme yapmıştı. Ancak, Tuğluk -tasavvur etmemiş olsa da- bu ifadelerle yalnızca, bu kötülüğü yapan-destekleyenlere -hala- izah yapma çabası içerisinde değildi; aynı zamanda kamusal alanda olay üzerine üretilmiş söylemin yedeğine düşerek, yaşanan bu dehşetin tarihselliğinden koparılmasına katkı sağlıyordu. Tuğluk’un annesi büyük acılar yaşamış bir kadın, daha da önemlisi “şehit cenazeleri geldiğinde gözyaşı döken” bir kadın olmasaydı ona yapılan kötülüğü haketmiş olur muydu? Peki, Tuğluk’un “barış sürecinin sekteye uğramasında büyük hatalar yaptık” ifadesi, makbul vatandaş sıfatının dışına itilen bütün ötekilere her türlü müdahaleyi edebilme gücünü cumhuriyet tarihi kadar eski organize ve sistematik kötülükten alan bu kolektif kötülüğün karşısında ne anlam ifade ediyordu? Alevi, kadın ve Kürt kimliğiyle; 38 Dersim Katliamı’ndan Maraş Katliamı’na, 80’lerin Diyarbakır zindanlarından 90’ların Kürdistan’ında cereyan eden bütün kötülükleri bedeninde ve belleğinde taşıyan; bu ülkede kırılgan kimliklerin cisimleşmiş hali olan Tuğluk, biricik annesine yapılan bu kötülük karşısında dehşete kapılan bedeni-gözleriyle kameralara yansırken neden hala egemene izah yapıyordu? Tuğluk kime konuşuyordu? Tuğluk, kuşkusuz kendi dehşetinin Türkiye kamuoyunda aynı şekilde karşılanacağına inanıyordu. Daha da önemlisi, birinci dereceden tanığı olduğu bu kötülüğün bir son bulması arzusuyla “biz de hatalar yaptık” şeklindeki ifadeyi dile getirirken, iliklerinde ve zihninde yankılanan asıl soru “bu kötülüğün önüne geçebilir miydik?” olmasındı?

Nitekim, olaya ilişkin dolaşıma giren ve yayılan söylemde altı çizilen temel argüman olayın ne kadar özel-spesifik ve “kötü” bir pratik olduğu etrafında şekilleniyordu. Buna göre, ülkenin başkentinde ortaya çıkan bu biricik kötü pratik, utanç vericiydi ve bunun için en azından birçokları bunun ne kadar kötü olduğunu dile getirmeliydi. Ancak, kısa sürede kamusal alanda yükselen ve Tuğluk’un “beni umutlandırdı” dediği bu ses tarihselliğinden mekansallığına kadar olaya dair hakikati tamamen görünmez kılmaktaydı. Çünkü ülkenin başkentinde herkesin gözü önünde cereyan eden bu kötü pratik ne ilkti, ne ırkçı bir grubun o akşam orada bir araya gelmesi sonucu gerçekleştirdiği tesadüfü bir saldırıydı, ne de ömrünü insan hakları ve barış mücadelesine adamış bir kadının biricik annesine yönelik gerçekleşen rastlantısal bir olaydı. Başkentin Gölbaşı’ndaki İncek Mahallesi’nde bulunan mezarlıkta gerçekleşenler, bu coğrafyada ne ölüye, ne de son görev olarak ölünün defnedilmesine eşlik eden sevenlerine yapılan ilk ve son “korkunç-kötü” saldırıydı. Ancak, o günlerde Hatun Tuğluk’un (ve esasta geride kalan sevenlerinin) başına gelen felaketi ağzına alan çoğu kişinin yaptığı şey bu hakikati susturmak, gizlemek ve esasta ötelemek oldu. Böylece, bu consensusle birçokları (ve aslında ülke geneline vurunca çok azları) bu olayın ne kadar kötü olduğunu dile getirerek bu acı deneyimin verdiği azaptan hemen kurtulup rahatladı.

Peki, bu ülke geneline vurunca pek az ama son iki yılda olan büyük kötülükler karşısında konuşanlara oranla pek çok olanlar, İncik Mezarlığı’nda olanların aniden orada o gece belirmiş kötü bir deneyim olduğu konusunda gerçekten ikna mıydı? Onlarda hayret uyandıran şey tam olarak neydi? Son iki yılda, Silopi’de, Cizre’de, Sur’da, Nusaybin’de ve aslında Kürtlerin yaşadığı her yerde olanlar hayrete düşürmemişti de, Hatun Tuğluk’un cenazesinin defnedildiği yerden yeniden çıkartılmak zorunda bırakılması mı onları hayrete düşürüyordu? (Kaldı ki bu olayın bir benzeri daha birkaç yıl önce Sırrı Sakık’ın başına da gelmemiş miydi?[2]) 55 yaşındaki Taybet İnan’ın cenazesi günlerce sokakta kaldığında, köpekler yemesin diye sevenlerinin belli bir mesafeden nöbet tutmalarına, bütün görüntülere-seslere-imajlara ulaşabilirliğin bunca kolay olduğu bu çağda, anında tanıklık etmemiş miydik? HDP’nin ve daha birçok kurumun hazırladığı raporlara yansıyan, ölü bedenlere yapılan işkenceler; bedenlerin günlerce sokakta bırakılmasından ölünün üzerinden panzerin geçip ezmesine, ölenlerin kafasına ve bedenlerine dökülen kimyasal maddelerle bedenlerin eritilmesinden bedenlerin panzerlerin arkasından sürüklenmesine; Cizre bodrumlarında olduğu gibi, yakılmış bedenlerin sevenlerine bir avuç kemik şeklinde verilmesinden Nusaybin’de olduğu gibi hala onlarca bedenin kimliğinin netleşmediği-büyük kimsesizler mezarlıklarının kurulmasına kadar Kürdistan coğrafyasında cereyan eden bu pratiklerin hiçbiri hayret uyandırmadığı için Hatun Tuğluk defnedildiği yerden çıkarılmış olabilir miydi? O halde bu hayret etme, iki yıldır (aslında yıllardır) susmuş olmanın azabı olabilir miydi? Aysel Tuğluk’un HDP Eş Genel Başkan yardımcısı ve eski milletvekili olması dolayısıyla bu olay üzerinden konuşmak güvenlikli bir alan sağladığı için, birden beliren ve aynı hızla sönmüş bir kınama yarışı doğurmuş olabilir miydi?

Yas hiyerarşisi ve yasa

Böyle olmasaydı Tuğluk olayını kınayanlar, 17 Kasım gecesi tabut verilmediği için Diyarbakır’dan Şırnak’a kadar torbada taşınan ölü bir bedenin cenazesine eşlik eden, milyonlarca insanın iradesini temsil eden milletvekillerine yönelik günlerce süren linç karşısında sessiz kalmazdı. Normal olmayan bir ölüm (ki bu ülke kurulduğundan beri hangi yaşamlar ve ölümler normaldi ki) sonucu hayatını kaybeden Delal Amed’in cenazesine ve taziyesine katılan milletvekilleri günlerce mecliste, televizyon ve gazetelerde, neredeyse herkesçe sövülüp hakarete maruz kaldı. Hafta sonu olduğu halde İçişleri Bakanlığının nöbetçi savcılara anında şikâyet etmesi sonucu milletvekillerine derhal soruşturma başlatıldı. Günlerce süren saldırılarda HDP milletvekilleri “terörist cenazesine katılma suçlamasıyla” linç edildi. Milyonlarca aile şahsında birkaç milletvekiline yapılan linçten sonra, Aysel Tuğluk’un annesine yapılan kötülüğü kınayan-lanetleyen -çoğu beyaz- “vicdan sahibi”, “duyarlı”, “akil” ve huzur severler bu sefer hiçbir yerde yoktu.

Üstelik HDP milletvekillerinin kendisi de büyük oranda ortalıktan kayboldu; mümkünse meclise gitmedi, gidenler konuşmadı, en azından bir süre kamusal alanda görünmek istemedi. Görünmek zorunda kalanlar ise kısılmış sesleriyle iki argüman üzerinden meseleye açıklık getirmeye ve yine muktedire izah yapmaya çalıştı. Buna göre, “cenazeye katılmak ne iç hukuka ne de uluslararası hukuka göre suç teşkil ediyordu.” Bu nedenle bir “suç” işlemiş değillerdi. İkinci argüman ise şöyle dile getirilecekti; “bu taziyeleri PKK adına kabul etmemişlerdi.” Bu argümanlardan birincisi cenazelere eşlik etmenin, defin törenine katılmanın, taziye kabul etmenin hukuka aykırılık teşkil etmediği savı üzerinden, mesele egemenin hukuk zeminine çekilmiş; egemenlerce üretilen “terörist cenazesine katılma suçu” söylemini çürütme çabası olmuştu. Peki KHK’lar ile yapboz tahtasına dönüşen Türkiye yasalarına “cenazelere ve taziyeye katılım suçtur” maddesi bir gecede eklenmiş olsaydı, üstelik, neredeyse bütün milletvekillerinin fezlekesinde bu “suçun” yer aldığı bir dönemde, bu argümanın ömrü kaç gün sürerdi? Peki, eş genel başkanları dahil binlerce üyesi zorla alıkonulan bir memlekette hukuk üzerinden yapılan bu izahların yaşanan linç karşısında ne gibi bir anlamı vardı? Her şey hukuk düzenine göre işliyordu da, cenaze merasimine ve taziyeye katılım mı yasa dışı görülüyordu; bu nedenle mi bunun yasa dışı olmadığı vurgusu yapılıyordu?

Bu sorular şimdilik kalsın, biz diğer argümana bakalım. Peki, “taziyeyi PKK adına kabul etmedik” şeklinde dile gelen izah hangi bilinçaltının dışavurumuydu? Gerçekte Delal Amed’in ölümü normal bir ölüm ve ölü bedeninden dağılan-uzanan-yayılan etki büyük bir hiçti de, o gün o taziyeye milyonların oyunu almış şahısların katılımı rastlantısal mıydı? Yoksa ömrü boyunca devlet şiddetine karşı direnmiş Delal Amed’in geride bıraktığı failliğinin hiçbir değeri mi yoktu? Böyle değilse, neden Amed için politik kimliğinden soyutlayan bir beden tasviri yapılıyordu? Doksanlar boyunca Kürdistan’daki bütün serhildanlar cenaze törenleri üzerinden gerçekleşmemiş miydi? Vedat Aydın’ın cenaze töreni hangi hukuk normlarının dışında ya da içerisindeydi? Şiddet yoluyla sürekli kesintiye uğramışsa da, son yüzyılda ölüm etrafında devletin tertiplediği politikaları ve Kürtlerin buna gösterdiği direniş hafızası neden muktedir karşısında birden bu iki argüman üzerinden siliniveriyordu?

Hukuk zemininde dile gelen argümanların anlamsız ve Tuğluk örneğinde karşılaştığımız hayretin sahte ve yalan olduğuna; bu iki tavrın da bu ülkedeki sistematikleşmiş ve rastlantısal olmayan ölüm siyaseti hakikatini görünmez kılan ve öteleyen etkenler olduğuna peş peşe gerçekleşen kötülükler sonucu her gün yeniden bütün çıplaklığıyla tanık olacaktık. Ölümler üzerinden gerçekleşen bu kötülük halkasının son örneğine bu sefer Bitlis’te karşılaşacaktık. Siyaset ile ölüm arasındaki ilişkiyi görmeyen bu iki tavır Bitlis’te gerçekleşen kötülüğe karşı ne yapacaktı?

Sürekli yerinden edilen kemikler

Dünya, dünyeviliğini yitirmiş gibiydi. Zaptedilmiş, zincire vurulmuş canavar görmeye alışmıştık, ama orada hem canavarca, hem de özgür bir şeydi gördüğünüz. Dünya dışı bir şeydi, insanlar da… hayır, insanlık dışı değildiler.[3]

22 Aralık günü Bitlis ile Hizan arasında Gêliyê Şêx Cuman bölgesinde yer alan, birkaç yüz metreye tekabül eden üç yüze yakın mezarın yer aldığı Xerzan Şehitliği’nin iş makinalarıyla kazılarak burada bulunan kemiklerin çıkarılıp İstanbul’a sürüldüğü ve kalıntıların tamamıyla yok edildiği haberinin dehşetiyle sabaha uyandık. Devlet ile Kürt Hareketi arasında müzakerelerin başlayacağı umudunu herkesin taşıdığı 2013 ile 2015 yılları boyunca süren çatışmasızlık sürecinde, 90’lar boyunca çatışmalarda hayatını kaybetmiş, kimi zaman çöplüklere, yol kenarlarına ve dağ başlarına defnedilmiş; kimi zaman defnedilmeyip açıkta kalmış bu bedenlerin-kemiklerin bulunup defnedildiği Varto, Lice, Dersim, Bitlis ve Şırnak gibi yerlerde 13 mezarlık kurulmuştu. Bunların bir kısmı toplu şekilde imha edilen bu nedenle hangi tarihlerde, nerede ve ne şekilde hayatını kaybettiği kayıt altına alınamayan kişilere ait mezarlardı. Bu mezarlıklardan biri de Xerzan Şehitliği’ydi. 2013 itibariyle Bitlis’in farklı yerlerinde toplu mezarlar bulunmuş ve çoğu kime ait olduğu bilinmeyen bu cenazeler-kemikler buralardan toplanarak yeniden defnedilmişti.

Bu mezarlıklar inşa edilirken ve arazide bulunan cenazeler-kemikler buraya taşınırken devlet hiçbir şekilde müdahale etmemişti. Buralarda kimi zaman yüzlerce kişinin katıldığı törenler gerçekleşmiş, uzun yıllar tutulmamış yaslar bu mekanlarda toplu olarak tutulmaya başlanmıştı. Ayrıca 2014 yılında Kobenê’de yaşanan savaşta hayatını kaybedenler de buraya defnedilmişti. Böylece Kürdistan coğrafyasında tutulamadığı için yıllarca hayatı kesintiye uğratan ve süreklileşen yas tutulmaya başlanmış; ölü bedenler layıkıyla defnedilmeye başlanmıştı. Ancak, bu 13 mezarlık, 2015 güz itibariyle devlet tarafından yeniden bombalanmaya ve mezar taşları tahrip edilmeye başlandı. Mezarlıkların yer aldığı bölgeler özel güvenlik bölgeleri ilan edilerek ailelerin ziyaretine tamamen kapatıldı. Son olarak da, Bitlis’te bir babanın kızının mezarını ziyaret etmek istemesi üzerine savcılığa verdiği dilekçeye jandarma tarafından verilen cevaptan bütün kemiklerin buradan çıkarıldığı ortaya çıktı.

Bitlis’te gerçekleşen bu kötülük, Hannah Arendt’in deyimiyle “imgelem tarafından hiçbir zaman tam olarak kapsanamaz; ölümün ve yaşamın dışında”[4] olan bir pratik şeklinde ortaya çıktı. Yaşananlar, yine Benjamin’in ifadesiyle -o kadar korkunçtu ki- aktarılabilir değildi. Bu dehşet deneyim karşısında günlerce can çekişen, büzülen, içine çekilen, ufalan -bu dünyadan mümkünse tamamıyla kaybolma arzusuyla kavrulan- bir hapishane gibi bizi saran bedenlerimizi nereye taşımalıydık? Bu deneyimden yayılan-dağılan kötülüğü iliklerinde, kalbinde ve zihninde hisseden; bütün saldırılara açık yaralanabilir kırılgan bedenlere hapsolmuş bizler, bundan kurtulmak için ne yapmalıydık? Kepçelerle kazılmış boş mezar görüntüleri ile gittikçe içine çekilen göz çukurlarımızla dünyaya bir daha nasıl bakacaktık? Yıllarca çöplüklerden dere kenarlarına, dağ başlarına, kimsesizler mezarlıklarına defnedilen; kimi zaman defnedilmeyip açıkta bırakılan o kemiklerin bir kez daha açıkta bırakılması imgesiyle yaralanan belleklerimizi bir daha nasıl iyileştirecektik? Direnişin hem pembe hem neon hem mavi hem siyah olduğunu bilen; bütün renklerdeki ritmi çağıran-yaşayan bizler bu kötülük karşısında nasıl yeniden eyleyecektik? Yazı bütün bunları aktarma kudretine sahip miydi? Yazı neyi iyileştirecekti; İki Yüz Altmış Yedi’nin kemiklerinde ve sevenlerinin ruhunda ve belleğinde cereyan eden sızıyı dindirebilir miydi?

Herkesin tanıklık ettiği bu korkunç deneyimin aktarılmadığı yerde bireysel ve toplumsal düzlemde keder, korku, kaygı, dehşet, öfke, takıntı, saplantı, paranoya ve melankoli bir kez daha belirecekti; o nedenle eksik-yetmez ama yine de anlatmalıydık. Gittiğimiz her yerde bize -zaten- eşlik edenleri -bir yük gibi değil ama- bugün de yanımızda taşıyacaktık; onların şen yüzlerini, yaşamlarını, umutlarını, ideallerini, hayallerini gittiğimiz her yere taşıdığımız gibi, ölü bedenlerine yapılan kötülüklere dair anlatılar da sohbetlerimize, yazılarımıza, okumalarımıza, gülmelerimize, uykularımıza, bütün eyleme biçimlerimize eşlik etmeliydi.


* Antropolog

[1] Bkz. Levinas, Emmanuel in Elis Şimşon (2015) “Levinas ve Bobby – Bir Köpeğin Levinas Etiğindeki Rolü”, Cogito: Felsefede Hayvan Sorusu

[2] Gölbaşı Belediye Meclisi’nin 2010’daki toplantısında, MHP’li üye Mehmet Atak, Ak Partilileri, “Teröristlerin eşini buraya defnettiniz” diyerek aynı faşist tavrı göstermişti. http://www.haberturk.com/polemik/haber/507799-sirri-sakiki-cildirtan-tartisma

[3] Conrad, Joseph. 2017. “Karanlığın Yüreği”. Can Yayınları: İstanbul

[4] Hannah Arendt, The Origins of Totalitarianism (New York: Harvest, 1966), 444.


“NEKRO-POLİTİKA, YERİNDEN EDİLEN KEMİKLER VE DİRENİŞE DÖNÜŞEN YAS” yazı dizisinin ikincisi de önümüzdeki günlerde yayınlanacaktır.