Ana SayfaYazarlarAbdulmelik Ş. Bekir‘Güvenli bölge’ ve Öcalan faktörü – Abdulmelik Ş. Bekir

‘Güvenli bölge’ ve Öcalan faktörü – Abdulmelik Ş. Bekir

Türkiye ve ABD’nin politik pozisyonlarının yakınlaşması Rusya ve ortaklarının Kürtlere yönelik politikalarında bazı değişimleri beraberinde getirecektir. Dolayısıyla Kürtlerin Suriye’nin bütünlüğü içinde çözüm öneren Üçüncü Yol politikası da önem kazanacaktır.


Abdulmelik Ş. Bekir


Türkiye-ABD arasında bir süredir devam eden ‘güvenli bölge’ görüşmelerinin son turu tamamlandı. İki tarafın görüşmelerin sonucuna ilişkin yaptıkları açıklamalar aynı mahiyette. Kısa tutulan açıklamalarda ‘güvenli bölge’nin ‘barış koridoru’ olarak tanımlanması, iki taraf arasında Türkiye’de Ortak Operasyon Merkezi’nin kurulması ve Suriyeli mültecilerin ülkelerine dönmesi için olanakların oluşturulmasına dikkat çekiliyor.

Konuya ilişkin ek olarak elde bulunan veri ise Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın ABD’nin ‘güvenli bölge’ konusunda kendi görüşlerine yaklaştıklarına dair açıklaması.

Gerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan gerekse diğer yetkililer son dönemlerde üst üste yaptıkları açıklamalarla Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik operasyon yapmaktan kaçınmayacaklarını en üst perdeden ABD’ye ileterek süreç boyunca el yükseltmeye çalıştı. Aynı şekilde IŞİD’e Karşı Uluslararası Koalisyon Özel Temsilcisi James Jaffrey ve ABD Savunma Bakanı Mark Esper de operasyona karşı olduklarını ve Demokratik Suriye Güçleri’ni (DSG) koruma taahhütlerine bağlılıklarını açıkladı. Ancak ABD bu süreç boyunca ne DSG’ye açık destek verdi ne de Türkiye’ye açık kapı bıraktı. Her iki tarafı da sopa ve havuç politikasıyla ortak noktayı bulmaya zorladı. Karşılıklı restleşmeler altında yapılan pazarlığın oldukça çetin geçtiği anlaşılıyor.

Üç faktör

Suriye’de ‘güvenli bölge’ oluşturmanın birçok boyutu var. Bir boyutu ABD-Kürtler ve Türkiye arasında. Bu bağlamda Türkiye’nin ileri sürdüğü maksimalist taleplerin bir uzlaşma değil uzlaşmamaya odaklı olduğu görüntüsü baskın. Tarafların ‘güvenli bölge’ye yönelik niyet ve amaçlarının yüzde yüz zıt olduğu da anımsanınca ‘uzlaşmanın’ hangi parametreler üzerinde gerçekleştiği belirsiz. Burada karşımıza birkaç ihtimal çıkıyor. Birincisi, Türkiye’nin maksimalist taleplerinin ABD tarafından kabul edilmesidir -ki bu Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin ortadan kaldırılması anlamına gelir. Bunun Özerk Yönetim tarafından kabul edilmeyeceği aşikar. Özerk Yönetime rağmen ABD’nin de buna “evet” demesi ihtimal dışı.

İkincisi, tarafların pozisyonlarından geri adım atmadan ancak gerginliğin de daha fazla artmasını engellemek için görüşme sürecinin devamından yana tercih kullanmasıdır. Yani aralarındaki sorunları tek torbaya koymadan, farklı dosyalar şeklinde değerlendirerek belli bir süre rahatlama sağlayacak dönemsel ve zamana oynayan bir formülün bulunması. Başka bir ifadeyle kontrollü gerginliğin devam etmesi de denilebilir. İleride bir çözüme evirilip evirilemeyeceği Suriye ve bölgedeki çok taraflı gelişmelere bağlı olacaktır. Bu seçenek en genel anlamıyla Suriye krizinin daha da derinleşmesi ve uzaması anlamına gelir.

Üçüncüsü ise Öcalan faktörünün devreye girmesidir. Seçim öncesi avukatlarla yapılan görüşmelerde Öcalan Suriye konusuna özellikle değindi. Taraflar arasında uzlaşmaz gibi görünen konularda Öcalan’ın yeni formüller getirmesi krizin aşılmasında rol oynamış olabilir. Bu konuda nüfuz sahibi olduğu biliniyor. Kuşkusuz Öcalan’ın içinde bulunduğu bir denklem sadece Suriye ile sınırlı olmaz. Türkiye’nin Kürt meselesinde yeni bir yaklaşım ve politika geliştirmesini zorunlu kılar. Türkiye’nin mevcut Kürt politikası bu ihtimali dışlıyor ancak iç ve dış konjonktür ve gelişmeler üst perdeden konuşmalara rağmen iktidara başka bir çare de bırakmıyor. Öcalan faktörünün ‘güvenli bölge’ meselesine dahil olup olmadığını önümüzdeki haftalarda Öcalan ile görüşme olup olmamasına bakarak anlayacağız.

Rusya ve İran’ın ‘sessiz’ bekleyişi

‘Güvenli bölge’ pazarlığının diğer boyutu ise Suriye savaşına dahil olan tüm aktörleri ilgilendiren boyutudur. ABD ve Türkiye’nin ‘güvenli bölge’ konusunda uzlaşıya varmasının uluslararası yansımaları olacaktır. Görüşmelerin somut konusu Kuzey ve Doğu Suriye eksenli ‘güvenli bölge’ olsa da birleşik kaplar misali başkaca birçok mevzuyla yakından ilintilidir. Pazarlık en nihayetinde Rusya ve İran’la ilişkiler, Doğu Akdeniz, Suriye-Irak başta olmak üzere iki ülkenin bölgesel ve küresel konularda siyasi pozisyonların birbirine yakınlaşmasını da kapsıyor.

Rusya ve İran’ın Suriye ve Irak’ta Türkiye’nin birçok talebine sessiz kalmasının belirleyici faktörü ABD-Türkiye ilişkilerinin bozulmasıydı. Türkiye’nin Federal Kürdistan Bölgesi’ne yönelik yayılmacı politikası, Cerablus’tan İdlib’e kadar uzanan hattaki varlığına bu düzeyde sessiz kalınması da bu politikanın ürünüdür. Türkiye ve ABD’nin, kapsamı ve içeriği ne olursa olsun bazı konularda uzlaşmaya varması ya da başka bir ifadeyle siyasi olarak yakınlaşması Rusya ve İran’ı rahatsız edecektir. Dahası şimdiye kadar Türkiye lehine takındıkları tutum nedeniyle kızgınlık ve hayal kırıklığı yaşayacaklardır.

Nitekim ABD-Türkiye arasında pazarlık sürerken Astana sürecinin 13. toplantısı yapıldı. Daha önceki toplantılardan farklı denilebilecek tek nokta Suriye’nin cihadist grupların daha önce mutabakata varılan 20 kilometre geri çekilmeleri için 24 saatle sınırlandırılmış ateşkes çağrısı oldu. Ateşkes çağrısı Astana’dan yapılmasına rağmen ipinin ve akıbetinin Ankara’daki görüşmelere bağlı olduğu o kadar açıktı ki Rusya ilk olarak rejimin çağrısına destek verdi, ardından ABD-Türkiye restleşmeleri üzerine bayram sonrasına kadar süreyi uzattığını duyurdu.

Türkiye-ABD mutabakatının içeriğinin netleşmesine paralel olarak Rusya-İran ve rejimden İdlib başta olmak üzere Türkiye’nin Suriye’deki varlığına yönelik hamlelerin gelmesi olası. Özellikle İdlib’de tansiyon yükselecektir. Tabii aynı şekilde ABD ve AB ülkelerinin de İdlib’e olası bir Rusya-rejim operasyonuna itirazları eş düzeyde artacaktır. Zira ABD-Türkiye arasında ciddi bir mutabakat varsa bunun belli düzeyde İdlib başta olmak üzere Türkiye’nin kontrolündeki diğer alanları etkilemesi işin doğası gereğidir.

ABD-Türkiye arasında olumlu seyredecek her türlü anlaşma AB ülkeleri tarafından destek görecektir. Bu da Suriye denkleminde ciddi değişimlerin olması demektir. Olası bir uzlaşmayla ABD, Almanya hariç AB ülkelerinin de istediği Türkiye ve Kürtlerin asgari müştereklerde uzlaşması mümkün olacaktır. ABD, Türkiye ve Kürtler arasındaki dengeyi sağlama ve sürdürme zorlukları sürmekle birlikte oldukça rahatlayacaktır. Türkiye’ye oranla daha külfetli ve girift olan bazı AB ya da Arap ülkelerinin buraya konuşlandırması alternatiflerinin şimdilik sadece mali konularla sınırlı kalması yüksek ihtimaldir.

Madalyonun öbür yüzü

ABD-Türkiye uzlaşması ve ‘güvenli bölge’nin hayat bulmasının diğer bir yanı ise Suriye iç savaşının askeri yönü kısa vadede bitse dahi siyasi çözümün uzun yıllar süreceğine işaret ediyor. Uluslararası hukuk bağlamında yeni bir durum zuhur etmiş olacak. ABD Başkanı Trump’tan zaman zaman gelen çekilme açıklamalarının aksine ABD’nin buradaki varlığı kalıcılık kazanacaktır. Paralelinde Türkiye’nin kontrol ettiği alanlardan çekilmesi imkansız hale gelecektir. Türkiye, kontrolünde tuttuğu alanlar başta olmak üzere DSG’nin denetimindeki bölgeler ile Halep, Hama gibi Sünni nüfusun yoğunlukta olduğu alanlarda nüfuzunu arttırma arayışına girecektir.

ABD ve AB ülkelerinin desteğini alan bir Türkiye’nin Rusya ve bağlaşıkları tarafından çıkarılması da oldukça zor olacaktır. Türkiye’nin Suriye iç savaşının başından beri güttüğü politika tam da buydu. Tek engeli Kürtlerin de Suriye’de hak sahibi olma olasılığıydı. Ankara, ABD ile uzlaşsa dahi bu politikasından vazgeçeceği anlamına gelmez. Kürtlerin ulusal haklarını ve statüsünü en asgari düzeyde tutma ve mümkünse bazı kültürel haklarla eritilme çabasından geri durmayacaktır.

Kürtlerin ‘Üçüncü Yolu’

Kürtler açısından da yeni bir durumun olduğu kuşkusuz. Türkiye’nin Kürt karşıtlığı politikası nedeniyle ‘güvenli bölge’ denilen alanda olmasının kendileri açısından bazı zorluklar yaratacağı kesin. Bununla beraber ABD üzerinden ve aracılığıyla olsa dahi Türkiye ile bir uzlaşmanın olması dolaylı bir tanıma anlamına geliyor. Türkiye ve ABD’nin politik pozisyonlarının yakınlaşması Rusya ve ortaklarının Kürtlere yönelik politikalarında bazı değişimleri beraberinde getirecektir. Dolayısıyla Kürtlerin Suriye’nin bütünlüğü içinde çözüm öneren Üçüncü Yol politikası da önem kazanacaktır.

Kürtlerin, tarafların pozisyonlarını çok iyi okuması ve buna göre politika geliştirmesi önemli olacaktır. Suriye sadece iç savaş nedeniyle değil aynı zamanda siyasi olarak da mayın tarlasına dönüşmüş durumda. İçerde ve dışarda ittifakların geliştirilmesi, şimdiye kadar olduğu gibi halkların ortaklaştırılması Kürtlere kazandıracak yegâne politikadır. Bu bağlamda Türkiye’nin sürekli tehdit eden ve el yükselten yaklaşımını ciddiye almak ve ona göre hazır olmakla birlikte, iktidarın içerde ve dışardaki krizini, tıkanmışlığını ve çözümsüzlüğünü de görmelidir Kürtler.

Kürtler yaratılan bazı algılara dikkat etmeli. Türkiye şimdiye kadar sadece emlak değerini pazarlayarak ABD ve Rusya’dan ederinin çok üstünde tavizler elde etti. Bu tavizler “ne yaparsak yapalım bizden vazgeçmeyeceklerdir” algısını epey şişirdi. Son dönemlerdeki kumar düzeyinde restleşmelerinin kaynağında bu algı var. İstediği her şeyi yapmaya muktedir bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Ancak kazın ayağının böyle olmadığı aşikardır. Hiçbir ülkenin, çıkarları tehlikeye girdiğinde kaybetmeyi göze alamayacağı ülke ya da güç yoktur. Türkiye çıkarları için ABD ya da başka bir gücü kaybetmeyi göze aldığı gibi diğer ülkeler de Türkiye’yi kaybetmeyi göze alır.

Aynı durum ABD ve diğer ülkelerle ilişkilerde Kürtler için de geçerlidir. ABD sadece Kürtler için ya da IŞİD’e karşı mücadele etmek için Suriye’de bulunmuyor. Bunların en fazla dillendirilen konular olmasının sebebi, burada bulunmalarına dünya kamuoyunda yarattığı meşruiyet nedeniyledir. ABD kendi ve ortaklarının ulusal çıkarları ve küresel hegemonyası için Suriye’de duruyor. Öyle çokça tartışıldığı gibi ABD’nin Ortadoğu’yu Rusya ve ortaklarına terk edeceği de yok. Bunu yapması küresel hegemonyadan vazgeçmesi anlamına gelir ki bu, iktidar olgusunun karakterine aykırıdır.

Ortadoğu, tarihsel, toplumsal, kültürel karakteri itibarıyla Batı’dan sonra hala dünyadaki gelişmeleri etkileyen ikinci merkez konumundadır. Ortadoğu hakimiyeti hala dünya hakimiyetiyle eş değerdir. Demografik, ekonomik ve jeostratejik konumu itibarıyla bu pozisyonu gelecekte de önemini koruyacaktır. Kürtler bu dinamizmi temsil eden halkların başında gelmektedir. Bu coğrafyada siyaset yapan her gücün Türkiye’yle ilişkileri olduğu gibi Kürtlerle ilişki kurma ihtiyacı vardır. Günümüzde şekillenen çok merkezli ve odaklı siyaset tarzı bu konuda yeterince alan sunuyor.

Sonuç olarak klasik dünya sisteminin tüm kurum ve kurallarıyla çöktüğü ve Ortadoğu kazanının kapak atmak üzere olduğu bir süreç yaşanıyor. İttifak ve ihtilafların günlük değiştiği, belirsizliğin temel karakter olduğu böylesi zamanlarda uzun erimli ve istikrarlı politikalar bir lükstür. Hele ki dünya siyasetinde sağ, popülist iktidar ve kişiliklerin bu düzeyde etkili olduğu süreçlerde siyaset ilminin gereklerine göre bir işleyiş beklemek yanılgılı olabilir. Yarın Trump’tan bir tweet ya da Putin, Erdoğan, Boris’ten ters köşe eden bir açıklama gelebilir. Suya yazılmış yeni ittifak ve ihtilaflar zuhur edebilir.

Previous post
135 adres hala yasaklı: bianet'in engellenmesi kararı sehven alınmış
Next post
Erdoğan'dan ortak harekat merkezi açıklaması