Ana SayfaYazarlarBircan DeğirmenciBir hak arayışı yolculuğu

Bir hak arayışı yolculuğu


Bircan Değirmenci


Annesinin elinden tutmuş, Diyarbakır Askeri Cezaevi kapısında içeri girmek için beklerken henüz 6 yaşındaydı. Annesinin Zazacadan başka bir dil bilmeyen babaannesine Türkçe bir cümleyi öğretmeye çalışmasını izliyordu.

Yoğun eziyetler sonucunda içeri girmeyi başardıklarında bir askerin çaldığı düdük sesiyle mahkumların görüş kabinlerine yavaş yavaş girdiklerini gördü.

Tek tip elbise giyinmiş, saçları kazıtılmış, zayıflayan yüzlerindeki avurtları çökmüş mahpusların hepsi birbirine benziyordu. Dayısını seçebilmesi çok zordu.

Birkaç dakika bile sürmeyen görüş tekrar askerin düdük çalmasıyla sona ermişti.

Rahatlıkla konuşamadıkları için aileler çocuklarının bedenindeki değişimin açlık grevi veya işkenceden olduğunu zaman zaman cezaevlerinden çıkan cenazeler ya da kanlı elbiseler nedeniyle tahmin edebiliyordu.

80 darbesi olmuş, mahalledeki birçok ev basılmış, kitaplar, yasaklı Kürtçe kasetler ortalığa saçılmıştı.

Daha o yaşında ev baskınını, jandarmayı, Erivan radyosunu gizlice dinlemeyi öğrenmişti. Ardından amcası ve dayısı tutuklanmıştı. O yüzden her hafta bu işkenceye katlanıyorlardı.

Çocuklarıyla kendi dillerinde konuşamayan, görüşe girerken yapılan aramalarda ailelere yapılan zulmü gördükçe, çocuk belleğine kazınan bu kareler ona kararını verdirmişti: “Avukat olup mazlumların hakkını savunacağım”

Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’nin dışarıdan bir görünümü

İlkokulun ardından ortaokul ve liseyi okuduğu İngilizce eğitim veren Özel Karacadağ Lisesi’nde başarılı bir öğrenciyken okul yönetimi ve yakın çevresi Hacettepe İngilizce Tıp Fakültesi’ni okuması için onu zorluyordu. Ama onun kararı kesindi.

Sayısal bölümde olmasına rağmen 5 tercihi de hukuk fakültesiydi ve en nihayet ilk tercihi olan Ankara Üniversitesi Hukuk Bölümü’nü 17 yaşındayken kazandığında 1991 yılıydı.

Okullarda askeri darbenin etkileri devam ediyordu. Çocukluğundan beri tanıdığı HEP İl Başkanı Vedat Aydın’ın öldürülmesiyle birlikte karanlık bir dönem başlamıştı. Kürt illerinde vahim hak ihlalleri, faili meçhul cinayetler ve köy yakmalar devam ediyordu.

Okulu bitirdikten sonra memleketine döndü ve stajını tamamladı. Çocukluk hayaline kavuşmuştu, artık hukukçu kimliğiyle Av Reyhan Yalçındağ’dı.

Kürt illerindeki OHAL süreci devam ettiğinden sendikalar, dernekler, sivil toplum örgütleri üçer aylık periyotlar halinde sürekli olarak kapatılıyordu. Elbette İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi de bundan nasibini alıyordu.

İHD Genel Merkez yöneticisi birkaç avukat ve gönüllü üyeyle fiilen şubenin çalışmalarını üstlenmişlerdi. 2002 yılında OHAL’in kalkmasıyla beraber dernek şubesi resmen tekrar açıldı.

Yalçındağ; şube yöneticiliği, genel merkez yöneticiliği ve genel başkanlığa kadar kesintisiz 12 yıl hak savunuculuğu ve mesleğini aynı anda iç içe sürdürdü.

Kelle koltukta hak ve adalet arayışı

Dernek üyeleri deyim yerindeyse kelle koltukta mücadele ediyordu. Çünkü gözaltında kayıpları ararken kendileri de risk altındaydılar. Nitekim Elazığ Şube Başkanı Av. Metin Can, İHD yönetim Kurulu üyesi Dr. Hasan Kaya, Tatvan temsilcisi Av. Şevket Epözdemir gibi bazı yöneticileri öldürülmüş, Diyarbakır şube başkanları Av. Mahmut Şakar, Av. Osman Baydemir ise suikast girişimlerine maruz kalmış; bazıları da işkenceden nasibini almışlardı.

Gözaltında kaybedilmekten kılpayı kurtulan hak savunucuları, Uluslararası Af Örgütü’nün etkili eylem çağrılarıyla ölümün eşiğinden dönmüşlerdi.

Yaşam hakkı ihlalleri, zorla köy boşaltmaları, gözaltında kayıplar gibi ciddi insanlık suçlarına maruz kalanların başvurularını AİHM’e taşıdıkları için Diyarbakır’daki yöneticiler daha büyük risk altındaydı. Çünkü resmi yetkililer gözaltında kayıpları kabul etmiyordu.

DGM savcısının imzasıyla gözaltında olduğu kabul edilip de sonradan kaybedilen tek kişi Mehmet Özdemir olmuştu; onun dışındaki kayıpların hiçbirinin gözaltında olduğu hiçbir zaman kabul edilmedi. Ta ki yıllar sonra asit kuyularında, Kulp’ta, Kızıltepe’de, Alacaköy’de ve birçok yerde insan kemikleri bulunup da DNA eşleşmeleri yapılana kadar.

“Shut Up”, Şener Özmen

Türkiye, Özdemir davasından AİHM tarafından mahkum edildi. Yalçındağ o dönemi şöyle anlatıyor:

“Yapılan her şey inkar ediliyordu. İç hukuk yolu diye bir mekanizma yoktu. Herhangi bir şekilde adalete erişim sağlanamıyordu. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru da yoktu. Sizin hak arama mekanizmanız Strazburg oluyordu.”

Unutamadığı dosyalar oldu

Uzun yıllar Diyarbakır’la Strazburg arasında gidip geldi. İHD’li avukat arkadaşlarıyla Ankara’da adliye binasında haftalarca süren, AİHM’in hakimlerince vahim hak ihlalleri sürecinde üst düzey askeri, emniyet ve sivil bürokraside yönetici olanların ifadelerinin alındığı olgu saptama duruşmalarına katıldı.

AİHM’e götürdükleri dosyalar arasında eşleri öldürülen ya da kaybedilen başvurucu kadınların kayınbiraderleriyle evlendirilmeleri unutamadığı dosyalardandır Yalçındağ’ın.

“O kadınları hiç unutamam, hala görüştüklerim var. Ev içerisinde hem kardeş hem amca çocuğu dünyaya getiren kadınlar. Diyelim ki hayatımda yol yürürken bir takım öğreticilikler edinmişsem, en güçlüsü bu kadınlardır bana göre.  Bazı şeylerin tanımı yoktur, sadece yaşayan bilir.”

O yıllarda AİHM’de davası olan aileler de tehditlere maruz kalırlar. Çocuğu öldürülmüşse diğerinin de öldürüleceği, köyü yakılmışsa sığındığı şehirdeki kulübesinin de yıkılacağıyla tehdit edilirler. Bu sebeple yaşanan ölümlerin, yakılan köylerin, kayıpların çok çok az kısmı mahkemeye yansıyabildi.

“Mesela 3800 köy yakılmış; köylülere yönelik o dönem devam eden tehditlerden dolayı biz ancak 30 tanesini götürebilmişiz. JİTEM’in hak ihlallerinden bahsedildiğinde halen beyaz Toroslar deniliyor. Dolayısıyla tüm bunlar unutulacak şeyler değil; bir coğrafyanın, bir halkın yakın tarihi”

Bu tarih böyle silinmesin

Bunca olay yaşanırken o dönem cesaretlerini nereden aldıkları sorusunu ise şöyle yanıtlıyor:

“Yarım kalan bir şey olsun istemiyorsunuz. Çok büyük kayıplar var, acılar var ve onun adalet erişimi için mücadele eden arkadaşların var.

“İHD, içerisinde avukatların da olduğu bir hak örgütüydü ama hepsi avukat değildi, ilk başvurucuların kaydını alanlar gönüllü üyelerimizdi.

“Masum bir şekilde öldürülen sivillerin yakınlarına verilmiş sözümüz vardı. Onların avukatlığını üstleniyorsunuz. Ayrı bir sorumluluk. O hak kaybı yaşanmasın, sorumlular cezalandırılsın, bu tarih böyle silinmesin, tarihe geçsin, bunun notu bir yere düşmeli diye bir uğraşı var. Bizden sonra gelecek kuşak bunu bilmeli.

“Geleceğini yeniden kurgulayabilmesi için bir toplumun geçmişini doğru bilmesi gerekir. Bugün de elindeki araçları doğru kullanarak adalete erişim mekanizmasını iğneyle kuyu kazsa da yapmalı.

“Yıllarca takip ettiğimiz gözaltında kayıp dosyalarında Abdülkadir Aygan gibi bir JİTEM itirafçısı çıkıp yer, isim, tarih veriyordu. Tekrar savcılıklara müracaat ederek yıllarca kayıp diye başvurusunu yaptığımız kişilerin 15 yıl sonra cesetlerine, kuyulardaki kemiklerine ulaşabildik.

“O kuyuları, toprakları elimizle eşeleyerek, hakikat gün yüzüne çıksın, failler cezasını çeksin diye mücadele ettik. Birçok arkadaşımızın büyük emekleri var, ödedikleri bedeller var. Bazılarını yitirdik bu yolda.

“İşte ‘yarını’ daha özgür ve onurlu kılabilmek çabası; sanırım o sizi ayakta tutuyor. Bu tarihte, bu coğrafyada doğmuşsun buna tanıklık ederek yaşıyorsun. Yaşadığın koşullar sana bir misyon yükler ve karınca kararınca o derya deniz emeğin içinde bir damlacık emek de sana aittir.

“45 yaşımı doldurdum, hala burada ve ayaktayım ama birçok arkadaşımız daha 20’lerinde yaşamını kaybetti. Unutmak mümkün mü?”

Çekirdek aile olamadık

Şube yönetimine girerek başladığı İHD’de genel başkanlık ve genel başkan yardımcılığı görevini sürdürürken 2004-2007 arasında merkezi Kopenhag’da bulunan EMHRN ‘de (Uluslararası Avrupa Akdeniz İnsan Hakları Ağı) yönetim kurulu üyeliği yaptı.

2005 yılında, kendisi gibi insan hakları hareketinden gelen Osman Baydemir’le evlendi, iki çocuğu oldu. Annelik ve evlilik hak arama mücadelesi önünde engel değildi.

“Kendisi belediye başkanıydı. İkimiz de çok yoğunduk. Ama aslında böyle besliyorsunuz birbirinizi. Sürekli ayakta kalarak, üretim halinde ve bir mücadele içinde sürdürüyorsun. Çünkü böylesi bir halkın çocuğusun. Konumlarınıza göre ortak bir hayat sürdürmeye çalışıyorsunuz. O yüzden en büyük şansımız bu oldu birbirimiz için. Çünkü ancak hayata aynı pencereden bakarsanız böylesi ağır bir yükü kaldırabilirsiniz.

“Acının yükünü hafifletmeye dönük bir anlam bütünlüğü diye düşünüyorum. Çocuklar he zaman şunun farkındaydı. Hiçbir zaman çekirdek bir aile olmadık. Daha çok geniş aileyle büyüdüler. Anneanne, dede, halalar, amcalar içerisinde yetiştiler. Bence onlar da ‘normal’in böyle olduğunu sanıyorlar”.

Avukatlık yaparken hak arayışına devam

İHD’de onur kurulu üyesi olan Yalçındağ son 8 yıldır kendi ofisinde dava dosyalarını takip ediyor. Baktığı dosyalarda değişiklik yok. Şiddet gören kadınlar, istismara uğrayan çocuklar, Kemal Kurkut ve Medeni Yıldırım gibi sokak infazları ya da toplumsal gösterilere müdahale sırasında yaşanan ölümler, muhalif olduğu için tutuklanan HDP’li seçilmişler.

“Staja başladığım günden itibaren hukukçu kimliğim ve insan hakları savunucusu kimliğim iç içe geçti. Ki zaten avukatlık böyle bir şey; hakkı gasp edilenin hakkını savunan tarafta yer almak sizin yükümlülüğünüz. Doğalında bu sizin bir kimliğiniz oluyor.

“Örneğin bugün HDP’li seçilmişler, Anayasaya, AİHS’e aykırı şekilde tutuklu  yargılanıyorlar. Tamamı düşünce ifade özgürlüğüyle, siyasi parti faaliyeti yürütme hakkıyla, toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünün kullanımıyla ilgili davalar. Tamamen Anayasal haklarını kullandıkları halde sırf muhalif oldukları için cezaevindeler. Bunların içinde meslektaşımız olup sonradan siyasete geçen arkadaşlarımız var.

“Son yıllarda muhalif olan her düşüncenin kriminalize edildiği bir süreçten geçtiğimiz için, iktidara karşıt her düşünce açıklaması bir davayla karşı karşıya. O yüzden bir sosyal medya paylaşımı, bir basın açıklaması, bir eleştiri  bugün binlerce dosya olarak karşımıza çıkıyor”

FIDH’e genel başkan yardımcısı seçildi

Yalçındağ, bu yıl 40. kongresini yapan kısa adı FIDH olan Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu’na genel başkan yardımcısı seçildi.

FIDH 1. Dünya Savaşı’nın yıkıntılarıyla, jenosit ve savaş suçlarıyla yüz yüze gelinen bir dönemde, tanınmış isimlerin olduğu bir grup hak savunucusu ve kurumu tarafından 1922 yılında Paris’te kuruldu.

3 yılda bir kongresini yapan, 112 ülkeden 202 üyesi olan federasyonun 20-24 Ekim’de Tayvan’da kongresi yapıldı.

Türkiye’den sadece İHD’nin daimi üyesi olduğu federasyonda TİHV de İHD Diyarbakır şubesiyle birlikte gözlemci üye.

Daha önce Akın Birdal ve Yusuf Alataş’ın genel başkan yardımcılığı yaptığı FIDH’in genel başkan yardımcılığı için İHD ve TİHV tarafından bu dönem Yalçındağ aday gösterildi ve ilk defa Türkiye’den bir kadın hak savunucusu, yapılan seçimde genel başkan yardımcısı oldu.

Genel Başkanlığa Afrika’nın Botswana ülkesinden hukukçu bir kadın olan Alicia Moldes seçildi. Başkan yardımcıları ise Afrika, Bahreyn, Fransa, Türkiye, Brezilya, Malezya, Belçika, Kırgızistan, Afganistan, Ermenistan, Uganda, Kongo, Guatemala, Belarus ve Kolombiya’dan bir dağılımla seçildi.

Türkiye’nin içinde olduğu bölüm Ortadoğu değil Batı Avrupa Masası diye geçiyor. Bunun sebebi de Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday olması ve birçok Avrupa Sözleşmesine imzacı olması.

Seçimle pozisyonu belirlenen ayrıca Doğu Avrupa, Ortadoğu, Afrika, Latin Amerika ve Asya’daki masalardan sorumlu 5 genel sekreterlik var.

BM nezdinde ciddi kredibilitesi olan ve oturumlara katılan federasyonun merkezi Paris’te. BM (Cenevre ve New York), Hague (Uluslar arası Ceza Mahkemesi), AB (Brüksel), Gine, Mali, Güney Afrika, Fildişi Sahili veTunus’da ofisleri ve çeşitli departmanlarda birbiriyle eşgüdüm halinde çalışan 150 çalışanı var. Hepsi ciddi hak ihlallerinin yaşandığı sorunlu bölgeler. 202 üye kurumun her birinin bilgi akışı ve raporlanması gerçekleşiyor. Dolayısıyla iş yükleri oldukça ağır.

“İnsan, haklarıyla insandır ve onurda eşit yaşamayı sağlayabilmek adına, her dönem herkesin yapabileceği şeyler vardır. Biz de bu görevi,  böylesi bir platformda temsiliyet yürüterek sürdürmenin haklar ve özgürlüklere katkısını, buradaki ve dünyadaki bütün ihlallerin giderilmesine katkı sağlayabileceğine inandık.”

21’inci yüzyılın tüm dünya halkları için zorlu geçtiğini ve korkunç trajediler yaşandığının altını çizen Yalçındağ, şöyle diyor:

“Latin Amerika halkları başka sorunlar yaşıyor. Afganistan’da, Pakistan’da başka bir kıyım yaşanıyor, kız çocukları sırf okumak istedikleri için öldürülüyor. Afrika kıtasında kampanyalara, resmi olarak yasaklamalara rağmen hala yılda bir buçuk milyona yakın kız çocuğu sünnet edilerek kalıcı hasarlar yaşıyor; birçoğu yaşamını kaybediyor. Ortadoğu’nun onlarca yıldır hali ortada. Irak ve Suriye’de radikal cihadist örgütlerin gerçekleştirdikleri insanlık suçları ciddi tehditlere yol açmakta.

“Bu yüzyılda Şengal’de bir soykırım yaşandı. İnsanlık ailesi iki dünya savaşından, Bosna, Ruanda, Kongo soykırımlarından sonra belki 21. yüzyılda bir daha bir halka yönelik bir soykırım yaşanacağını tahayyül dahi etmedi.  Ama maalesef yaşandı bu. Şengal’de 3 Ağustos 2014’te Ezidilere yönelik jenosit Birleşmiş Milletler’in raporlarına geçti. Bugün de bu risk geçmiş değil.

“Biz FIDH olarak işte 112 ülkedeki tüm bu ağır hak ihlalleriyle ilgilenmek zorundayız. FIDH yönetimi; Meksika’da mafya tarafından işlenen cinayetlerden tutalım, Pakistan’da okuma hakkı elinden alınan kız çocukları, Suriye’deki savaş suçları, Latin Amerika’daki ağır ambargolar, Afrika’daki yerli halkların tükenmeye yüz tutan kültürleri; yine Türkiye’deki her türlü hak ihlali, sonuçları, cezasızlık politikaları ve benzeri sorunların hepsiyle ilgilenmek durumunda.

“Yani biz FİDH yönetimine seçilenler sadece kendi ülkemizdeki değil bir bütün olarak federasyona üye tüm kurumların bulunduğu yerlerdeki hak ihlallerinin takibi ve sorumluların takibi için çalışma yürütürüz.”

Mesele kapitalist modernitenin sistem sorunu

Yalçındağ, insanlık ailesinin gelmesi gerektiği noktanın çok farklı olduğunu hala yüzyıl gerideki gibi savaşlardan, soykırımdan, işgallerden, ihlallerden, dilleri, kültürleri tanınmayan halklardan bahsedildiğini anımsatıyor.

“Meselenin sistemsel olduğu son derece açık. Mesele aslında kapitalist modernitenin can çekişmesi, bugün insanlığa dayattığı süreçler. Tayvan’da, bugün insanlığın karşı karşıya kaldığı yakın tehlikeleri de konuşup eylem planımıza aldık.

“Savaşlar, zorunlu göçler, mültecilik, soykırım tehdidinde olan halkları, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, LGBTİ hakları, kuşak hakları gibi insanlığın yakın gelecekte temiz suya, temiz toprağa ve havaya erişimi de ciddi problemler. Yine iklim değişikliğiyle / küresel ısınmayla ilgili ivedi adımlar atılmazsa zaten dünya yakın gelecekte yaşanılmaz bir hal alacak.

“O kadar vahim tehlikelerle karşı karşıyayız ki.  Bu durum, kapitalist modernitenin her şeyi tüketen bakış açısıyla, insanlığı ve halkları yönetemez pozisyona düşmesiyle alakalı bir durum. Federasyonumuz, tüm bunların sistemsel bir sorun olduğunun farkında. Bu bir insanlık, sistem, dünya krizi. Egemen devletlerin artık yönetememe krizi aslında.”

97 yıldır düzenli yürüttüğü bir çizgisi olan federasyonun bu yılki kongresinin teması “bizim haklarımız, bizim mücadelemiz ve bizim geleceğimiz”.

“Özetle, insan haklarının uluslararasılığını ısrarlı bir şekilde yeniden talep etmek. O sebeple diyelim ki burada siviller rahatlıkla kolluk güçleri tarafından öldürülüyor ve polisler cezasız kalıyor ama bakıyorsunuz Kolombiya’da, Bangladeş’te başka bir cezasızlık var. Örneğin Tayvan’da 31 yıldır tutukluluğu süren vakalar var. Birçok ülkede ölüm cezası devam ediyor. Bu bir yüzyıl krizi.

“Federasyonumuz hiçbir hak kategorisi arasında ayırım yapmaksızın özgürlükler için mücadele ediyor. Federasyonun raporları Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu, Birleşmiş Milletler, UCM nezdinde son derece önemli. Yine uluslararası ceza mahkemesinde devam eden Kongo ‘da yaşanan soykırım gibi birçok dosyada müdahil.”

Kongrenin ilk günü, kendisi de bir kadın olan uluslararası ceza mahkemesinin başsavcısı, kendilerine destek olmak için kongreye gelmiş.

Bosna’daki soyu kırma Şengal’de devam etti

Şengal’deki Ezidi kadınların zorla alıkonulmasına yönelik yürüttükleri çalışmayı anımsatan Yalçındağ, nihai hedeflerinin bu soykırım suçlarını işleyen bütün faillerin açığa çıkması ve yargılanması olduğunu söylüyor.

Yalçındağ, insanlığa karşı suçların tek yargı yerinin Lahey’deki UCM olmadığını hatırlatıyor.

“Örneğin Kosova’da Boşnak Müslüman kadınlara yapılan soykırımı uluslararası mahkemeye götürmeye gerek kalmadı. Mahkemenin kendisi, yönetim değişikliğinden sonra, yerinde kuruldu, Sırplara yönelik yargılamalar oldu, failler tepsi edildi, cezalar verildi.

“Soykırım esnasında sadece fiziken yok etmeyle değil soyu kırmanın başka yöntemleri de var. Kamplarda kapatılıp Sırp askerleri tarafından sistematik tecavüze uğrayan Boşnak kadınlara zorla çocuk doğurtuldu. Bütün bunlar uluslararası sözleşmelere göre soykırımdır.

“Bugün Irak’ta, Suriye’de, Şengal’de yaşananlar bu değil mi? Tecavüzden tutalım zorla çocuk doğurtmaya, toplu mezarlara gömmeye kadar.

“Şengal’de onlarca toplu mezar açığa çıktı. Onların bir kısmının otopsi raporlarında Ezidi kadınların 40 yaşından daha genç olanlarını kendilerinin kaçırdığı açığa çıkıyor. Çünkü toplu mezarlardaki DNA incelemesinde açığa çıkan şudur; öldürülenler ya erkekler ya da 40 yaşın üstü kadınlar. Halen akıbeti bilinmeyen ve IŞİD’in elinde olan 3500 dolayında Ezidi kadın var.”

Dünyanın birçok yerinin kan gölüne döndüğü 21. yüzyılın geri kalan 81 yılının böyle geçmemesi için mücadele edeceklerini söyleyen Yalçındağ, şöyle devam ediyor:

“Bunun için federasyonumuz, en üst perdeden söz söyleyeceğimiz bir yer olacak. Biz de bu federasyonda temsil edileceğimiz için duyulmayan seslerin duyulması için olanak sağlayacak. Umuyor ve diliyorum ki haklar ve özgürlüklere erişim ve bunların gelişimi ile ilgili hepimiz için iyi bir süreç olur. Her zaman umutvar olmak zorundayız.”

Herkes kendi hikayesine döner

Ve Tayvan’daki kongrenin son günü artık müzeye dönüşmüş askeri cezaevlerindeki gözaltı merkezleri ve insanların kapatıldığı toplama kamplarını ziyarete gelmişlerdir.

Avrupalı üyeler dışında herkesin yüzüne bir hüzün dalgası yayılır. Bangladeşli bir arkadaşına ilişir gözü, süzülen gözyaşlarını tutamıyordur, işkencede öldürülen arkadaşlarını anımsamıştır.

Hepsi bir anda kendi hikayesine, başka bir zamana, başka bir boyuta geçmiştir. O da kendi hikayesine döner.

Diyarbakır Cezaevi önündeki kadınların yanındadır, 90’lardan bugüne kendilerine hep derin bir sözle bağlı olduğu Cumartesi Anneleri de oradadır. Onlara verdiği sözü tutmak için buradadır, hem de sadece onların değil, artık tüm dünya halklarına yaşatılan zulmün izini sürecektir.

Previous post
Ya kapitalizmin laneti ya ‘Ciddi Ciddi Sosyalizm’
Next post
Süryani ve Ermeni mezarlığının üstüne 'Millet Bahçesi'